PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tarihin Unutulmaz Kadınları...



ashab
13-03-07, 19:00
Bu bölüm bir arşiv niteleğinde olucak. Tarihe damgasını vurmuş başarılı kadınların biyografilerine bu alanda yer vericez.Günümüz kadınlarının çizdiği kağıt bebek imajının dışında dünyada ve ülkemizde fikirleriyle başarı yakalamış yaptıklarıyla kitleleri etkilemiş kadınlar var !!Yorum ve paylaşımlarınızı bekliyorum arkadaşlar.



Sabiha Gökçen

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu , Atatürkün manevi evladı


Sabiha Gökçen 1913 yılında Bursa'da doğdu. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan genç Sabiha'yı Atatürk 1925'te manevi evlat edinerek kendisine "Gökçen" soyadını verdi. Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji'nde öğrenim gören Sabiha Gökçen, 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Kırım, Rusya'ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı. 1936'da Eskişehir Askeri Hava Okulu'na girdi, burada gördüğü özel eğitimden sonra askeri pilot oldu. Eskişehir'de I. Tayyare Alayı'nda bir süre staj yaptı, avcı ve bombardıman uçaklarıyla uçtu. 1937'deki Trakya ve Ege manevralarıyla Dersim Harekatı'na katıldı. 1938'de Balkan devletlerinin davetlisi olarak, uçağıyla Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türkkuşu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçmuştur. Sabiha Gökçen, 22 Mart 2001 tarihinde doğum gününden bir gün sonra 88 yaşında hayata gözlerini yumdu. Sabiha Gökçen dünyanın bütün kadın pilotları için bir ilham kaynağıdır ve efsanesi bizimle yaşamaya devam edecektir.


Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende onun için bestelenen bir eser dinletildi kendisine. İşte Sabiha Gökçen'in temsil ettiği değerleri son derece yalın ve çarpıcı bir biçimde anlatan klasik rock opera tarzında bestelenmiş eserin anlamlı sözleri:

Gökyüzü kapkaranlık

Tek ışık bile yok

Kanatları umudun çaresizce kırık

Gördüğün ilk bulut,gökyüzünde yanan ateş

Sonsuzlukta bir kadın o; elleri güneş.

Önce bir çift çelik mavi göz gördü

Göklerde ilk meşaleyi

Kanatlandı zafer özgürce fethetti göğü

Bir milletin sevgisini...

ashab
13-03-07, 19:01
Valentina Tereshkova (1937-....) Uzaya Giden Ilk Kadin
1963'de, Velentina Tereshkova uzaya giden ilk kadın oldu. Tereshkova'nın bulunduğu Vostok 6 uzay mekiği, üç gün uzayda kaldı, dünyanın etrafında 45 defa dolaştı ve Sovyetler Birliği'ne televizyondan naklen yayınlar yaptı.

Valentina Tereshkova 6 Mart, 1937'de doğdu. Onsekiz yaşını doldurunca, bir tekstil fabrikasında işe başladı ama hayatında bir tek yapmak istediği vardı, oda paraşütle atlamak. Bu hobisinden dolayı, 1962'de Sovyetler Birliği'nin kozmonot programına dahil edildi. Valentina haricinde dört bayan daha aynı programa alınmıştı. Valentina, uzayda uçuş eğitimini kolay bulurken, uzay mekiği teorisi ve de uzay gemisi mühendislik eğitimlerinde zorlandı.

1962 yılından evvel sadece erkekler uzaya gönderiliyordu. Kadınları uzaya gönderme fikri Nikitina Kuruchev'den çıktı. Nikitina, Vostok 6'ya mürettebat seçerken, Valentina'yı da seçti. 16 Haziran 1963'de Valentina, dünyada ilk defa bir kadının yapacağı uçuşu gerçekleştirdi. Uzay mekiğini, otomatik pilottan çıkararak uçurdu ve her 88 saniyede dünyanın etrafını turladı. Atmosfer tabakasına girdiği anda da, paraşütle Orta Asya'ya indi.

1964 ve 1969 yılları arasında Velentina, Zhukovskıy Hava Kuvvetleri Akademisi'nde okudu ve buradan mezun oldu. Bayan kozmonotlar, tecrübeleri ve iyi eğitimlerine rağmen, erkek kozmonotlar kadar fırsatlar elde edemediler. Ancak, 1980'de hükümetin öncü olduğu bayan kozmonot seçme pogramıyla durum eşitlendi diyebiliriz.

Bu dönemde Valentina, Komünist Parti üyesi ve uluslararası kadın derneklerinde hükümet temsilcisi olarak çalışmalarını sürdürüyordu. Valentina bir ikinci uçuşu gerçekleştirmemesine rağmen, diğer hemcinslerine bu alanda çalışmaları için öncülük yapmış oldu.

ashab
13-03-07, 19:02
Tiyatronun Ilk Müslüman Kadin Oyuncusu.


AFİFE JALE


Afife Jale Kimdir?

Afife, orta halli bir ailenin kizi olarak 1902 yilinda Istanbul'un Kadiköy semtinde dünyaya geldi. 10 Kasim 1918 günü Darülbedayi'ye talebe olarak kabul olunan Beyza, Refika, Behire ve Memduha adli bes kizdan biriydi. Afife ve Refika hariç öteki kizlar daha fazla dayanamamis ve "nasilsa sahneye çikamayacaklari" gerekçesiyle tiyatroyu birakmislardi. Ayni yilin 18 Aralik günü Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazim artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarina alinmislardi.

Afife bir yil süreyle bütün provalara devam etti, ama bir türlü sahneye çikamadi. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadini oldu. 1919 yilinin 13 Nisan gecesi premier'i yapilacak olan, Hüseyin Suat'in "Yamalar" adli oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan'in Paris'e gitmesiyle ortada kaldi. Darülbedayi yöneticileri ister istemez rolü Afife'ye oynatma karari verdiler.

Böylelikle Afife, 22 Nisan gecesi, Kadiköy'deki Apollon Sinemasi'nda (sonraki Hale, simdiki Reks) Emel rolünü oynayarak sahneye çikan ilk müslüman Türk kadini oldu. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarida bulundularsa da genç sanatçi bir hafta sonra da "Tatli Sir" oyununda yeniden sahneye çikti.

Sanatçi polis tarafindan tutuklanmak istenince, Kinar Hanim tarafindan arka bahçeye kaçirilarak polislerin elinden zor kurtuldu. Üçüncü piyesi olan "Odalik" oynanirken polis tiyatroyu basti. Afife bu kez de makine dairesinden kaçirildi. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyrugu ile belediye 27 Subat günü 204 sayili bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride müslüman kadinlarin kesinlikle sahneye çikamayacaklari yazilmisti.

Bu bildiri üzerine Afife, tiyatronun kadrosundan çikarildi. Tiyatrosuz kalmasi Afife'nin zaten zayif olan sinirlerini alt üst etmis, kaçisi haplarda ve uyusturucularda bulmaya baslamisti. Sonradan asik oldugu bir doktorun, yaptigi igneler de onda bir aliskanlik baslatmisti. Ortalik biraz durulunca, birkaç yil sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyasi ile Anadolu'da turneye çikmis, yeni tiyatro toplulugu ile Kadiköy'de oynamis, daha sonra da Fikret Sadi'nin Milli Sahne'siyle çesitli kentlerde temsiller vermisti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadinlari Atatürk'ün emriyle sahneye çikmaya baslamisti. Gün geçtikçe bozulan sagligi ve uyusturucu aliskanligi, tiyatroyu ister istemez birakmasina neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çikardi. 1928 yilinda bir arkadasiyla, Kusdili çayirinda Hafiz Burhan'in bir konserine gitmis, orada sanatçiya tamburuyla eslik eden Selahattin Pinar'la tanismisti. Kisa bir sürede Pinar, genç kadina deliler gibi asik oldu. 1929 yilinda evlendiler ve Selahattin Pinar "Nereden Sevdim O Zalim Kadini" gibi birçok ölümsüz sarkisini onun için besteledi. Bir süre sonra, Pinar karisinin morfin bagimliligi ile basa çikamamaya basladi. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çikamamak, Afife'yi mutsuz kiliyor, kurtulusu yalniz "igne"de buluyordu, 1935 yilinda bosandilar. Bundan sonra Afife içine düstügü girdaba büsbütün batarak sefalet içinde sürünmeye basladi. Darülbedayi'deki dostlarinin yardimiyla, Bakirköy Akil Hastanesi'ne yatirildi ve 1941 yilinin 24 Temmuz günü kimsesiz bir halde yasama veda etti.

Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi böylece sessiz sedasiz yok olup gitti. Uzun yillar onun adini bile anan olmadi.
*Afife Tiyatro Ödülleri ilk kez, Yapi Kredi Sigorta'nin Sanat Danismani Haldun Dormen'in önerisi, Genel Müdür Erhan Dumanli'nin ve yöneticilerin de onaylari ile, ilk müslüman Türk kadin oyuncu Afife Jale'nin anisina 1997 yilinin Mayis ayinda gerçeklestirildi.

*Bu ödülün amaci, her yil Istanbul'da sergilenen oyunlari izleyerek, yilin en iyilerini seçmek, böylelikle de Türk Tiyatrosu'na destek olabilmektir.

*Afife Tiyatro Ödülleri her yil yapilan görkemli ödül törenleri ve seçimlerdeki ciddiyeti ile Türkiye'nin en saygin sanat ödülleri oldugunu kanitlamistir.



Afife Balesi
Türkiye'nin ilk kadın tiyatro oyuncusu Afife Jale'nin trajik hayatı iki perdelik modern bir yapıt olarak Yapı Kredi Sigorta tarafından Cumhuriyet'in 75. yılına, Türk Balesi'nin 50. yılına ve Yapı Kredi Sigorta'nın 55. yılına bir armağan olarak hazırlandı. Eserin dünya prömiyeri İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nde yapıldı.
Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Modern Dans Topluluğu tarafından sergilenen eserin reji ve koreografisi Beyhan Murphy, müziği Turgay Erdener tarafından yaratıldı. Prömiyer gecesinin orkestra şefliğini de Rengim Gökmen üstlendi. Afife Jale'nin hayatını dört dönemde anlatan özgün yapıtın kostümlerini Bahar Korçan, dekorlarını Savaş Camgöz hazırladı. Temsillerde konuk sanatçı olarak Meriç Sümen Afife'yi canlandırdı.
Bir "Çağdaş Dans Yapıtı" olarak tanımlanan "Afife" Türkiye'de ilk kez bir özel sektör şirketi tarafından prodüksiyonu üstlenilen yapıt olma özelliğini taşıyor. Yapı Kredi Sigorta tarafından Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü repertuarına hediye edilen eser 1998-1999, 1999-2000 sezonunda Ankara'da, 2000-2001, 2001-2002 sezonunda da İzmir'de sahnelendi.

Yapı Kredi Sigorta şef Rengim Gökmen yönetiminde Moskova Tchaikovsky Senfoni Orkestrası'na Afife Balesi'nin süitinin CD'sini yaptırttı. Bu bale süitinde kanun solosu Tahir Aydoğdu, soprano partisyonu Selva Erdener tarafından gerçekleştirildi.

Afife Jale'nin çalkantılı ve hüzünlü yaşam öyküsünü sanatseverlere ulaştıran "Afife" hem tiyatro sahnesine çıkma cesaretini gösteren ilk müslüman Türk kadınını tanıtması açısından, hem de Yapı Kredi Sigorta'nın sanata destek kampanyası dahilinde önemli bir adımdır.

ashab
13-03-07, 19:02
Halide Edip Adıvar
Unutulmaz yazar. Türk romancı..

İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı.

Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.

