PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Necip Fazil Kisakürek



incitanem
20-03-07, 02:19
NECİP FAZIL KISAKÜREK
( 26 Mayıs 1905 - 25 Mayıs 1983 )


Istanbul'da, kendi ifadesiyle, “Çemberlitas'ta, Sultanahmet'e dogru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta” sabaha karsi dogdu. (26 Mayis 1905, Persembe)

Kayitli bir secereyle, Alâüddevle devrinin Seyhülislâmi Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan, Dülkadirogullarina bagli “Kisakürekler” soyuna mensuptur. Babasi, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazimligi, Gebze savciligi ve kisa ömrünün son senelerinde Kadiköy hakimligi görevlerinde bulunmus olan Abdülbâki Fazil Bey (Ö. 29 Kasim 1920); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kizi olan Mediha Hanimdir. (Ö. 10 Haziran 1977) Büyükbabasi, Istanbul Cinayet Mahkemesi ve Istinâf Reisliginden emekli, Ikinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girisilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzasi bulundugu için, 6 Ekim 1902'de “Legion d'honneur” nisaniyle ödüllendirilen Mehmet Hilmi Efendi'dir. (Ö. 19 Mayis 1916)

Büyükdere'deki mahalle mektebinde baslayan ögrenim hayati çesitli okullarda devam etti. Fransiz okulu ve Kumkapi'daki Amerikan kolejinin ardindan Serasker Riza Pasa yalisindaki Rehber-i Ittihad mektebinde, Büyük Resit Pasa Numûne mektebinde ve seferberlik sebebiyle gidilen Gebze'nin Aydinli köyünde süren ilk ögrenimini Heybeliada Numûne Mektebi'nde bitirdi. Orta ögrenimini imtihanla girdigi “Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Sahâne”de tamamladi. 17 yasinda, o günkü adiyla “Istanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Subesi”ne girdi. (1921-1922)

Ilk siirlerini Yeni Mecmua'da yayimladi. Necip Fazil'in yayimlanan ilk siiri Örümcek Agi adli kitabina “Bir Mezar Tasi” basligiyla aldigi “Kitabe” adli siiridir. (1 Temmuz 1923)

Cumhuriyetin ilanindan bir yil sonra, 20 yasinda, Maarif Vekaletinin (Millî Egitim Bakanliginin) Avrupaya tahsile gönderilecek ilk talebe grubu için açtigi imtihandaki basarisiyla üniversitedeki sömestrelerini resmen tamamlamis sayilarak Paris'e gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümünde burslu olarak ögrenim gördü. (1924-1925)
Ilk siir kitabi “Örümcek Agi” yayimlandi. (1925)
Yurda döndükten sonra “Felemenk Bahr-i Sefit Bankasi”nda çalismakta olan Salih Zeki'yi ziyarete gittigi bir gün, arkadasinin tesvikiyle ayni bankada ise basladi. (1926)

1928 - 29 senelerinde “Bâbiâli” adli otobiyografik eserinde tafsilatli sekilde anlattigi, bohem bir hayat sürdü.
Henüz 24 yasindayken, “Kaldirimlar” isimli ikinci siir kitabi yayimlandi. 128 sayfalik bu eser edebiyat çevrelerinde büyük bir yanki uyandirdi. Yasayan genç sâirlerin en büyügü olarak kabul edilen Necip Fazil'i devrin ünlü edebiyatçilarindan Yakup Kadri, bir deha olarak tanimladi. Edebiyat tarihçisi Ismail Habib, onun his ve hayal yüksekligine hiçbir sâirin çikmamis oldugunu yazdi. Devrin kolay begenmeyen tavriyla ünlenmis elestirmeni Nurullah Ataç, onu yarina kalacak tek sâir olarak degerlendirdi. Yasar Nabi ise Necip Fazil'dan “bir misrai bir millete seref verecek sâir” diye söz etti. Ayni zamanda siirleri ders kitaplarina girdi.(1928)

1929 yazinin sonlarina dogru gittigi Ankara'da, 9 yil boyunca çalisacagi ve müfettislige kadar yükselecegi Is Bankasi'nda Umum Muhasebe Sefi olarak göreve basladi. (5 Agustos 1929)