Adıvar'ın Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatan yapıtlardır. Yazar kahramanlarını yakıp yıkan bir sevgiyi dile getirmek istediği için kişilerin iç dünyasına yönelir ve bu sevginin zamanla bir tutkuya dönüşmesini sergiler. Bu yapıtların önemli özelliğini, birbirine benzeyen ve ondan önceki Türk romanlarında bulunmayan kadın kahramanlarda aramak doğru olur. Yazarın asıl amacı kadın kahramanların kişiliklerini erkeklerin gözüyle değerlendirmek olduğu için, romanlarının anlatıcısı olarak bu kadınlara âşık erkekleri seçer ve fırtınalı bir aşk öyküsünü onların anı defterlerinden ya da mektuplarından anlatır. Erkek (bazen kadın da) evli olduğu için, kaçınılması olanaksız bir iç çatışma, romanların moral sorununu oluşturur ve roman ya kadının ya da erkeğin ölümüyle biter. Adıvar'ın, biraz kendi olduğunu iddia edilen bu kadın kahramanları, yazarın o dönemde ideal saydığı Türk kadınını temsil ederler. Seviye Talipler, Handanlar, Kâmuranlar her şeyden önce güçlü kişiliği olan, haklarını savunan, Batı terbiyesi almış, ama Batılılaşmayı giyim kuşamda aramayan, resim ya da müzik gibi bir sanat alanında yetenek sahibi, yabancı dil bilir, kültürlü ve çekici kadınlardır.

Adıvar 1910 yıllarında Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte Türk Ocağı'nda çalışmaya başladıktan sonra yazdığı Yeni Turan adlı romanında (1912) yurt sorunlarına eğilir. II. Meşrutiyet döneminde geçen bu ütopik romanda, Yeni Turan adlı idealist bir partinin program ve çalışmalarını anlatırken yeni bir Türkiye'nin hangi sağlam temellere oturtulması gerektiği hakkında o zamanki görüşlerini açıklamak fırsatını bulur. Ateşten Gömlek (1922) ve Vurun Kahpeye (1923) romanlarında Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'da tanık olduğu olayları, direnişleri, kahramanlıkları, ihanetleri anlatırken kendi gözlemlerinden yararlandığı için daha gerçekçidir. Bununla birlikte, bir aşk sorununun aşıldığı bu yapıtlarda da yüceltilmiş kadın kahraman yerini korur. Ancak şimdi, yine olağan dışı bu kadın, öncekiler gibi bireysel sorunlarla sarsılan kültürlü bir sanatçı olarak değil, milli dava peşinde erdemlerini kanıtlayan ya da Anadolu'da düşmana karşı savaşan bir yurtsever olarak çıkar karşımıza.

Adıvar'ın ilk yapıtlarında Türk okuruna sunduğu bir yenilik yarattığı bu kadın imgesidir. Bu imge toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırdığı için önemliydi. Osmanlı -İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, o dönemin aydın kesiminin gözünde geri kalmış bir uygarlığın simgesi gibiydi. Öte yandan Batılılaşmış "asrî" kadın da köklerinden kopmuş, değerlerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadındı. Adıvar'ın kahramanları işte bu çelişkiyi kendilerinde uzlaştırmakla bir özleme cevap veriyorlardı. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış hem de milli değerlerine bağlı kalmış, hem serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlakı sağlam kadınlardı. Gerektiğinde bir erkek gibi spor yapan, ata binen bu kadınlar üstelik dişiliklerini de korumayı başarmışlardır.

Adıvar'ın en ünlü romanı Sinekli Bakkal'da (1936) ileri bir adım attığını, yeni bir aşamaya vardığını görürüz. İlk romanlarının olay örgüsü bir iki kişi arasındaki bireysel ilişkilere bağlı olarak gelişirken, II. Abdülhamid dönemindeki Türk toplumunun panoramik bir tablosunu sergileyen Sinekli Bakkal'ın olay örgüsü siyasal, düşsel, toplumsal sorunlarla örülmüş olarak gelişir. Romanın okuru en çok çeken yönü de fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle II. Abdülhamid zamanının İstanbul'u anlatmasıdır.

Ne var ki yazarın amacı bir dönemin Türk toplumunu yansıtmak değildir yalnızca. Bu felsefi romanda çevrelerin bir işlevi de belli değerlerin temsilcisi olmaktır. Sinekli Bakkal mahallesi gelenekleri ve insancıl değerleri sürdüren halk kesimini; Genç Türkler'den Hilmi ve a rkadaşları devrimci aydınları; saray çevresi ise, yozlaşmış yönetici kesimi temsil eder. Roman iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmın ana teması Abdülhamid'in istibdat idaresi karşısında şiddete başvurarak devrim yapmanın geçerliliği sorunudur. Gerçi Adıvar içtenlikle ezilen halktan yanadır, ama gelenekçiliği ve savunduğu mistik dünya görüşü şiddete başvurarak devrim yapmayı onaylamasına izin vermez. Romanda II. Meşrutiyet'in ilanı "asırların kurduğu müesseselerin köklerini" söken, "içtimaî ve siyasî nizam ve intizamı" altüst eden bir devrim olarak nitelenir. Doğru tutum Mevlevî tarikatından Vehbi Dede'nin yaptığı gibi "herhangi bir hayat fırtınasını sükûnetle seyretmek"tir. Yazar devrimden değil evrimden yanadır. Romanın ikinci kısmında yozlaşmış saray çevresi sergilenirken ana tema olarak Rabia ile Peregrini ilişkisi gelişir ve evlilikle son bulur. Bu evliliğin simgesel anlamı Batı ile Doğu'nun bileşimi olarak yorumlanmıştır. Ama Peregrini'nin "öylebasit ve insanî ananeler" dediği geleneklere bağlı Sinekli Bakkal mahallesindeki cemaat yaşamına hayran olması, Müslümanlık'ı kabul ederek Rabia ile evlenmesi ve mahalleye yerleşmesi, daha çok Doğu değerlerinin üstünlüğüne işaret sayılmaktadır. Ne var ki yazar, Rabia ile Peregrini'nin sevişip evlenmelerine inandırıcı bir hava verememiştir. Farkedilir ki, olaylar yazarın kafasındaki bir görüşü dile getirmek için tertiplenmekte ve Doğulu kadın ile Batılı erkek yazarın tezi gereği seviştirilip evlendirilmektedirler. Birinci kısımda olay örgüsünün doğal gelişimi, farklı dünya görüşlerine sahip kişiler arasındaki çatışmadan doğan gerilim ve dramatik sahneler, ikinci kısımda yerlerini, zorlama izlenimi veren bir ilişkiye ve saray çevresinin tanıtılmasına bırakınca romanın sanatsal düzeyi düşer.

1943'te CHP Ödülü'nü alan Sinekli Bakkal Türkiye'de en çok baskı yapan roman olmuştur. Sinekli Bakkal'ı izleyen romanların ise yazarın ününe katkıda bulunacak nitelikte oldukları söylenemez.

Adıvar çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda da hem Türkçe, hem İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Zamanının dış ülkelerde en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Yapıtlarından kimileri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.



Yapıtları

Roman:

Hayat Parçaları, 1963
Çaresaz, 1961
Sevda Sokağı Komedyası, 1959
Kerim Ustanın Oğlu, 1958
Akile Hanım Sokağı, 1958
Döner Ayna, 1954
Sonsuz Panayır, 1946
Tatarcık, 1939
Yolpalas Cinayeti, 1937
Sinekli Bakkal, 1936
Zeyno'nun Oğlu, 1928
Kalb Ağrısı, 1924
Vurun Kahpeye, 1923
Ateşten Gömlek, 1923
Mev'ud Hüküm, 1918
Son Eseri, 1913
Yeni Turan, 1912
Handan, 1912
Heyula, 1909
Seviye Talip, 1910
Raik'in Annesi 1909

Öykü:

Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974
Dağa Çıkan Kurt, 1922
Harap Mabetler, 1911
Oyun:

Maske ve Ruh, 1945
Kenan Çobanları, 1916

Anı:

Mor Salkımlı Ev, 1963
Türkün Ateşle İmtihanı, 1962

Diğer Yapıtlar:

Doktor Abdülhak Adnan Adıvar, 1956
Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri, 1955
İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949
Inside India, 1937
Conflict of East and West in Turkey, 1935
Turkey Faces West, 1930
Talim ve Terbiye, 1911

ashab
13-03-07, 19:03
Müzeyyen Senar (Yaşayan Efsane)

MÜZEYYEN SENAR

Türk Sanat Müziği'nin ünlü sesi Müzeyyen Senar, 1919 yılında Bursa'da dünyaya geldi. Müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti'nde, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım gözetiminde başladı. Hayranlık uyandıran bir sese sahip olan bu yetenekli kız çocuğunun ünü yayıldıkça, hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lem'i Atlı, Mustafa Nafiz Irmak gibi devrin önemli üstadları da ona dersler verdiler, zamanın sevilen şarkılarının yanı sıra, kendi bestelerini de öğretip söylemesine yardımcı oldular.

Kemal Niyazi Bey ve Hayriye Hanım'ın desteğiyle İstanbul Radyosu'nda şarkı söylemeye başlayan Senar, perşembe günleri ilgiyle izlenen bu programla geniş kitlelere adını duyurdu. Senar'ı bu programda dinleyenler arasında, İstanbul'un en önemli müzikhollerinden biri olan 10. Yıl Belvü Gazinosu'nun sahibi İbrahim Dervişzâde de bulunuyordu ve gazinonun 1933 yılının yaz sezonunun yıldızlar programına Müzeyyen Senar'ı da aldı. Senar, sonraki yıllarda İstanbul'un başka ünlü gazinolarında da sahne aldı.

Müzeyyen Senar'ın yeteneği, Cumhuriyet'in kurucusu ve Türk sanat müziğinin büyük hayranı Atatürk'ün de ilgisini çekti ve sanatçı birçok kez onun huzurunda, özel meclislerinde şarkı okudu.

Müzeyyan Senar, 1938 yılında Ankara Radyosu'nun ilk yayınlarına katıldı ve 1941 yılına dek radyo aracılığıyla dinleyicileri ile buluşmayı sürdürdü. Türkiye'nin ünlü gazinolarında yaptığı başarılı sahne programları ve plak çalışmalarıyla Türk müziğine yeni bir soluk getiren Müzeyyen Senar, son sahne konserlerini 1983 yılında İstanbul Bebek Gazinosu'nda verdi. Bu tarihten sonra yalnızca ender anlarda, müzikli özel toplantılarda şarkı söyledi.

Türk Sanat Müziği'nin büyük sesi, Devlet Sanatçısı Müzeyyen Senar'ın, sanat hayatı konser ve albüm hazırlıklarıyla devam ediyor. Müzeyyen Senar Türk Sanat Müziği'nin ünlü sesi Müzeyyen Senar, 1919 yılında Bursa'da dünyaya geldi. Müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti'nde, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım gözetiminde başladı. Hayranlık uyandıran bir sese sahip olan bu yetenekli kız çocuğunun ünü yayıldıkça, hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lem'i Atlı, Mustafa Nafiz Irmak gibi devrin önemli üstadları da ona dersler verdiler, zamanın sevilen şarkılarının yanı sıra, kendi bestelerini de öğretip söylemesine yardımcı oldular.

Kemal Niyazi Bey ve Hayriye Hanım'ın desteğiyle İstanbul Radyosu'nda şarkı söylemeye başlayan Senar, perşembe günleri ilgiyle izlenen bu programla geniş kitlelere adını duyurdu. Senar'ı bu programda dinleyenler arasında, İstanbul'un en önemli müzikhollerinden biri olan 10. Yıl Belvü Gazinosu'nun sahibi İbrahim Dervişzâde de bulunuyordu ve gazinonun 1933 yılının yaz sezonunun yıldızlar programına Müzeyyen Senar'ı da aldı. Senar, sonraki yıllarda İstanbul'un başka ünlü gazinolarında da sahne aldı.

Müzeyyen Senar'ın yeteneği, Cumhuriyet'in kurucusu ve Türk sanat müziğinin büyük hayranı Atatürk'ün de ilgisini çekti ve sanatçı birçok kez onun huzurunda, özel meclislerinde şarkı okudu.

Müzeyyan Senar, 1938 yılında Ankara Radyosu'nun ilk yayınlarına katıldı ve 1941 yılına dek radyo aracılığıyla dinleyicileri ile buluşmayı sürdürdü. Türkiye'nin ünlü gazinolarında yaptığı başarılı sahne programları ve plak çalışmalarıyla Türk müziğine yeni bir soluk getiren Müzeyyen Senar, son sahne konserlerini 1983 yılında İstanbul Bebek Gazinosu'nda verdi. Bu tarihten sonra yalnızca ender anlarda, müzikli özel toplantılarda şarkı söyledi.

Türk Sanat Müziği'nin büyük sesi, Devlet Sanatçısı Müzeyyen Senar'ın, sanat hayatı konser ve albüm hazırlıklarıyla devam ediyor.

ashab
13-03-07, 19:03
Evita Peron (Maria Eva Duarte) / 1919-1952

Adina müzikaller yazilmis,hayati filmlere konu olmus efsane kadin *Evita Peron* !!
Kendisi hakkinda cesitli kaynaklardan alinan, degisik yorumlari sunuyoruz.

-1-
1919 yilinda Arjantin’in Los Toldos kentinde, bes çocuklu fakir bir ailenin en küçük çocugu olarak dünyaya geldi Arjantin halkinin efsane ismi Evita Peron. Babasini yedi yasindayken kaybetti ve 14 yasinda aktrist olmak için Buenos Aires'e gitti. Buenos Aires'te bir süre issiz ve parasiz kaldiktan sonra radyolarda çalismaya basladi. Radyoda sovlar yaparak ve tiyatroda küçük rollerde oynayarak hayatini devam ettiren Evita, 1944 yilinda Juan Domingo Peron ile tanisti. Genç bir subay olan Juan Peron, 1943 yilinda ülke yönetiminde önemli bir görev üstlendi. “Teniente Coronel” yani albay unvanli Juan Domingo Peron, 1943 yilindaki askeri darbede rol oynayarak siyasete girdi, Çalisma Bakani olarak hükümette yer aldi ve 'emekçi babasi' olarak tanindi.

Düsük gelirli isçilerin durumlarini düzeltmeye yönelik çalisan Juan Domingo Peron, 1944 yilindaki darbenin ardindan tutuklansa da Eva Peron ve arkadaslarinin isçileri yanlarina alarak baslattiklari grevler neticesinde serbest birakildi. Bundan çok kisa bir süre sonra da Eva ile Juan Peron evlendi. Juan Peron, 1946 tarihinde de Basbakan oldu, iki defa seçildi ve 1955 yilinda gene bir askeri darbe ile ayrildi. Birkaç darbe daha geçtikten sonra 1973 yilinda Peron bir kere daha seçimle basa geldi, 1974 yilinda ise öldü. Bu sefer Evita'nin ölümünden sonra evlendigi yeni esi Isabel Peron basa geçti. 1976 yilinda ise Isabel de hükümetle beraber düstü.

Evita, kocasinin diktatörlügü döneminde kadin haklari için çalisti ve aktif anlamda siyasetin içinde yer almamasina karsilik, her zaman siyasetle ve halkla içiçe oldu. Isçi sendikalarinin örgütlenmesinde önemli rol üstlendi ve 1947 yilinda kadinlarin oy verme hakki elde etmesini sagladi. Fakir halka yiyecek, para ve ilaç yardiminda bulundu, çocuklar için de yardim kampanyalari düzenledi.
-2-
Ölümüyle bitmeyen belki de tek öyküdür Evita'nin hayati..
1950'lerin basinda dünyanin vitrinindeki kadin Arjantin'in "First Lady"si Evita Peron'dur. Yoksul kalplerin kraliçesidir Evita...
Esi Juan Peron ile Madrid, Roma ve Paris'i kapsayan Avrupa gezisinde büyük bir sevgiyle karsilanir. Evita'nin neden bu kadar çok sevildigi bugün için bile merak konusudur. Aslinda, kazandigi inanilmaz sevgi kadar, eglence dünyasinin batakligindan "First Lady"lige inanilmaz yükselisi de mucizevidir.
Evita, gerçek adiyla Maria Eva Duarte, siradan bir sahne sanatçisi iken Albay Juan Peron'un önce metresi, sonra esi olur. Özellikle, isçiler arasinda yaptigi çalismalar sonucu kocasinin 1946'da devlet baskani seçilmesinde büyük rol oynar. Kocasinin fasizm kokan Peronist iktidari döneminde kendi adina kurdugu vakif araciligiyla çok sayida hastane, okul, kimsesizler yurdu ve bakimevleri açar.
26 Temmuz 1952'de kanserden öldügünde, kilise kabul etmese de, yoksul halkin yüreginde Evita artik bir azizedir. Ardindan Arjantin'le birlikte dünya aglar.
Ne var ki, devlet islerine karismasi orduyu, yardim islerine el atmasi da kiliseyi kizdirmistir. O'na duyulan sevgi, düsmanlari için o kadar korkutucudur ki, üç yil sonra kocasi devrildiginde, cesedi mezarindan çikarilarak yillarca bilinmeyen bir yerde tutulur ve ancak 1971'de Madrid'de sürgünde bulunan kocasina gönderilir. Juan Peron'un 1974'de ölümünden sonra Evita'nin cenazesi de Peron'un üçüncü esi Isabel Peron tarafindan Arjantin'e getirilir ve Baskanlik Sarayi'nda topraga verilir. Ama Evita için henüz mezarinda huzurlu yatacak günler gelmemistir. Iki yil sonra yönetime el koyan cunta tarafindan kocasininkiyle birlikte mezari bir kez daha açilir ve Evita ailesinin yattigi Roselta Mezarligi'na gömülür...
Bir yaniyla masal, bir yaniyla destan, bir yaniyla büyük bir trajedidir Evita'nin hayat öyküsü. Ölümüyle bitmeyen belki de tek öyküdür...

-3-
1951 Agustosunda Evita henüz 31 yasindayken nedensiz karin agrilari çekiyor ve xxx xxx bayiliyordu. Kocasi Juan Peron seçimlere hazirlandigi için Evita bunlari önemsemedi. Ancak ise vajinal kanama da eklenince bir doktora muayene olmayi kabul etti. Arjantin'li doktorlar kanserden süphelenmislerdi. Ancak bunu Evita'ya söyleyemezlerdi. Göstermelik apendisit teshisi ile Evita'yi ameliyathanede uyutmus, Amerika'dan hizla getirtilen dünyaca meshur kanser uzmani Dr. Pack'le konsultasyon yaparak taniyi kesinlestirmislerdi.

Seçimden bir ay önce basit bir ameliyat denilip hazirlanan Evita, hiç farkinda olmadan Dr. Pack tarafindan gizlice ameliyat edildi. Rahim tamamen çikartilmisti. Hemen tedaviye devam edildi. Ancak Evita tüm bunlardan habersiz çalismalarina devam ediyor ve hala neden karin agrisi çektigini düsünüyordu.

Seçim kazanilmis zaferler kutlaniyordu. Ama 1952 yilina girildiginde tüm yakinmalar eskisinden agir sekilde artarak devam ediyordu. Kemoterapi (ilaç tedavisi) ise yaramamisti. Dr. Pack hastayi yeniden degerlendirmis ancak yapilacak bir sey kalmadigini itiraf etmisti. Tüm konusmalar Juan Peron ile yapiliyor ve Evita'ya en ufak bir bilgi verilmiyordu. Kaderin cilvesi belki ama, Juan Peron ilk karisini da ayni hastaliktan kaybetmisti. Bu kez de dünyanin en iyi doktorlarini getirtmisti ama sonuç ümitsiz görünüyordu. Nitekim 26 temmuzda Evita basina ne geldigini ögrenemeden bu dünyadan göçtü gitti.

Dr. Pack tüm baskilara ragmen olaylari birinci agizdan anlatmadi. Hasta-hekim iliskisi buna engeldi. Tek bilinen bu isten tek kurus dahi almadigi ve Amerikan-Arjantin hükümetlerinin gizli anlasmasiyla görevlendirildigiydi.
-4-
(Temmuz 25) Arjantin'in radyo sistemindeki tüm istasyonlar ayni mesaji ülkeye yayiyorlardi: 'Arjantin Cumhuriyeti'nin önder insani Eva Peron saat 08.25'te vefat etmistir, hepimizin basi sagolsun!' Bayan Peron'un 33 yasinda kanserden ölümü Arjantin'i karistirmis ve tüm dünyada çesitli reaksiyonlara yol açmisti. Bati'da bile, Andrew Lloyd Webber'in Evita müzikali yillar sonra yillarca gündemde kaldi. Arjantin'de o günlerde bazi asiri sol ve asiri sag görüstekiler Evita'nin gündemden Tanri'nin eli ile çekildigini sanarak olayi sampanya ile kutlamislardi. Ama Evita bir kere insanlarin beyninde ve gönlünde yer etmeye görsün. 50 yil sonra bile popülizmin kraliçesinin adina 'Santa Evita' adli kitaplar çikabiliyor. Yeni yayinlanan kitabin yazari Thomas Eloy Martinez, Eva'nin cenazesini detayli aktariyor. Cenaze 12 gün halkin ziyaretine açik kalmis, milyona yakin insan tabutunu öpmüs, cenaze törenine 17 bin asker katilmis, birbuçuk milyon sari gül evlerin balkonlarindan cenaze konvoyuna atilmis. Ölümünden sonra Vatikan'a, Eva'nin eli ile degerek yarattigi mucizeler konusunda 40 bin mektup gönderilmisti. Papa bunlara itibar etmese de insanlarin inanci devam ediyor. Ancak o günlerde Eva'nin ölüsü bile askerleri o kadar korkutuyor ve Eva o kadar tehlikeli bulunuyordu ki, askeri yönetimler hep Eva'nin mumyalanmis vücudunu Arjantinliler'den saklamaya çalistilar, hatta Eva'nin ölüsü 20 yillik bir dünya turuna bile gönderilmis.
*Evita Peron, 26 Temmuz 1952’de 33 yasinda kanserden öldü. Peron'un iktidardan düsmesinden sonra gömüldügü yerden çikartilan cesedi 16 yil saklandiktan sonra önce esinin yanina, sonra da aile mezarligina defnedildi. Madonna’nin ünlü sarkilarindan olan "Don't Cry for me Argentina!” onun için bestelendi.

*Evita, 1951’de cumhurbaskanligi yardimciligini geri çevirdi.

ashab
13-03-07, 19:04
Sabiha Sertel
Öncü kadın gazeteci ve feminist
Cumhuriyet Döneminin ilk kadın gazetecilerinden ;
Gazeteciliği meslek olarak benimsemiş ilk kadın yazarlardan olan Sabiha Sertel, 1885 yılında Selanik'de doğdu. Ortaöğrenimi Selanik Terakki İnas İdadisi'nde ve bir Fransız oklunda tamamladı. Selanik'in Yunanistan'ın eline geçmesinden sonra, ailesi ile beraber İstanbul'a yerleşti (1912).

1925 yılında gazeteci Zekeriya Sertel ile evlendi. Sebiha Sertel yazı yaşamına eşiyle birlikte çıkardıkları haftalık 'Büyük Mecmua' dergisi ile adım attı (1919). Derginin ilk sayısından itibaren kadın sorununa değinen Sebiha Sertel, Türk feminizminin öncüleri arasında yer aldı. Aynı yıl eşiyle beraber ABD'ye giden Sertel, burada Sosyoloji okudu ve kadın sorunu üzerine daha ayrıntılı düşünmeye başladı.
Yurda döndüğünde eşiyle beraber Resimli Ay dergisi'ni çıkarmaya başladı (1924-1931).