Üçüncü siir kitabi “Ben ve Ötesi” yayimlandi. (1932)
Taksim'deki meshur tarihî bina Taskisla'nin 5. Alay, Zâbit kitasinda 6 ay neferlik; Harbiye'de Ihtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik ve 6 ay subaylik yapti. (1931-1933)

Bir aksam, çalistigi bankadan Bogaziçi'ndeki evine dönmek için bindigi “Sirket-i Hayriye” vapurunda karsisina oturan ve gözlerini ondan ayirmayan; o güne kadar hiç görmedigi, bir daha da göremeyecegi bir adam ona, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi. Sicak bir ilkbahar günü, yanina Abidin Dino'yu aldi ve Eyüb sirtlarina çikti. Belki üç, belki bes saat süren o günkü temastan sonra hayatinda büyük bir dönüsüm yasadi. (1934)
Yasadigi buhranli günlerden “Tohum”u yazdi. (1935)
Yayim hayatina Ankara'da baslayip Istanbul'da devam eden Agaç dergisini çikardi. (1936)

Uzun süredir üzerinde çalistigi “Bir Adam Yaratmak” adli piyesini 63 numarali ocak idaresinin teftisini yapmak için gittigi Zonguldak'ta tamamladi. (8 Temmuz 1937).

Bir Adam Yaratmak adli eseri Istanbul Sehir Tiyatrosu'nda Muhsin Ertugrul tarafindan sahnelendi ve büyük bir ilgi gördü. (1937-1938)
Ulus Gazetesi'nin açtigi yeni Millî Mars yarismasi için kendisine özel olarak yapilan teklifi “müsabaka”dan vazgeçilmesi sartiyla kabul etti. “Büyük Dogu Marsi” adli siiri yazdi. (1938)
Bankadaki memuriyetinden istifa ederek Haber gazetesine girdi. Kisa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde çalismaya basladi. (1938)
Zamanin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafindan Ankara Devlet Yüksek Konservatuarina Hoca olarak tayin edildi. Hasan Âli'den Istanbul'da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kismina atandi. Robert Kolej'in son siniflarinda, Ankara'da Dil ve Tarih Cografya Fakültesi'nde ve Istanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde ders verdi. (1939-1942)
Çile adli, ileride bas köseye oturtacagi, en sevdigi ve yasadigi anlatilmaz / anlasilmaz büyük ruh istirabinin siirini yazdi. (1939)
Türk Dil Kurumu hesabina “Namik Kemal” isimli bir eser kaleme aldi.(1940)
1941 senesinde, köklü bir aileden, “Bâbanzâde”lerden, Ahmed Naim Efendi'yle kardes çocugu olan Recai Bey'in kizi, Yahya Nüzhet Pasa'nin torunu Fatma Neslihan Hanimefendi ile evlendi. Bu evliliginden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayse (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli bes çocugu oldu.
45 günlügüne asker olarak gönderildigi Erzurum'da yazdigi siyasî bir yazi sebebiyle mahkûm oldu ve Sultanahmet Cezaevinde ilk hapis cezasini çekti. (1942)

Büyük Dogu'nun ilk sayisini çikardi. (17 Eylül 1943)
Büyük Dogu dergisinin ilk devresi 30 sayi sürdü. Daha sonra da çesitli vesilelerle kapanacak olan dergi Mayis ayinda Bakanlar Kurulu karariyla kapatildi. (1944)

Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocaligina son verildi ve ikinci kez askerlige sevk edilerek Egridir'e gönderildi. (1944)
2 Kasim 1945'de yeniden yayimlanmaya baslanan Büyük Dogu 13 Aralik 1946 tarihli sayisindan sonra Örfi Idarece tekrar kapatildi.
“Sabir Tasi” piyesiyle “C.H.P. Sanat Mükâfati”ni kazandi. Ancak jürinin verdigi karar Parti Genel Idare Kurulu tarafindan iptal edildi. (1947)
Büyük Dogu'nun çikmadigi kisa bir arada 3 sayilik mizah dergisi “Borazan”i çikardi. (1949)