Dergide yazdığı makalelerde, işçi sınıfını savundu, sosyal ve politik düzeni eleştiren yazılar yazdı. Bu arada, 1927-1928 yılları arasında, eşi ve Sabri Duran ile birlikte 4 ciltlik 'Çocuk Ansiklopedisi' hazırladı. Cumhuriyet Gazetesi'nin çıkardığı Hayat Ansiklopedisi'nde çalıştı (1932). Serteller'in ismiyle özdeşen Tan Gazetesi (1936), özellikle II. Dünya Savaşı yıllarında faşizme ve militarizme karşı yayınlarıyla büyük yankı uyandırdı. 1945 yılında, Tan Gazetesi bir kışkırtma sonucu basılıp yakıldı.

Bu olaydan ve sonraki davalardan oldukça yıpranan çift, 1950'lerde yurt dışına çıktı. Sabiha Sertel, Paris, Budapeşte, Moskova ve Bakü'de yaşadı. Türkiye Komünist Partisi çalışmalarına katıldı. Budapeşte Radyosu'nun Türkçe yayınlar servisinde çalıştı. Son yıllarında Türkiye'ye dönme talebi reddedildi. Sabiha Sertel, 2 Eylül 1968'de Büke'de hayata veda etti.

Gazeteciliğinin yanısıra, Tevfik Fikret- Mehmet Akif Kavgası (1940), Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi (1946) kitaplarıyla da dikkat çene Sebiha Sertel'in anılarını topladığı 'Roman Gibi' ölümünden sonra 1969'da yayımlandı.

ESERLERİ

Hatırladıklarım (1968)
Mavi Gözlü Dev (1969)
Nazım Hikmet’in Son Yılları (1979)

ashab
13-03-07, 19:05
Marilyn Monroe (1926 - 1962)

Hollywood'un efsane ismi Marilyn Monroe, 1 Haziran 1926’da Amerika'nin Los Angeles kentinde dünyaya geldi. Asil adi Norma Jeane Mortenson olan Monroe, babasi dogumundan birkaç hafta önce annesini terkettigi için ve annesinin de ismini vermemesinden dolayi babasinin kim oldugunu hiçbir zaman ögrenememis. RKO stüdyolarinda film kesicisi olarak çalisan annesinin de sinir hastaligina yakalanarak hastaneye kaldirilmasi, Monroe’nun bundan sonraki yasamini yetimhanede geçirmesine neden olmus.

Monroe henüz 16 yasinda iken uçak tamircisi olan 21 yasindaki James Doughtery ile evlendi. Bu evlilik dört yol sürdü. James Doughtery’den bosandiktan sonra da modellik yapmaya basladi ve yari çiplak pozlariyla da kisa sürede ünlendi. Onu takip edenlerden biri de RKO’nun baskani Howard Hughes’tu. Hughes’un teklifi üzerine sinemaya transfer olan Monroe, hafta basina 125 dolara 1947’de ilk filmine imza atti.

1948 yilinda unutulmaz filmlerinden birini gerçeklestiren Monroe, “ Scudda Hoo!Scudda Hey ” adli filmde rol aldi. Filmdeki üç kisa sahnesinden ikisinde yari çiplak bir halde görünen aktris, ayni yil içerisinde daha iyi bir rolde oynama firsati yakaladi. “ Dangerous Years ” filmindeki Evie karakterini canlandiran Monroe, filmin basarisiz olmasi üzerine büyülü ekrandan bir süre için ayri kaldi.

Fox sirketinin kendisiyle yeni bir kontrat yapmamasindan dolayi bosta kalan aktris, bir yandan modellige devam ederken diger yandan da oyunculuk dersleri almaya basladi.
Columbia stüdyolarinin 1948 yapimi “ Ladies of the Chorus ” adli kisa filminde iki kez sarki söyleme firsati bulan Monroe, filmdeki Peggy Martin rolüyle elestirmenlerin dikkatini çekti. Columbia sirketinden de olumlu yanit alamayan aktris, tekrar modellige döndü. 1949 yilinda karsisina yeni bir firsat daha çikan Monroe, United Artist’in “ Love Happy ” filminde rol aldi. Ayni yil birçok takvime çiplak pozlar veren Monroe, 1953 yilinda bir erkek dergisine kapak oldu.

1950 yili Monroe için güzel bir yildi. Aktris, oynadigi iki filmdeki kisa rolleriyle ilgi çekmeyi basardi. “ The Asphalt Jungle (Elmas Hirsizlari)” ve “ All About Eve (Perde açiliyor) ” filmlerinde oynayan Monroe, daha sonra pek çok dalda Oscar’a aday gösterilen bu filmlerin aptal sarisini olarak anildi.

Ertesi yil “ Don’t Bother to Knock ” filminde akli sorunlari olan bir bebek bakicisini canlandiran Monroe, daha sonra oynadigi “ Monkey Business (Maymun Akli) ”deki platin sarisi saçlariyla ticari filmler için iyi bir para kaynagi oldugunu gösterdi. Ayni yil içerisinde beyzbol yildizi Joe DiMaggio ile birlikte olan Monroe, kariyerinde giderek yükselmeye basladi. Betty Grable, Lauren Bacall ve Rory Calhoun gibi usta oyuncularla birlikte “ How to Marry a Millionaire ” filminde rol alan aktris, her ne kadar diger oyuncularin yaninda fazla dikkat çekmese de güzelligiyle box office’e oynayan her filmde vazgeçilmez oldugunu ispatladi.

1954 yilinin Ocak ayinda Joe DiMaggio ile evlenen Monroe, ertesi yil tüm zamanlarin en komik filmlerinden biri olan “ The Seven Year Itch ”de rol alarak komedi yönünü kesfetti. Evliligini sekiz ay sonra noktalayan aktris, oynayacagi iki filmin yapim sirketleri tarafindan iptal edilmesiyle birlikte bir süre ekrandan uzak kaldi.

1956 yapimi “ Bus Stop ”daki performansiyla elestirmenleri, dramatik bir rolün üstesinden gelebilecegi konusunda ikna eden Monroe, ayni yil ünlü oyun yazari Arthur Miller ile evlendi. Ertesi yil Ingiltere’ye giden aktris, “ The Prince and the Showgirl ” adli filmde rol aldi. Filmler her ne kadar is yapsa da fazla agir bulundugu için seyircinin begenisini kazanamadi.

1958 yilinda adini en çok duyuran komedi filmi “ Some Like It Hot ”da Tony Curtis ve Jack Lemmon ile birlikte oynayan Monroe, güzelligi ile yine insanlari büyüledi. Issiz kalan iki genç adamin kadin kiligina girerek kizlar bandosunda is bulmasini konu alan film yilin en iyi is yapan filmi olurken pek çok filme esin kaynagi olan Hollywood klasikleri arasina girdi.

1960 yilinda kocasi Arthur Miller’dan bosanan aktris, George Cukor’in “ Let’s Make Love ” adli filminde Tont Randall ve Yves Montand ile basrolü paylasti.

1961 yapimi “ The Misfits ” ile bitirilmis son filmine imza atan Monroe, filmden hemen sonra kalp krizi sonucu hayata veda eden Clark Gable ile oynadi. Bir western olan filmde hem seyircileri hem elestirmenleri memnun eden bir performans ortaya koyan aktris, ertesi yil “Something’s Got to Give ” adli filmde oynamaya karar verdi.
Fakat tam bu sirada siddetli bir atese yakalanan Monroe, yüksek dozda yatistirici ilaç alarak hayata gözlerini yumdu. Daha 36 yasinda olan aktris, 8 Agustos 1962 günü yatagina uzanmis bir halde ölü olarak bulundu.

*Kendisine yüklenmek istenen –basta aptal sarisin ve onun gerçek yasamdaki karsiligi olmak üzere- her seyden nefret etmis ve onca yapaylik arasinda biraz gerçek yasam, biraz içtenlik aramis bir kadindi o... Herkesin tirmanmayi düsledigi doruklarin anlamsizligini anlayan ne ilk, ne de son sanatçiydi... Ne var ki onun bu denli bilinçli olmasini, el yordamiyla da olsa starligin, ünün ve popülerligin kimi gizlerini en çiplak haliyle görüp göstermesini yadirgadi, giderek mahkum etti Hollywood... Onun yalnizliga, mutsuzluga, dolayisiyla ölüme yargiladi. Marilyn yazginin, yani sinemanin kendisine yüklemek istedigi bir rolü oynamadi. Ve sonunda o role isyan etti. Onun öyküsü, yüzyilimizdaki medya starlarinin sahip oldugu en acikli öykülerden biridir. Gerçek bir tragedyaya en çok yaklasanlardan biri... Ve kitleler, kimi konularda yanilsalar da, kamu önünde yasanan özel yasamlardaki trajigi hiç kaçirmazlar. Marilyn’in de bu trajedi yüküyle bir efsaneye dönüsmesi kaçinilmazdi. Ve öyle de oldu.

ashab
13-03-07, 19:05
İşte Anneler Günü'nü yaratan Anna Jarvis'in ilginç ve ibret veren hikayesi...
Anneler Günü'nde bizler annemizi düşünürken, kutlama kartı yapımcıları, çiçekçiler ve telefon şirketleri Anna Jarvis' i düşünmelidirler.
Yılın en çok iş yaptıkları günü ona borçludurlar, üstelik Anna Jarvis kendilerini "Şarlatanlar, soyguncular, korsanlar" diye nitelemiş olsa da.
Ancak Jarvis çiçekçilere yenik düştü ve hatta bu uğurda tutuklandı bile...
Jarvis için Anneler Günü, kendi annesini anmanın bir yolu olarak başlamıştı. Batı Virginia'da Grafton'da 1800'lü yılların sonlarında bir Metodist rahibin karısı olan annesi, bu sınır eyaletinde İç Savaş'tan sonra yaraları sarmak için bir "Anneler Dostluk Günü" ilan etmişti. Kendisi hiç evlenmeyen Jarvis, annesi ve kör kız kardeşiyle önce Grafton'da, sonra Philadelphia'da yaşamış, burada öğretmenlik yapmış, daha sonra bir sigorta şirketinde kütüphanecilik yapmıştı.
Ölen annesi için kampanya başlattı

Annesinin 1905'te ölümünden iki yıl sonra Jarvis, Grafton'da,annesinin öldüğü gün olan mayısın ikinci pazar günü, kendisi için bir anma ayini düzenlemişti. Kiliseyi annesinin en sevdiği çiçek olan 500 adet karanfille süslemişti.

Jarvis bu törenden o kadar etkilendi ki, anneler için resmi bir tatil günü tahsis edilmesi içni kongre üyelerine, eyalet yöneticilerine, valilere, iş dünyası liderlerine ve gazete editörlerine bir mektup kampanyası başlattı.
Grafton ve Philadelphia'daki kiliseler, ertesi yıl anneler için özel bir anma töreni yaptılar ve bunlara katılan herkes analık sembolü olarak yakalarına birer karanfil iliştirdi.

İlk tanıyan eyalet Batı Virginia, 1910'da Anneler Günü'nü tanıyan ilk eyalet oldu. Bir yıl sonra Jarvis' in mektup yağmuru sonunda hemen hemen bütün eyaletler onu izlemişti. Yasa koyucular, kadınlara oy hakkı vermeye hazır olmayabilirlerdi, ama Anneler Günü'nün hiç düşmanı yok denilebilirdi. Başkan Wilson, 1915'te Mayıs'ın ikinci pazarını milli bayram yapan yasayı imzaladı.

Ancak Jarvis' in işi henüz bitmemişti. Bir Uluslararası Anneler Günü Derneği kurarak yabancı devlet adamlarına mektuplar yazmaya başladı.

O kadar çok mektup yazıp alıyordu ki, mektupları saklamak için evinin yanındaki üç katlı binayı satın aldı. Jarvis 1948'de öldüğünde 43 ülkenin Anneler Günü'nü kutladığı tahmin edilmektedir.
Çiçekçilere kızdı

Bu arada, bu bayram günü, çok geçmeden kurucusunu öfkeye boğmuştu. Jarvis' in takması için herkesi özendirdiği karanfiller o kadar istek çekiyordu ki, çiçekçiler fiyatlarını artırdılar. Kutlama kartı yapımcıları ve şeker şirketleri de bu yeni bayramdan büyük kar sağlıyorlardı. Jarvis şöyle diyordu: "Dünyada sizin için herkesten çok şeyi yapmış olan kadına mektup yazmak yerine basılı bir kart göndermek tembelliktir.
Tutuklandılar

Jarvis, 1923'te New York kent stadyumunda kullanılması planlanan bir Anneler Günü bayramını önlemek için New York Valisi Al Smith' i mahkemeye vermekle tehdit etti. 61 yaşındaki kadın, 1925'te Philadelphia'da şehit analarının toplantısında kadınların Anneler Günü'nde bağış toplamak için beyaz karanfil satmalarını önlemeye çalışırken tutuklandı.

"Benim Anneler Günümü ticaretleştiriyorlar" iddiasında bulunan Jarvis, bir çiçekçi derneğinin üyelerinin Anneler Günü'nde sattıkları her karanfil için kendisine bir komisyon ödenmesini önermesi üzerine ağır bir hakarete uğramış oldu. "Benim düşündüğüm bu değildi. Ben kÆr değil, bir duygu günü olsun istemiştim" diyordu.
Karanfile yenildi

Ancak annesini böylesine seven kadının bayramı yaratması ne kadar kolay olmuşsa, ticari yanını durdurması da o kadar imkansızdı. Karanfiller yerine insanların beyaz düğmeler takmalarını önerdi ve kiliselerle okullara binlerce dolarlık beyaz düğme yolladı.

Ancak bunun bir yararı olmadı. Sonunda kendi bayramının ticaretleştirilmesine karşı kampanyası, annesinden kalan epey büyük mirasın tükenmesine yol açtı. 70 yaşına gelen Jarvis ile kız kardeşleri, Philadelphia'daki evlerinde tam bir münzevi gibi yaşıyorlardı. Pencerelerindeki bir tabelada "Uyarı- Uzak Durun" yazılıydı ve içeri ancak kapıyı belli bir şifreye göre çalanlar girebiliyordu.
Pişman öldü

1943'te artık yoksul ve hasta olan Jarvis, bakımı için bir bağış komitesi oluşturan arkadaşları tarafından bir yaşlılar evine yerleştirildi. Bir çiçekçiler derneğinin, 1.580 dolar bağışta bulunduğu kendisine hiç söylenmemişti.

84 yaşında orada ölmesinden kısa süre önce kendisini her Anneler Günü'nde dünyanın dört bir yanından gelen kartlarla dolup taşan odasında ziyaret eden bir muhabir şöyle diyordu: "Bana Anneler Günü'nü başlattığına pişman olduğunu söyledi."
*Bugün alışageldiğimiz "anneler günü" anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir. Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana İştar, Kybele, Rhea ve daha bir çok yerel ve dönemsel isimlerle analık, doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir. Her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.
Daha yakın tarihlere uzanacak olursak, günümüzden birkaç yüzyıl önce 1600'lü yıllarda İngilizler arasında "mothering sunday" adı ile, lent döneminin 4. Pazar günü kutlamalar yapılmaya başlandı.
Anneler günü 1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmıştı. 1914 yılında ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla Mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyuruldu.
Böylece Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş oldu.

ashab
13-03-07, 19:06
Frida Kahlo (1907 - 1954)

"Sanat tarihinde ilk kez bir kadın,
tam bir içtenlikle, yalın ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle yalnızca kadını ilgilendiren genel ve özel olguları dile getirmiştir.
Çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği,
bazı şeylerin kesin ve tartışmasız bir biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır;
bunun için kendi doğumunu, meme emmesini,
ailesi içinde büyümesini ve her türden korkunç acılarını, kesin olgularla duyguları genelleştirip, onları kosmogonik ifadesine ulaştığı durumlarda bile her zaman yapmış olduğu gibi gerçekçi kalarak, derine inerek resmetmiştir...
Frida Kahlo Meksika ressamlarının en büyüğüdür.
Geleceğin dünyası için sahip olduğu değeri ölçmek mümkün değildir."

Bu sözler dünyanın en ünlü ressamlarından Meksikalı Diego Rivera'nın; 25 yıllık eşi-sevgilisi Frida Kahlo'nun sanatına ilişkin.
Pablo Picasso da Paris'te açtığı serginin ardından, benzeri bir yorum yapar Rivera'ya Kahlo için: "Ne sen, ne Derain ne de ben, Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi biliyoruz". Aynı sergide Wassily Kandinsky, Kahlo'yu gözyaşları içinde kutlar.

Meksika'da herkesin bildiğini, Diego Rivera da sıkça yineler:"O benden daha iyi resim yapıyor."

Frida Kahlo kimdir? Bazılarına göre sürrealist ressam, bazılarına göre Diego Rivera'nın ressam eşi. Kendisini sürrealist olarak değerlendirenlere "Ben sürrealist bir ressam değilim. Asla hayallerimi resimlemedim. Yalnızca kendi gerçeğimi resimledim" der.

Dönemin entelektüellerinden Alejandro Gomez Arias da, onun Diego'yla ilişkisini şöyle değerlendirir:
"Bir ressam olarak Frida, Diego'ya hiçbir şey borçlu değildi,
yani Diego hiçbir zaman onun hocası olmadı,
asla bir resmini düzeltmedi demek istiyorum.
Hatta pek çok konuda tersi geçerliydi,
çünkü Frida'nın onun üzerinde ahlaksal ve sanatsal olarak güçlü bir otoritesi vardı."
Kahlo'nun resimlerindeki imgelerin, duygu yoğunluğunun, fiziksel ve psikolojik acının en yalın açıklaması, onun yaşam öyküsünde ifadesini bulur. Resimlerinin çoğunda, nesneleşmiş bedeni ile bu bedene ait her organın acı-umut dolu çığlığı hissedilir. Bu çığlık, beden ile duyguların bütünlüğünü sağlama mücadelesinde somutlanır çoğu kez. Acı, umudu ve mücadeleyi besler.

Meksika'dan bir kadın

Meksikalı ressam Magdalena Carmen Frida Kahlo Calderon, 6 Temmuz 1907'de, Mexico City yakınlarındaki Coyoacan'da doğmuştur. Fakat doğum tarihini, Meksika devriminin gerçekleştiği 1910 olarak söylemiş, yaşamının modern Meksika'nın doğuşuyla başlamış olmasını istemiştir. Bu ayrıntı, onun bağımsız kimliğinin ve sosyal ve ahlaki kalıplara karşı koyuşunun, tutkularıyla hareket edişinin, Amerikanlaşmaya karşı Meksikalılığını ve kültürel gelenekleri savunmasının ipuçlarını vermektedir.

Frida'nın doğumundan kısa süre sonra, annesi hastalandı ve kızına süt veremeyecek hale geldi. Bu yüzden çocuğu, bir süre, kızılderili bir sütanne emzirdi. Bunun Frida'yı etkilemiş olamayacağına inandılar, ama Kahlo, yıllar sonra yaptığı resimlerde, sütannesini, Meksikalı yönünün mitik bir şekilde bedenlenmiş hali olarak gösterdi. Hakkında karmaşık duygular beslediği annesini çok nazik, canlı ve zeki, ama aynı zamanda zalim, hesaplı ve fanatik bir şekilde dindar olarak tanımlamıştır.

Annesine pek düşkün olmasa da, Frida babasını çok seviyordu. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci sırasında babasının dokuz ay boyunca kendisine baktığını hiç unutmamıştır. Bu hastalığın bir sonucu olarak, Frida'nın bir bacağı özürlü kalmış, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmiştir. Günlüğünde, çocukluğunun harika geçtiğini, babası hasta bir insan olsa da şefkat ve çalışkanlığın mükemmel bir simgesi olduğunu, daha da önemlisi, tüm sorunlarına anlayışla yaklaştığını söylemiştir.

Kaza

Kahlo, Escuela Nacional Preparatoria'da aldığı eğitimden sonra, doğa bilimlerine yönelmek istemiştir. Ama 1925 Eylül'üne kadar sanatla ilgilenmeyi düşünmediği halde, kendini, çizim yapmak zorunda olduğu bir stüdyoda bulmuştur. Kahlo'nun bütün hayatını derinden etkileyen kaza, 17 Eylül 1925'te, erkek arkadaşı Alejandro Gomez Arias ile birlikte otobüsle okuldan dönerken gerçekleşti. Bindikleri otobüs, bir tramvayla çarpışır ve çok sayıda kişi ölür.

Alejandro Arias Gomez, trenin çelik çubuklarından birinin, Frida'nın leğen kemiği hizasında, bir tarafından girip, diğer tarafından çıktığını anlatmıştır. Gomez'in anlattıkları arasında, Frida'nın kan içindeki bedeni üzerine altınlar düştüğü ve insanların "La bailarina, la bailarina" diye şarkılar söylediği de vardır.

Ambulans gelip de Frida hastaneye götürüldüğünde, doktorlar, omurgasının, bel bölgesinde üç noktadan kırıldığını, köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgalarının da kırık olduğunu gördüler. Sağ bacağı on bir yerden kırılmış, yerinden oynamış ve ezilmişti. Sol omzu çıkmış, leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı. Çelik çubuk karnının sol tarafından girip cinsel organından çıkmıştı. Doktorlar, tekrar yürüyebileceğinden, hatta yaşayabileceğinden bile şüpheliydiler. Onu parça parça bir araya getirmeleri gerekiyordu. Doktorlar, anne ve babasını aradılar, ama ikisi de gelebilecek durumda değildi. Onu ziyarete yalnızca kız kardeşi Matilde ve okul arkadaşları gitti. Hastanede geçirdiği günlerde, aldığı yaralar nedeniyle kendisini ziyarete gelemeyen erkek arkadaşına düzenli olarak mektup yazdı.

Kızıl Haç Hastanesi'nden tam bir ay sonra, 17 Ekim'de ayrıldı. Taburcu edilmişti, ama aylarca evden çıkamayacağı düşünülüyordu. Bu aylarda, sıkıntı ve acıdan kaçmak için resim yapmaya başladı. Kendisini görmek ve resmini yapmak için yanında bir ayna bulunduruyordu. 1925 yılından başla*****, Frida'nın hayatı, korkunç bir savaş ve omurgası ile sağ bacağında dinmeyen bir ağrıyla geçti. Ama çok acı çektiği halde, bunu göstermekten kaçındı. Hastayken bile sürekli gülümsüyordu.

5 Aralık 1925'te şunları söyler: "Başıma gelen en iyi şey acı çekmeye alışmaya başlamam." Sadece Frida değil, ailesinin de bu duruma alışması oldukça zaman alır. Sürekli alçı korseyle yatan, acılar içinde haykıran kızlarının karşısında çaresizdirler. Kayınpederinden fotoğrafçılığı öğrenen babası, uzun yıllar fotoğraf çekerek ailesini geçindirir. İşleri giderek kötüleşen babası, Frida'nın bakım masraflarını daha fazla kaldıramaz ve evde değerli olan her şey satılır. Bir tek babasının tutkuyla çaldığı piyanosuna ve kitaplara kıyılamaz. Aile ciddi bir sıkıntı içindedir. Babasının sara krizleri sıklaşır.