Büyük Dogu'yu günlük gazete olarak çikardi. (1951, 1952 ve 1956)
Türkiye Jokey Kulübü'nün ismarlamasiyla -belki de dünyada türünün ilk örnegi olan- ati bütün ruhu, estetigi, tarihi ve felsefesiyle, sairane bir üslupla ele alan ve anlatan “Ata Senfoni” adli eseri kaleme aldi. (1958)
Yurdun çesitli bölgelerinde (Salihli, Izmir, Erzurum, Van, Izmit, Bursa, Konya, Adana, Kahramanmaras, Tarsus) bir dizi konferanslar verdi. (1963-1964)
“b.d. Fikir Kulübü”nü kurdu. Mart ayindan baslayarak Adiyaman, Kahramanmaras, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kirikkale ve Eskisehir'de konferanslar serisini sürdürürken, gazetedeki günlük yazilarina, bazi eserlerinin tefrikasina devam etti. (1965)
“Vahidüddin” adli eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskisini yaptiktan sonra takibata ugradi ve kitap toplatildi. Eserde suç unsuru bulunmadigina dair bilirkisi raporu dogrultusunda beraat karari verildi. (1968)
Erzincan, Antalya ve Alanya'da konferanslar verdi. (1969)
Hacca gitti. Ayni yil, Fas'tan, Saraya çok yakin çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kismini bütün aile fertleriyle birlikte Fas'ta geçirme teklifini reddetti. (1973).

Oglu Mehmet'e Büyük Dogu Yayinevi'ni kurdurdu. “Esselâm” isimli manzum eserinden baslayarak daha evvel çesitli yayinevlerince basilmis eserlerinin düzenli yayimina basladi. (1973)
Daha önce Örümcek Agi (1925), Kaldirimlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervani (1955), Çile (1962) ve Siirlerim (1969) adlariyla yayimlanan siir kitaplarini, “mal sahibi olarak” kendisini ifadelendirmeyen unsurlardan “özlestirerek, süzerek, ayiklayarak, düzelterek” yeni siirleriyle birlikte bütün siirlerini tek kitapta Çile adiyla topladi. Türk edebiyatina, “Sairligimin tek ve eksiksiz kadrosu” diyerek armagan ederken, kitabin takdiminde, vasiyet niteligindeki su ifadeye yer verdi:
“- Iste siir kitabim bu, hepsi bu kadar; ve bu kitaba gelinceye dek baska hiçbir siir bana, adima ve ruhuma mal edilemez!” (1974)
Son Devre Büyük Dogu dergisini çikardi. (1978)
Dergi-kitap seklinde 13 sayi sürecek “Rapor”lari yayimladi. (1976-1980)
Türk Edebiyat Vakfi tarafindan Türkçenin Yasayan En Büyük Sairi kabul edilerek kendisine beratla ‘Sultan -üs Suara' (Sairler Sultani) unvani verildi. (26 Mayis 1980)

Dogumunun 75. yildönümünde Kültür Bakanligi'nca “Büyük Kültür Armagani” ödülünü aldi. (1980)
‘Iman ve Islam Atlasi' adli eseriyle fikir dalinda Milli Kültür Vakfi Armagani'ni aldi. (1981)

“Bati Tefekkürü ve Islâm Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yilin Fikir ve Sanat Adami” seçildi. Türkiye Yazarlar Birligi Üstün Hizmet Ödülü'nü aldi. (1982)

Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde “küçük oda”da, kitaplari, yazilari, notlari ve birtakim halis ve gerçek dostlariyla mahzun sohbetler içinde geçti. Ve bir gece... Yataginda dogrulup, elâ gözlerini pencereden disariya, derin karanliga dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kirmizi dudaklari hafifçe kipirdadi: “Demek böyle ölünürmüs!..” (25 Mayis 1983)
Eyüp sirtlarinda topraga verildi. (26 Mayis 1983, Persembe)

MaI\IYaK
20-03-07, 09:57
Buyuk ustaya sevgiler.. allah rahmet eylesin.. inci konu için sağol emeğine sağlık...

Kelebek
23-07-07, 13:21
"O ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
"O güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret...
Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.
Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:
-Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
Diyemiyordum.
Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur.

...Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini..."

1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi.

Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu aldı ve Eyüb sırtlarına çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat'ın eteklerine yapıştı.

Hikayesi "O ve Ben"de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi oldu.

Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri "Tohum"u yazdı. (1935)


1936'da Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü
"Ağaç" Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı.

Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam Yaratmak" piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak'ta
bitirdi. (8 Temmuz 1937).
Eser ilk defa 1937-38
kışında, İstanbul
Şehir Tiyatrosu'nda
Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam
bir alaka doğurdu.

1938 senesinin başlarında
Ulus Gazatesi yeni bir Milli
Marş..için..müsabaka..açtı. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani "müsabaka"dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimsedi ve sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiiri yazdı.


Sonbaharda, artık kendini "dolap beygirinden farksız" hissetmeye başladığı Bankadan istifa etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle diyebildi:
"- Bu adam ne derse çıkıyor!.."

Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli'den İstanbul'da bir görev istedi. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert Kolej'in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı.

1939'da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.

1941 senesinde, yine köklü bir..familyadan; "Bâbanzâde"lerden, Ahmed Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.

1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderildi. Askerken yazdığı siyasi..bir..yazı..sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis cezasını..Sultanahmet cazaevinde tattı.

Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936'da başlamış, o yıldan 1943'e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü "Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin" planında kaldığı için,
ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemişti. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardı: "İslâm komünisti!" "Hayır! İslâm faşisti" "Yok, yok neo-müzülman" "Sırf züppelik olsun diye müslümanlık taslıyor!" "Sabık şair; şiirine yazık etti!" "Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!.."

İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkardı. (17 Eylül 1943)

Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30'uncu sayıda "Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!" meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasiyle 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek Eğridir'e sürüldü.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurdu.


............


Şubat 1950'de Cemiyetin bir numaralı şubesi "Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti" açılır açılmaz Halk Partisinin duyduğu dehşet son haddine vardı. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul'a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklandı, Türklüğe Hakaret Davasında verilmiş beraat kararı Temyize "tekrar ve topyekün" bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atıldı.

500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki, "Türklüğe Hakaret Davası"nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye..müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir.





Kendi ifadesiyle;

"İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş "Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!.." Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası'ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarfedilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz'in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz'in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz'e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek;
ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum."


Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanuniyle 15 Temmuz'da serbest kaldı. Aynı yıl, üstüste, Cemiyet'in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açtı. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemekteydi.

Demokrat Parti'yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes'i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak gördü. Partiyle Menderes'i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti'nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardı. Halbuki yeni iktidar Büyük Doğu Cemiyeti'ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmişti.

1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına "Kumarhane Baskını" diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu'nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI'sını çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti'ni tasfiye etti.

1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çekti.

Bu günler, "şair - hapishâne ilişkisi"yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan "dış tesirler" bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.

11 Aralık 1952'de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi "Müdafalarım" adlı eserinde yer alan "Maskenizi Yırtıyorum" isimli ünlü broşürle, 1943'ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.



............



Ömrünü öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırdığı,tanışmakla şeref bulduğu Seyyid Abdülhakim-i Arvasi (Rahmetullahi Aleyh) hazretleriyle tanıştıktan sonra,fikirleri ve yazıları değişmiş,daha önce yazdığı birçok eserini yok sayarak hayatında yeni bir sayfa açmıştır.ve bunu şu dizesiyse dile getirmiştir;

Yandı kitap dağlarım,ne garip bir hal oldu!
Sonunda bana kalan,yalnız ilmihal oldu!
(1972)

Byminik
23-07-07, 15:56
Hiçbir şekilde düşüncelerini vede İnançlarını satmayan bu sebepleki hapis hayatı bile geçirmiştir, tam bir gerçek Türk edebiyatçısıydı .

yusuf_misali
13-01-08, 14:30
Eserleri:




1
Hikayelerim
2
Cinnet mustatili (Yılanlı Kuyudan)
3

4
Çile
5
Kafa Kağıdı
6
O ve Ben
7
Yunus Emre
Kanlı Sarık
8
At'a Senfoni
9
Para
Mukaddes Emanet
10
Sahte Kahramanlar
İman Ve Aksiyon
Özlediğimiz Nesil
İslam Ve Öbürleri
11
Hazret-i Ali
12
Tanrı Kulundan Dinlediklerim
13
İhtilal
14
Moskof
15
Tohum
Künye
16
Aynadaki Yalan
17
Reis Bey
Parmaksız Salih
18
Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
19
Babıali
20
Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık
21
Hitabeler
22
Peygamber Halkası
23
İbrahim Ethem
Abdülhamid Han
Siyah Pelerinli Adam
24
Hesaplaşma
Tarihte Yobaz Ve Yobazlık
Türkiye Ve Komünizm
25
Esselam
26
Dünya Bir İnkılap Bekliyor
Yolumuz, Halimiz, Çaremiz
Ruh Muvazenesi
Her Cephesiyle Komünizm
27
Hac
28
Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
29
Türkiye'nin Manzarası
30
Çerçeve - 1
31
Nur Harmanı
32
İman ve İslam Atlası
33
Müdafaalarım
34
Veliler Ordusundan 333 (Halkadan Pırıltılar)
35
Benim Gözümde Menderes
36
İdeolocya Örgüsü
37
Mümin Kafir
Vecdimin Penceresinden
Bir Pırıltı Binbir Işık
38
Senaryo Romanlarım: Sen Bana Ölümü Yedirdin
Deprem (Çile)
Katibim
Villa Semer
Vatan Şairi Namık Kemal
Canım İstanbul
Ufuk Çizgisi
Son Tövbe
En Kötü Patron
39
Çöle İnen Nur
40
Son Devrin Din Mazlumları
41
Öfke ve Hiciv
42
Sabır Taşı
Ahşap Konak
43
Ulu Hakan II. Abdülhamid Han
44
Başbuğ Velilerden 33 (Altun Halka)
45
Çerçeve - 2
46
Konuşmalar
47
Rabıta-i Şerife
48
Doğru Yolun Sapık Kolları
49
Başmakalelerim - 1
50
Tasavvuf Bahçeleri
51
Çerçeve - 3
52
Namık Kemal
53
Hücum ve Polemik
54
Rapor - 1
Rapor - 2
Rapor - 3
55
Rapor - 4
Rapor - 5
Rapor - 6
56
Rapor - 7
Rapor - 8
Rapor - 9
57
Rapor - 10
Rapor - 11
Rapor - 12
Rapor - 13
58
Yeniçeri
59
Reşahat
60
Başmakalelerim - 2
61
Mektubat
62
Başmakalelerim - 3
63
Çerçeve - 4
64
Gönül Nimetleri
65
Edebiyat Mahkemeleri
Doğu Edebiyatı
Dil Raporları
66
Çerçeve - 5
67
Hadiselerin Muhasebesi - 1

İlteriş
14-01-08, 19:00
Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm;
Gözümde son marifet, Azraile tebessüm...

yusuf_misali
21-01-08, 12:15
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

yusuf_misali
22-01-08, 14:39
Hücum ve Polemik
Örnekleri


NAZIM HİKMET'E İLK VE SON HİTAP


Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü... Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet!

(11 Nisan 1936)

N.F.K

halaluya
22-01-08, 16:42
bölümün biyografi bölümü oldu. unutmayalım

yusuf_misali
23-01-08, 12:45
bölümün biyografi bölümü oldu. unutmayalım

unutmuş değiliz diğer biyografilerde şiir yazılıyor bende hucüm ve polemiklerini yazıyorum rahatsız olanmı var ? pardon hangi sıfatla bana bu uyarıyı yapıyorsun öğrenebilirmiyim ??

halaluya
23-01-08, 12:57
uyarı değil hatırlatma.

yusuf_misali
23-01-08, 13:14
uyarı değil hatırlatma.

ben uyarı olarak algıladımm unutmuşta değilimk hatırlatılmaya ihtiyaç mevzu bahis değil.

halaluya
23-01-08, 14:55
aferin sana.

MaKfAlİcEtAğErİ
23-01-08, 17:43
İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!
Her kelimesini büyük bir lezzetle okuyorum gerçek bir edebiyatçı.Duruşuyla örnek bir insan

asparuh
23-01-08, 19:45
nazim i da sevmem necip fazilida

yusuf_misali
23-01-08, 22:42
aferin sana.

haddini bil!!!!!