Bir Pazar günü aile Frida'nın odasında toplanır. Tahtalar taşınır, alet çantası açılır. Frida'ya yeni bir karyola yapmaya karar vermişlerdir. O günün akşamı karyola bitirilir. Tıpkı kralların sütunlu karyolasına benzer. Annesi Matilde, sürpriz yaparak yatağın tavanına da bir ayna asar, Frida kendini seyredebilsin diye. Frida'nın ilk tepkisi dehşetlidir. Parçalanmış bedeni ve "kendisi" ile karşı karşıyadır artık. Bir süre sonra aynanın altında yatan bedenine, parçalanmış kimliğine daha az korkarak bakmaya ve aynadaki Frida'yı çizmeye başlar. Dayanılmaz şiddetteki ağrılarını duymamanın bir yoludur bu: "Aslında pek önem vermeksizin, resim yapmaya başladım" der sonraki yıllarda. İlk portresini ilk aşkı Alejandro'ya armağan eder. Oysa o, Alejandro için bir aşk olmaktan çoktan çıkmıştır.
Kazadan sonra otoportreler ve başka resimler yapmayı sürdürdü. İyi hissettiği bir gün, saygın bir sanatçı olduğunu bildiği Diego Rivera'yı görmeye gitti. Resimlerinin, bir kariyer yapmak için yeterince iyi olup olmadığını sordu ona. Daha sonra da görüşmeye devam ettiler. Tanıştıklarında, Rivera kırk bir yaşındaydı. Fiziksel bir çekiciliği olmadığı bir gerçekti, ama canlı ve etkileyici bir adamdı. 21 Ağustos 1929'da Kahlo ve Rivera evlendiler.

Evliliklerinin ilk yılında Frida hamile kaldı, ama hamilelik sırasında yaşadığı sorunlar yüzünden, bebeği aldırdı. Başına gelen kötü olaylar bununla da bitmedi. Diego'nun, küçük kız kardeşlerinden biriyle ilişkisi olduğunu öğrendi. Hayatının sonraki yıllarında, başından iki düşük vakası daha geçti ve Diego'nun, başkalarıyla da ilişkisi olduğunu öğrendi. 1939 yılında nihayet boşanmaya karar verdi. Ama 1940'ta yeniden evlendiler.

Diego, Frida Kahlo'nun çocukluğunun geçtiği Mavi Ev'e yerleşir. İlişkileri, inişli çıkışlı ama, hep tutkuludur. Bu süre içinde Rivera, skandallar yaratan ilişkiler kurar. Frida'nın da "aşk" diye tanımladığı ilişkileri olur. Bunlardan biri de, Rivera'nın Meksika Cumhurbaşkanı'ndan aldığı özel izin sonucu Meksika'ya gelen Troçki'yledir. Troçki, Kahlo'nun evine yerleşir. Aralarında engellenemez bir yakınlık olur. Gizlilik koşullarında bir süre devam eden ilişki, Troçki'nin karısı tarafından fark edilir. Frida, Troçki'den ayrılır.
Frida'nın sağlığı sık sık bozulur. Dayanılmaz ağrıları teklarlar. Buna rağmen bütün gücüyle resim yapar. Amerika'da, Fransa'da sergiler açar. Başarıdan başarıya imza atar. Ama içindeki boşluk duygusundan kurtulamaz. Üç gebeliği de düşükle sonuçlanır. Bebeğe yaşam vererek, bir anlamda bedenindeki ölümle yaşam arasındaki mücadeleden, yaşamı doğurmak ister. Öylesine büyük bir acı duyar ki bundan, kaza ile ilgili kabusları tekrarlar.

Frida, çocuğu olmadığı için, sürekli evcil hayvanlar besliyordu. Bunlarla ilgili iki portresi vardır: 1941'de yaptığı "Ben ve Papağanlarım" ile 1943'te yaptığı "Maymunlarla Otoportre". 1950 yılında, omurgasından olduğu ameliyatlar nedeniyle, yine dokuz ay hastanede yattı. 1953'te ise Meksika'daki galerisinde, ilk kişisel sergisini açtı. 1954'te, hastalığı ağırlaştı. Buna rağmen Kuzey Amerika'nın Guatemala'ya müdahale etmesine karşı yapılan gösteriye katılmıştı. 13 Temmuz 1954'te, akciğerlerindeki damarların tıkanması sonucu ölmüştür, ama günlüğündeki intihar düşünceleri, kendi hayatına son vermiş olabileceği düşüncesini de uyandırmaktadır.

Hayatı boyunca acı çekmiştir Kahlo. Ama buna rağmen, hayranlık uyandıracak bir şekilde, başı hep dik kalmıştır.
Kahlo'nun Rahatsız Edici Sanatı

Pek çok yeni görüntü eğilimleri, insan vücudundan yararlanıyor: Sahne sanatçıları, görüntü sanatçıları, sanal sanatçılar, uzman yaratıcılar, herkes vücutları açıyor, bağlıyor, boyuyor, dövmeler yapıyor...Vücut parçaları her yerde: Dergilerde ve reklamlarda beyinler, logolarda kafalar, reklamlardaki kalpler...

Frida Kahlo ise bunu 60 yıl kadar önce yaptı. Resimlerinde kanlı doğum ve ölümler, fetüsler, cesetler, vücutlardan ayrı organlar vardı. Kahlo'nun bir başka belirgin özelliği de modern aşırı kültürel eğilimlerin çalışmalarının öncülüğünü yapması, zamanına göre hayli cesur bir yaklaşımla görünen ve görünmeyen arasındaki değişken sınır, olumluya doğru bir ilerleme için duyulan güçlü çekim, değişim, bedenin dış objelerce ele geçirilmesi ve beden/zihin, dış/iç gibi geleneksel ayrımların parçalanması gibi konuları işlemesiydi.

Belki de bir söyleme göre (Derrida), dışarısının, içeriyi göstermesine izin vermek, deri gibi dış engelleri kaldırıp yaşamın içini, dışarıya sergilemek vardır Kahlo'nun eserlerinde.

ashab
13-03-07, 19:06
Coco Chanel


Coco Chanel,19 Ağustos 1883'de Fransa'da âdeta sahneye çıkarmışcasına doğdu... Aubazine'de büyütüldüğü yetimhanede herhangi bir çocuktu belki, ancak bu dünyadan öylece uzaklaşıp giden, ve "yiten" bir insan olmadı...

Önce 1895-1900 yılları arasında 'Au Sans Pareil' çorap mağazasında tezgahtarlık yaptı. Daha sonra, 1905-1908 yıllarında yine Moulin'de kafede şarkıcılık yapmaya başladı, Vichy'de şarkıcılık yaparken artık "Coco" lakabını almıştı. Gerçek aşkı bulmuştu, Ettienne Balsan'la Chateau de Royalieu'de ve Paris'te yaşadılar. Ancak güzel günler kısa sürdü, Ettienne Balsan öldü... Bundan sonra Coco Chanel'in başka erkeklerle de ilişkileri oldu ancak bir daha asla aşık olamadı...

Coco Chanel, 1909 yılında moda tasarımcısı olarak kariyerine başlamıştı artık. O, Birinci Dünya Savaşından sonra "Kadın Bağımsızlık Hareketi"nin en güçlü figürü oldu. O dönemde Batı'da kadınlar eşitlik ve siyasi haklar için savaş veriyorlardı, bu savaş en "şık" ifadesini kadınların dış görünümünde ve giyimlerinde buldu. Bukleli, lüle lüle saçlar yerlerini kısa ve rahat kesimlere bırakmıştı. Fırfırlar, farbalalar yoktu artık, sadelik ve rahatlık öne çıkıyordu...

Chanel de sadelik ve rahatlıktan yanaydı ancak onu farklı ve ölümsüz kılan, kadınların, kadınlık sembollerinden vazgeçmeden de bağımsızlığını ilân edebileceklerini kanıtlaması oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bunun temelleri oluşmuştu kafasında ve bundan sonra Fransız kadınları hem ülkelerinin, hem de hem de erkeklere karşı "kendi" özgürlük savaşlarına "etek"lerinden vazgeçmeyerek devam ettiler.

Coco Chanel, küçücük dükkanında alternatif bir giyim tarzı sunuyordu. "Çalışan insanlarla" biraradaydı, ve onların iş kıyafetlerinden etkilenerek üretiyordu: bir tamircinin gömleğinden, kanal kazan bir işçinin boynuna attığı atkıdan, bir garson kızın gömleğinin manşetlerinden etkileniyordu. Böylece denizci ceketleri, süveterler ve dümdüz etekler doğdu. Çalışan kadınlar ve Chanel birbirlerinin başarılarını besliyorlardı.

Coco Chanel tekstil endüstrisinde de bir devrim yarattı, erkek iççamaşırı yapımında kullanılan ancak onların çok kaşındırıcı bulduğu ve hakkettiği değeri göremeyen yün kumaşı alıp, kadın giyiminde kullandı.

Onun getirdiği yeniliklerin en radikallerinden biri de, inci ve diğer değerli taşların yerine imitasyon mücevherler yapması oldu. Bu takılar kısa zamanda çok popüler olmuştu. Daha sonra uğurlu sayısı 5, onun efsanevî parfümüne isim oldu ve bu kez de parfümeri sektöründe devrim yarattı.

1939 yılında emekli olma kararı almıştı ancak 1953 yılında savaş sonrası hakim olan moda akımlarından rahatsız oldu, ve bir kez daha "ben burdayım" diyerek moda dünyasına geri döndü. Dior gibi diğer tasarımcıların stillerine karşılık, kendi "sade ve rahat" tarzını yeniden gündeme getirdi. 1959 yılından itibaren ünlü "Chanel Tayyör" dünyada adeta üniforma haline geldi.

Coco Chanel 1971 yılında, 88 yaşında bedenen bu dünyadan ebediyen ayrıldı ama klasik Chanel tarzı hep bizimle kaldı. Ölümünden sonra, Chanel görünümlü giysileri yetenekli tasarımcı Phillippe Guiborge üretmeye başladı. Ardından, 1983 yılında ünlü modacı Karl Lagerfeld, Chanel Evi'ni devraldı.

Bir keresinde Coco Chanel, "Moda geçicidir ama stil kalır" demişti. Onun bu sözlerini klasik bir "Chanel Tayyör"e baktığımızda daha iyi anlıyoruz... O 1971 yılında bu dünyadan geçti gitti ama biz, kadınlar onun stili tayyörlerden asla vazgeçemiyoruz...

ashab
13-03-07, 19:07
Tam aradığını bulmuştu ki...
Önce mutlu, ardından çirkinleşen yazılar, araya giren boşluklardan sonra Prenses Diana hakkında artık en güzel yazılar yazılmaya başlanmıştı...
İngiltere'de bir ışık söndü. 17 yıldır evsizlerden AIDS'lilere, mayın kurbanlarından cüzzamlılara kadar binlerce yaşamı aydınlatan Galler Prensesi Diana, bir daha yanmamak üzere söndü, karanlığa gömüldü. O utangaç Leydi Di idi, mahçup prensesti. 21'inci yüzyılın peri masalının kahramanıydı. Zaman içinde iki çocuk annesi oldu, dünya sorunlarına el attı, halkın gönlüne taht kurarak olgun prensese dönüştü. Dünyanın en ünlü, en çok fotoğrafı çekilen kadını Prenses Diana, en verimli yaşında, mutluluğu tam bulduğu anda, trajik şekilde hayata veda etti. Geride yeri hiçbir şekilde doldurulamayacak koca bir boşluk bırakarak...
Üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu'nda bir ışık, bir daha yanmamak üzere söndü, gitti. 20'inci yüzyılın sonlarına doğru Londra'nın Pimlico semtinde bir anaokulundan parlayan bu ışık, 17 yıl boyunca İngiltere'den süzülerek, Hollywood'un, Paris'in, Milano'nun, New York'un rengarenk yaşamından, Afrika'nın mayınlarla kaplı tehlikeli ormanlarına, AIDS'li hastaların yatağına, cüzzamlılardan, Soho'nun buz gibi kaldırımlarında kartonlarda yaşayan binlerce kişinin yaşamına karışıp, canlılık verdi, ömür uzattı. Ancak herkese yetecek bu ışık, dolu dolu yaşanan, çoğu zaman mutsuz, gözyaşlarıyla dolu 36 yıllık kısacık bir hayatı uzatmaya yetmedi.
Bu ışığın adı Prenses Diana'ydı. Daha birkaç gün öncesine kadar son aşkıyla dünya kamuoyunu şaşırtan, iki çocuk annesi Diana, mutluluğu tam bulduğunu sandığı anda trajik bir şekilde ölüp efsaneler arasına karıştı. Tıpkı, genç yaşta aramızdan göçüp giden J.F. Kennedy, Marilyn Monroe, Elvis Presley, Prenses Grace Kelly gibi ‘‘ Neden'', ‘‘ Niçin'' gibi cevaplaması güç sorularla dolu, koskoca bir boşluk bırakarak.
Peri masalı mutsuz bitti
Tüm dünya O'nu, 1981 yılının Şubat ayında nişanlısı, İngiltere veliaht Prensi Charles'ın kolunda heyecandan titreyen, yanakları kızaran utangaç Leydi Di olarak tanıdığında, henüz 19 yaşındaydı. Aristokrat bir ailenin dört çocuğundan biri olan Leydi Diana Spencer ile beyaz atlı prensi Charles, 29 Temmuz günü görkemli bir düğünle dünya evine girerken, 20'inci asrın peri masalının ilk satırları da yazılıyordu. Ancak bu peri masalının sonu, alışılagelmiş mutlulukla bitmeyecek, gözyaşlarıyla sonuçlanacaktı.
Prenses Diana, aslında sadece İngiltere'ye değil, dünyanın dört bir yanından 7'den 70'e, kadınından çocuğuna herkese malolmuş, adeta bir halk kahramanıydı. Bunun en büyük kanıtı, tanıyan, tanımayan, gören, görmeyen herkesin, Diana'nın ölümünden sonra duyduğu büyük acı, hissedilen, yeri doldurulmayacak boşluktu.

O henüz 19 yaşındayken, utangaçlığından yanakları kızardığı zamanlarda kaleme aldığım ‘‘Mahcup Prenses'' dizisinde yazdığım, fıkır fıkır, aklı fikri muziplikte, aynı katı paylaştığı üç kız arkadaşıyla yastık kavgası yapan Diana'nın, nasıl değişip, olgunlaştığı, kocasıyla geçimsizlikleri, skandalları, aşkları, 17 uzun yılın özeti tüm canlılığıyla gözlerimin önüne geldi.
Rüya gibi bir düğün
Diana'yı ilk gördüğüm güne gittim. 29 Temmuz 1981... 500 yıl aradan sonra ilk defa bir İngiliz kızı, Galler Prensi'yle evleniyordu. O gün resmi tatil ilan edilmiş, tüm İngiltere başkent Londra'ya akmıştı. Milyonlar Charles ile Diana'nın evliliğini kutluyordu. Bir gün önce Hyde Park'ta yapılan görkemli havai fişek gösterileriyle başlayan St. Paul Katedrali'ndeki tarihi düğün, ancak peri masallarıyla karşılaştırılabilirdi. Güçlü atların çektiği cam arabada oturan, fildişi renkli rüya gibi bir gelinlik giymiş 20 yaşındaki Leydi Diana, bir saat süren tören sonunda Galler Prensesi Diana olarak kocası Prens Charles'ın kollarında katedralden çıkacaktı. Ve İngiliz tarihinde de yepyeni bir sayfa açılacaktı.
Büyük umutlarla, gülümsemelerle açılan bu sayfaya önce mutlu haberler yazıldı. Sonra yazılar çirkinleşti. İnişler, çıkışlar, zaman zaman belirsizliklerle dolu satırlar, sorular... Aralar, boşluklar... Sonra yazılar düzeldi. Kendinden emin hale geldi. Son yılların en güzel yazıları yazılmaya başlanmıştı ki, birdenbire kesiliverdi.
Diana öncesi ve sonrası
Peri masalının başladığı günlerde, yıllardır üzerine ölü toprağı serpilmiş, geleneklerine sıkı sıkı bağlı, dünyaya kapıları kapalı İngiliz Kraliyet Ailesi de Prenses Diana ile hayat bulup, yeşermeye başlıyordu. 1980'lerde Kraliyet Ailesi bu uyanışı yaşarken, moda dünyası da kendine yepyeni bir model buluyordu. Saçından ayakkabısına, çantasından her türlü kıyafetine kadar, Diana'nın giyip çıkardığı herşey moda oluyordu. Yakası, bilekleri fırfırlı buluzlar, çiçekli, Laura Ashley türü taşra modeli elbiseler, alçak topuklu ayakkabılar, kısa, röfleli yandan ayrık saçlar hepimizin favorisiydi.
Düğünden sonra Prenses Diana'yı çeşitli nedenlerle, değişik yerlerde görmüştüm. Aklıma ilk gelenler, ilk oğlu Prens William'ın doğumundan sonra Prens Charles ve bebeğiyle hastaneden ayrılırken; 1988 yılında devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in İngiltere'ye yaptığı resmi ziyaret sırasında verilen baloda; devrin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'ın da katıldığı Kanuni Sultan Süleyman Sergisi'nin açılışında; Buckingham Sarayı'nda şahsen tanıştırıldığım bir konserde; Kuzey Londra'da Türkler'in de yaşadığı bir sosyal konutu ziyareti sırasında ve en son da iki ay önce Londra'nın merkezinde Lime House adlı AIDS'liler merkezinde...
Bunun dışında da sayısız defalar Diana'yı Londra'da görmüş, haberlerini izlemiştim. Küçük bir çocukla nasıl rahatça konuşuyorsa, bir devlet başkanı ile birlikteyken de aynı doğallıkta, protokolun en ince noktasına uygun olarak hareket edebiliyordu.
Diğer kraliyet ailesi üyelerinde görünmeyen doğallığı, cana yakınlığı, alçak gönüllülüğü, onu ‘‘ Halkın ve Kalplerin Kraliçesi'' yapmakta haklıydı. Ölümüyle bu, hiç de istenmeyen şekilde, bir kere daha kanıtlanmıştı.
17 yıl onu daha da güzelleştirmiş, olgunlaştırmıştı. Diana, İngiltere'de uzun yıllar yaşayan herkesin hayatının bir parçası olmuş ender kişilerden biriydi. Hergün evinize, ofisinize sesi ve fotoğraflarıyla giren, hayatınıza katılan Prenses Diana, artık hatıralarda yaşayacak. İngiltere'de hayat, galiba artık hiç eskisi gibi olmayacak. Talihsiz prensesin yakınları ve İngilizler için artık zaman, Diana'dan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılacak.
Yüzden fazla derneğin başkanıydı
Prenses Diana, evliliğinin bozulmaya başladığı ilk yıllarda mutluluğu, mutsuz, yoksul, evsiz, hasta insanlara yardımda buldu. Kimsenin ziyaret etmeye bile cesaret edemediği AIDS'li hastaların yatağına oturup, onların elini tutup, son günlerini aydınlattı. Birçoğumuzun adını duyduğunda ürperdiği cüzzamlıların yanaklarını okşadı. Kimi zaman da masum şekilde, kolunu, bacağını bir mayın yüzünden kaybeden çocukları kucağına alıp, dünyalarına ışık oldu. Bugüne kadar dünyanın hiç alışmadığı biçimde, bir Kraliyet Ailesi üyesi, yoksulların, hastaların iyilik meleği haline geldi.
Herkesi büyüleyen kişiliği, Diana'yı İngiltere'de yüzlerce yardım derneğinin başkanı haline getirdi. Diana'nın başkanlığı ve himayesindeki yardım dernekleri, adeta sihirli bir değnek değmişçesine milyarları bir anda toplayıp, muhtaçlara gereken yardımı gerçekleştiriyordu. Prenses'in sadece ismi bile rekor bağışların toplanmasına yetiyordu. 15 yıllık evliliği boyunca Diana, 100'den fazla dünya ve ülke çapında yardım derneğinin başkanlığını yaptı. Geçen sene tüm kamu görevlerinden ayrıldığını açıklayana kadar. Aralarında Kızıl Haç, Barnardo, Mayınla Mücadele, İngiliz Ulusal Balesi gibi altı yardım derneği dışında, Diana tüm bağış kurumlarından elini ayağını çekiyordu. Sadece William ile Harry'yi öksüz bırakmamış, kendine umutlarını bağlamış onbinlerce yardıma muhtaç çocuğu da yardım meleklerinden yoksun kılmıştı.
Hayatı çocuklarıydı
Prenses Diana, 36 yıllık kısa hayatına çok şeyi sığdırabilen ender kişilerden biriydi. Milyonların gönlüne taht kuran Diana için hayatının en önemli iki kişisi, şüphesiz oğulları Prens William ile Harry'ydi. Babasından sonra tahta geçmesi beklenen 15 yaşındaki William ile 12 yaşındaki Harry'ye düşkünlüğüyle tanınan ve tüm programını onlara göre yapan Diana, geride gözü yaşlı iki delikanlı bıraktı.
Diana, William'ı dünyaya getirdiğinde 21 yaşındaydı, genç kızlıktan yeni yeni çıkıyordu. Çocuklara düşkünlüğüyle bilinen Prenses, oğlu William'dan biran bile ayrılmak istemiyordu. Hatta dokuz aylık prens, sarayın tüm karşı koymasına rağmen, anne ve babasıyla birlikte Avustralya'ya resmi geziye gidiyordu. Diana, ikinci oğlunu dünyaya getirdiğinde evliliği üzerindeki ilk kara bulutlar da dolaşmaya başlamıştı. İkinci çocuğunu kız bekleyen Prens Charles'ın, Harry doğduktan sonraki ‘‘ Aa, bunun da saçları kızıl. Yine anne tarafına çekmiş'' sözleri, genç kadını derinden yaralamaya yetmişti. Çifte yakın çevrelere göre Prens Harry'nin doğuşu, Charles ve Diana'nın evliliğinin de sonunun başlangıcı oluyordu.
Eşinden ayrıldıktan sonra tüm sevgisini iki oğluna veren Diana, mükemmel bir anne olarak anılacak. Nereye giderse gitsin, ilk işi çocuklarını aramak olan Diana'nın, sevgiyle William ve Harry'i kucaklayıp, öpmesi artık filmlerde, anılarda kaldı. Oğullarını modern dünyanın gerçekleriyle yetiştirmeyi hedefleyen Diana, William ve Harry'i tüm protestolara rağmen evsizlerin yaşadığı kenar mahallelere götürmekten çekinmedi. Diana, oğullarıyla bir yanda lunaparklarda dönmedolaplara binerken, öte yanda uyuşturucu müptelası, evsiz-barksız gençlere çocuklarını götürmeyi de ihmal etmiyordu.
Özellikle annesi gibi basından fazla hoşlanmayan, son derece hassas, içine kapanık Prens William, annesine düşkünlüğüyle, ilerdeki yaşamı için şimdiden endişe konusu oluyor. Çocukları için yaşayan Diana, üç haftadır görmediği, babalarıyla İskoçya'da tatil yapan William ve Harry'e hasret gitti.

ashab
13-03-07, 19:08
Semiha Berksoy (1910 - 2004)

Ilk Türk kadin opera sanatçisi ve ressam Semiha Berksoy

1910 yilinda Istanbul'da dogdu. Yüksek dramatik soprana olarak Ankara Devlet ve Opera Balesi'nin bassolistlerinden olan Berksoy, 'Mezardan Gelen Mektup' hikayesinin de yazariydi. Sanatçi, Istanbul Konservatuari'nda ve Güzel Sanatlar Akademisi Namik Ismail Atölyesi Resim ve Tiyatro Okulu'nda egitim aldiktan sonra, Istanbul Sehir Tiyatrosu'nda sesiyle üne kavustu, Türk ve Avrupa operetlerinde oynadi.