KaRDeLeN
23-01-08, 22:47
Güzel yurdumun güzel insanları neden hep tartışıyosunuz. beni delirtmek mi istiyorsunuz? sorun ne yine :@

yusuf_misali
23-01-08, 22:55
Güzel yurdumun güzel insanları neden hep tartışıyosunuz. beni delirtmek mi istiyorsunuz? sorun ne yine :@

sorun felan yok.....

yusuf_misali
25-02-08, 09:50
Notları ve İthafları

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Necip Fazıl'ın 101 Hadis Kitabını Neslihan Kısakürek'e İthafı...

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Necip Fazıl'ın İman ve İslam Atlası Kitabını Torunu Emrah'a İthafı...

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

MaKfAlİcEtAğErİ
25-02-08, 10:54
emeğine sağlık

yusuf_misali
26-02-08, 21:38
Şairler Sultanı Belgesi Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.


Yılın Fikir Adamı Ödülü
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Milli Kültür Vakfı Ödülü
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

yusuf_misali
02-03-08, 17:55
Nesliham Kısakürek'e yazdığı mektup
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Pek sevgili karıcığım;

Mektubun, dün akşam, tam beş günde elime geçti. Bu teehhüre aklım ermedi. Her neyse, mahzunluğum kısmen geçti. Ben fevkalade iyiyim. Geceli gündüzlü emrimi bekliyorum. Daha bir işaret yok... Bugün telgrafla Ankara'dan soracağım. Vazifelerine intizamla devamın beni son derece memnun etti. Ben de çok şükür aynı intizam içindeyim. Allah, tam gönlümüzden ve en büyük aşkla bağlı olduğumuz Allah, hepimizi, bu ve öteki dünyada saadete nail etsin... Seni Allah'a emanet ederim, hasretle öperim.

Kocan
Necip Fazıl
20.06.1967
oğlu Mehmete mektup
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Sevgili evladım;

Telefonum arızalı olduğu için Ragıp Şener'e sana (300) göndermesi emrini şu anda mektupla bildirdim. Derhal takip et ve al! Allah seni muvaffak ve mesut etsin... Annene hiçbir istek ve şikayette bulunma ve doğruca beni ara!.. Ben seni pazarertesi öğleye doğru arar ve vaziyeti öğrenirim

Allah'a emanet ol!..

Necip Fazıl

Rüzgar !
02-03-08, 20:46
Çok Teşekkür Ederim Bu Güzel Biyografi İçin Saygı Değer Abim....

yusuf_misali
07-03-08, 16:30
***...Necip Fazık Kısakürek'e Dair Birkaç Anektot...***

"Fransa'da yayinlanan bir ansiklopediye, Türkiye'den sadece iki sair almislar."
dediklerinde su soruyu sormus:

"Söyler misiniz, ikincisi kim?"

*********************************************

Mahkemede hakim, Necip Fazıl'a:
- Bak, der. Seni bundan böyle bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?
Necip Fazıl sorar:
- Hakim Bey, yoksa istifa mı ediyorsunuz?

*********************************************

Rahmetli Ustad bir yerde konferans verirken, Ustadi sevemeyen biri konusmayi biraz dinledikten sonra salondan cikar gibi yapip ustadin onunden gecerken muz kabugunu Ustadin on tarafina yere atar.
Ustad umursamaz bir tavir;
-Burada bir kimlik bulunmustur kayib eden varsa gelip alsin der.....

*********************************************

Üstad’ı sendika yemeğine davet etmişler.
Yemekten sonra :
-Üstadım ,demişler, sendika hakkında bir konuşma yap da …. Millet sendika hakkında bilgi sahibi olsun!
Onlar öyle söyleyince üstad aniden ayağa fırlamış öfkeyle. Sonra da almış mikrofonu eline, demiş ki:
-Sanmayın ki yemeğinizi yedim diye gönlünüze göre konuşacağım! sendika ,patronun zulmüne karşı kurulmuş ikinci bir zulüm müessesesidir!...

*********************************************

1960’lı yıllar, Üstad’ın “Sahte Kahramanlar” konferansı ile Türkiye’yi salladığı
yıllar.
İşte bu “Sahte Kahramanlar” dolayısıyla Ankara’ya gittiği zaman, devrin başbakanı
bir adamını göndermiş Üstad’a adamın getirdiği mesaj şu:
—Muhterem Üstadım, sayın başbakanımızın size çok selamları var.
-Aleyküm Selam ,ne diyor?
—Sahte kahramanlar konferansında kendilerinden söz edilmemesini istiyorlar.
Başbakanın adamının sözü bitince şöyle gürlemiş Üstad:
—Var git söyle ona, sahte kahraman olmak da bir seviye işidir. Onda bu seviye de yok, merak etmesin bahsetmeyeceğim.

*********************************************

Üstad Yenilgi ve mağlubiyeti kabul etmezdi. Bir gün bir tren istasyonunda onun
sinirli sinirli gezdiğini gören bir hayranı (bazı rivayetlere göre onu sevmeyen
biri) sorar:
- Ne oldu Üstad, treni mi kaçırdınız?
Üstad böyle bir ithamı kabul eder mi? Treni kaçırmak bir eksiklik, bir yenilgidir.
- Kovdum gitti, der.

*********************************************

NASIL GEÇİRİR?

Necip Fazıl'a, "Allah, deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?" diye sormuşlar.
"Evet geçirir" demiş. Bunun üzerine "deveyi mi küçültür, yoksa iğneyi mi büyültür?"
demişler. Necip Fazıl, İlahi kudretin sonsuzluğunu ifade babında, şu cevabı vermiş:
- Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gökteki yıldızları senin gözbebeğine
sığdırdığı gibi, vızır vızır geçirir.

*********************************************

N.Fazıl Kısakürek, vapurla Kadıköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp:
--Üstad, diye sormuş. Peygamberlere ne diye gerek duyuldu? Biz yolumuzu
bulabilirdik.
Necip Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan:
-Ne diye vapura bindin ki, cevabını vermiş. Yüzerek geçsene karşıya

******************************************

ÖZEL ARABA

Necip Fazıl'a sormuşlar:
- Üstad özel arabanız yok mu?
Şair de düşünmeden anında cevap vermiş:
- Ona en son bineceğiz.
alıntı...

MaKfAlİcEtAğErİ
07-03-08, 17:56
çok güzel cevaplar

eagle
06-04-08, 22:12
emeği geçenlere teşekkürler çok güzel bir biyografi olmuş

chan
06-04-08, 22:14
emeği geçen herkese teşekkürler

yusuf_misali
08-04-08, 12:51
El yazısı Mektupları

Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Çetin,

"Hürriyet" isimli bir yazını okudum. Seni tebrik ederim. Arada, ruhuna nûranî mânalar inebiliyor. Böyle söylediğim için kusuruma bakma!.. Beni ve sana karşı fikirlerimi bilirsin... Beni sorma; zindandayım!.. Bu kadarı kâfi değil mi?.. Bir gün beni görmeye değecek kadar maziden mâna ve hatıra taşıyorsan gel!..

Sana Haktan gerçek selamet ve saadet dua ederim.

Necip Fazıl
Toptaşı Cezaevi - Üsküdar



Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
16.9.72

Sevgili Akif;

Nasip olursa 22 Eylül Cuma akşamı motorlu trenle Ankara'da olacağım. Ertesi günü 14 - 15 Şaban gecesidir. Mubarek ve muazzez gece... O günün akşamı Bağlum'da olmak, akşam namazını orada kılmak ve Efendimi ziyaret edip seninle şehre dönmek niyetindeyim. Bütün bir yılın beratlarını o gece kullarına veren Hakkın bu kudsi gecesinde malum toplantıyı yaparsak çok daha iyi olur. 26 Eylül'den vazgeçelim de sizin tayin edeceğiniz kadroyu (14 -15 Şaban) Cumaertesi akşam toplayalım. Hatta mahremiyet sağlanabilirse o akşam Reşat'ta toplanalım ve yine güzel bir yemeğini yiyelim. Pazar günü sabah da ben dönerim. 26 Eylül muhakemesine de girmeyiveririm. Herhalde başta Reşat ve sen 22 Eylül akşamı beni karşılayınız. O akşam da sen evinde etli tarafından zengin bir yemek tertiple!..

Hakka emanet olun...

Necip Fazıl

Crimson
08-04-08, 13:16
Ateist dönmesi müslüman...Kaldırımlar şiiri güzeldir ama onun da yabancı bir şairin şiirinden çalıntı olduğu konusunda dedikodular çıkmıştı....

Kelebek
08-04-08, 13:53
müthiş bir zeka:) böyle insanları görünce diğerlerinin ne kadar da zavallı olduğunu daha iyi anlıyor insan.

yusuf_misali
08-04-08, 15:25
Ateist dönmesi müslüman...Kaldırımlar şiiri güzeldir ama onun da yabancı bir şairin şiirinden çalıntı olduğu konusunda dedikodular çıkmıştı....

Şairin müslüman olması seni rahatsız mı ediyor.Dedikodularla hareket etmiyoruz dostum.....

asparuh
08-04-08, 16:53
SON DEVRIN DİN MAZLUMLARI


NECİP FAZIL KISAKÜREK

DOGU FACİASI

En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez.
Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen iki mâsum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi... Kendisinin öğretmen ve köy halkıyle alâkasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşı -sında sigara içilmesi... Buğday sapları üstünde yakılan, daha evvel kurşunlanmış bütün bir köy halkı... Annesinin karnından sivri uçlu âletle çıkartıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve
hala topuğunda bu sivri uçlu âletin izini taşıyan çocuk... Bir dere içinde boğazlanan ve bu fiili yerine getiren cellâdın bulunması bir hayli zorluğa yol açan yirmi mâsum... Ve buna benzer daha neler, dalıa neler!..
Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir?
Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlanndaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlama ya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor:
"- Sizi de onun yanına götüreceğiz!"
Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarnin yanına gönderilmişlerdir.
.
Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:
"Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!"
Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvelâ göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınlari gerisinde âmir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak'a, bana, 1944 yılında, Eğridir'de askerliğimi yaparken, resmî şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen Amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.)
Yusuf Cemil'in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elâzığ'da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla berabır, kurşunlanıyor.
Hozat'ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım... Bu adam, o tarihten 30 sene kadar evvel Amerika'ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde,

Birinci Dünya Harbinde Kafkas cephesi
Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü'nün iki çocuklu karısı Şirin Hatun'la evlenmiş, Hozata gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükûmetle de bazı taahhüt işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığına müracaat ediyor. Muamelesini tekemmül ettirip parayı kendisine veriyorlar.
Muamele biter bitmez "Seni Hozat'tan çağırıyorlar!" diyerek,onu, mahfuzen yola çıkariyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkalı idare âmiri arasında taksim ediliyor.
Zavallının zevcesi Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmiş ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor:
"- Yetişin, evimize eşkiya girdi!.."
Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.
Bu arada Hozat'ın Zımbık köyünde (Şekspir)in hayaline bile taş çıkartacak, bir vak'a cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyle doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu âletle (süngü) öldürülüyor.Oldurulen kadinlar arasinda biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sag olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar,emzirtip büyütüyorlar ve ona "Besi" adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşimaktadır.

(24 yil evvelki Büyük Doğu 'lardan)Hozat'ın Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elâzığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya'ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyle, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı âkıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır.
Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır.Vazivet birden haber aliniyor.
Cocuklarin oldurulmeleri emriveriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet en kara yüzlü çingenelerden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor.
Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmustur.
Celâl Bayar'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak'in Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularimizin hayaline ve istikbaldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur! Dayandığı tek sebep de birtakım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu'yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir.
Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğuııun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.


SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI ADLI ESERİNDEN ALINTIDIR...
NECİP FAZIL KISAKÜREK !

asparuh
08-04-08, 16:57
yusuf misali kardeşim necip fazıl ı bu kadar yakından takip ettigine göre yukarda yazılanların gercekten son devrin din mazlum ları kıtabında dogu facia sı başlığın da gecıp gecmedıgı konusunda bızı aydınlatırsan sevınırım kı bu kıtabı alıp okuyacagımdan emın olabılırsın eger yukarıda yazılanlar şair in kalemınden çıkmışşsa benım gozumde TÜRK ordusuna faşist köpekler diyen bölücü itler kadar degerı kalmayacaktır . TÜRK askeri hamıle kadınları süngülemiş felan ermeni soykırımı ıddaları bu kadar ınsafsızca degıl

yusuf_misali
19-05-10, 10:42
cenazesi

xbtip4