Ulu Önder Atatürk tarafindan 19 Haziran 1934 tarihinde takdir edilen Berksoy, ilk Türk operasi olan Adnan Saygun'un besteledigi 'Özsoy'da Aysim basrolünü oynadi. Ayni yil devlet bursuyla gittigi Almanya'da Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü'nü birincilikle bitiren Berksoy, 1939'da Richard Strauss'un 'Ariadne Auf Naxos' operasinda Ariadne rolünü oynayarak, Avrupa'da sahneye çikan ilk Türk opera primadonnasi oldu.
Türkiye'ye 1940 yilinda dönen Semiha Berksoy, Ankara Halkevi'nde, Carl Ebert'in rejisini yaptigi 'Tosca' ve 'Madame Butterfly' operalarinda oynadi. 'Il Travatore' operasindaki rolüyle 30. sanat yili jübilesini kutlayan Berksoy, Devlet Tiyatrosu'nda da dram bölümünde çesitli oyunlarda rol aldi. 'Deli Dolu' ve 'Lüküs Hayat' operetlerinin ilk icrasini da gerçeklestiren sanatçi, Türk kadinina seçme ve seçilme hakki verilisinin 50. yilinda, TBMM tarafindan ilk kadin opera sanatçisi olarak 'Atatürk Opera Ödülü'ne layik görüldü.
Sanatçi Berksoy, ayrica 1961 yilindan baslayarak Türkiye ve yurtdisinda birçok resim sergisi açti. 1998 yilinda 'Devlet Sanatçisi' unvani alan Berksoy, 2003 yilinda Viyana'da Samlung Esly Modern Müze'de sergiye katildi. Ayni yil Viyana'da Salome performansini gerçeklestirdi. Semiha Berksoy, son alarak Is Sanat Kibele Galerisi'nde retrospektiv resim sergisi açti.
Semiha Berksoy 16 Agutos 2004 günü 94 yasinda vefat etti. 17 Agutos günü Istanbul'da topraga verildi. Berksoy, Ahmet Adnan Saygun'un besteledigi ilk Türk operasi Özsoy'da Aysim rolünü oynamisti.
Semiha Berksoy için ilk tören, Atatürk Kültür Merkezi'nde (AKM) düzenlendi. Semiha Berksoy'un Türk Bayragi'na sarili naasi, sahnede hazirlanan platforma konuldu. Semiha Berksoy'un Türk Bayragi'na sarili naasi önünde, sanatçi dostlari saygi durusunda bulundular. Tesvikiye Camii'nde kilinan namazdan sonra Berksoy'un naasi Çengelköy Mezarligi'nda topraga verildi.

ashab
13-03-07, 19:08
PROF. DR. REMZİYE HİSAR

SORBONNE ÜNİVERSİTESİNDEN MEZUN İLK TÜRK KADINI TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İLK KADIN KİMYACISI

Prof. Dr. Remziye Hisar, birçok ilke imzasını atmış bir Türk kadını. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın kimyacısı olmasının yanısıra, Fransa'nın Sorbonne Üniversitesi'nden mezun olan ilk Türk kadını..
1992 yılında yitirdiğimiz Remziye Hisar, tipik bir Cumhuriyet kadınıydı. Dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Pisikoloji Cemiyeti'nin tek Türk azası psikiyatrist Deha Hanım'ın annesi Remziye Hisar, 1902 yılında Üsküp'te dünyaya gelmişti..

Davutpaşa'daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi bir yılda başarıyla tamamlayıp mezun olmuş ve dokuz yaşında ilk şahadetnamesini almıştı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi'ne devam eder. Çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı'na transfer olmasıyla, öğrenimini bu okulda sürdürür. 15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun'a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun olur. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri vermeye başlar. Mezun olmasının ardından Darülfünun'un kimya bölümüne kaydını yaptıran Remziye Hisar, kimya bölümünü yeğlerken Türkiye'yi temsil eden bir ismin bulunmamasının kendisini üzmüş olmasından ötürü seçtiğini yakınlarına anlatır. Kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü'ye gider. Ve birden bire bir savaşın tam ortasında bulur kendisini. Kafkasya'daki savaşlar ve Bakü'de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmaz ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders verir. Ancak, terslikler ve şanssızlıklar birbirini izler Sovyet Rusya'nın Azerbaycan'ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul'a döner. İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana'da Darülmuallima'ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana'ya gider. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris'e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris'e gider. Adını bilim dinyasında duyurmak amacı ile Sorbonne'da kimya bölümünde öğrenim görmeye başlar. Biyokimya sertifıkası alan Hisar, Paris'te Maarif Vekaleti'nin verdiği bursla öğrenim görür. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, Erenköy Lisesi'ne kimya öğretmeni olarak atanır. Öğrenimini yarım bırakmak zorunda kalarak yurda dönen Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris'e gider. Eşinden boşanan ve Paris'e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, günlerini çalışmaya verir. Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye'ye döner. 1933 - 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi'nde kimya ve fıziko kimya doçenti olarak görev yapar. Daha sonra, Ankara Hıfsısıhha Müessesesi'ne farmakodinami şubesi hayati kimya mütehassısı olarak atanır. 1947 yılında İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında da, emekliye ayrılır.
KUMARI YASAKLAYAN İLK KADIN MUHTAR: ATATÜRK'ÜN ÖDÜLLENDİRDİĞİ KADIN

1933 yılında Türkiye'nin ilk kadın muhtarı seçilen Gül Esin Aydın, Çine İlçesi, Karpuzlu Bucağı'nın muhtarlığını yaptığı dönemde Atatürk tarafından ödüllendirilmiştir.
Muhtar olmasının ardından kahvehanelerde kumar oynamayı yasaklayan Gül Esin, kız kaçırma olaylarını önlemiş ve nikah işlerini düzene sokarak da büyük başarı elde etmişti.

KORE SAVAŞINI GÖRÜNTÜLEYEN KADIN İLK TÜRK KADIN FOTOĞRAFÇISI

1956 yılında Tifdruk tekniği ile basılan Hayat Dergisi fotoğraf dünyamıza yeni değerler kazandıran bir dergi oldu. Derginin birinci sayısında Hikmet Ferudun Es'in Malatya'dan yolladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya başlamıştı. Bu röportajı fotoğraflarıyla zenginleştiren ise; Semiha Es idi..
Bu ikili daha sonra, Kongo, Hollywood yıldızları, kadın gözü ile Tahran isimli çalışmalara Hayat Dergisi bünyesinde imza attılar.
25 Temmuz'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu'nda Kore Savaşı'na katılmak üzere 4 bin 500 kişilik silahlı birliğin Birleşmiş Milletler emrine verilmesi kararlaştırıldı. Hürriyet Gazetesi, savaşın görüntülenmesi için, Semiha Es'i görevlendirdi. 11 Kasım 1950 tarihinde gazetede verilen Kore eki ile Türkler savaşı Semiha Es'in objektifınden izleme olanağına kavuştu.

İLK KADIN DOKTOR

Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir ailenin kızı olan Safiye Ali, 1891 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiş, özel eğitiminin yanısıra Amerikan Kız Koleji'nden mezun oldu. Balkan savaşı günlerinde cepheden getirilen pekçok yaralıyı görüp doktor olmaya karar verir. Ancak; onun bu isteğini gerçekleştirmek zor olacaktı. Çünkü; o yıllarda bir kadının tıp öğrenimi görmesi olanaksızdı. Oldukça yetenekli ve başarılı bir kişi olarak dikkatleri çeken Safiye Ali, dönemin Maarif Vekili Şükrü Bey'in desteği ile Almanya'ya tıp eğitimine gönderilir. Bu ülkede kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yapan Safiye Ali, Kurtuluş Savaşı'nın sona erdiği günlerde yurda döner ve hemen işe başlar. Kısa sürede Cağaloğlu'nda açtığı klinikte tedaviye başlayan Safıye Ali, o dönemin ünlü doktorlarından Besim Ömer Paşa, Akil Muhtar ve Operatör Emin Bey'den büyük destek görerek süt ve bakımevlerinde çalışır. Ayrıca Türkiye'yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil eden Safiye Ali, bir zaman sonra sağlık nedeniyle eşiyle birlikte Almanya'ya gider ve mesleğini burada sürdürür.
İkinci Dünya Savaşı günlerinde Almanya'da yara alanların ve hastaların bakımını üstlenen Ali, savaşın ardından Türkiye'ye döner. Yakalandığı kanserden kurtulamayan Safıye Ali, 1952 yılında yaşamını yitirir.

İLK AVUKAT

Yassıada'da hukuk profesörü babasını savundu..Hür Fikirleri Yayma Derneği'nin kurucusu..Çocuk Dostları Derneği'nin kurucusu..Milletlerarası Hukukçular Komisyon'u üyesi..Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti Üyesi.. Yazar.. Kadın hakları savunucusu..
Süreyya Ağaoğlu, tarihimize ilk kadın avukat olarak geçmiştir. 1989 yılında 85 yaşında yitirdiğimiz Ağaoğlu, yaşadığı dönemin en cesur entellektüel kadınlarından birisiydi. 58 yıl süreyle avukatlık yapan Süreyya Ağaoğlu, hukuk Profesörü Ahmet Ağaoğlu'nun kızıydı. Lise yıllarında sınıfta cumhuriyet rejiminden söz ettiğinde, arkadaşlarının: gavur olarak çağırdığı Süreyya Ağaoğlu, avukat olmayı kafasına koyar. Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak istediğinde ise; engellerle karşılaşır. O yıllarda kız öğrenci olmadığından, üniversitenin rektörü olan Haldun Taner'in babası Selahattin Bey'e başvurur. Dönemin kadınlarının henüz çarşafla dolaştığı bir zamanda başını bile kapatmadan görüşmeye giden Ağaoğlu, Selahattin Bey'e fakülteye girmek istediğini söylediğinde, odanın içinde kahkahalar yankılanır. Ancak; Süreyya Ağaoğlu, bu direnişin ardından kendisi gibi avukat olmak isteyen 3 arkadaşını daha götürünce, Size hemen fakülteyi açalım cevabını alır. O yıllarda öğleden önce erkeklere, öğleden sonra ise; kadınlar ders izleyebiliyor ve oldukça da yorucu olduğundan, fakültenin çabası yalnızca bir dönem sürmüş. Başını kapatmamakta direnen Ağaoğlu'na erkekler, Başını açma dediklerinde verdiği yanıt: Ben açıyorum, sen bakma oluyormuş. Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Süreyya Ağaoğlu, avukatlığının yanısıra sıkı bir kadın hakları savunucusu olur.
1948 yılında Berlin, Milletlerarası Hukukçular Komisyonu Üyesi olan Ağaoğlu, Hür Fikirleri Yayma Derneği, Çocuk Dostları Derneği'nin de kurucusu..
1949 yılında Milletlerarası Barolar Birliği Yönetim Kurulu İdari Heyeti'ne seçilen Ağaoğlu, 1960 ihtilalinin ardından Yassıada Davaları'nda babasının avukatlığını üstlenerek hukuk savaşı verir.
Süreyya Ağaoğlu, Adli Mülahazat adlı İngilizce bir etüt, Londra'da Gördüklerim ve Bir Hayat Böyle Geçti isimli kitapların yazarı.

İLK KADIN HEYKELTRAŞ

Heykellere şekil veren ilk kadın parmakları Sabiha Bengütaş'a ait. O Türkiye'nin ilk kadın heykeltraşı olarak tanınıyor. Atatürk, İsmet İnönü, Abdülhak Hamid, Ahmet Haşim, Bedia Muvahhit gibi tarihte iz bırakan pekçok kişi onun parmaklarında yoğurduğu çamurla abideleşti.
1940 yılında dünyaya gelen Sabiha Bengütaş, babasının Şam'da görevlendirilmesiyle eğitimini Şam'da Fransız Katolik Okulu'nda yapmış. İstanbul'a dönmelerinin ardından Köprülü Fuat Paşa Okulu'na devam edip mezun oldu. Küçük yaşlarda güzel sanatlara ilgi duyduğundan henüz liseyi bitirmeden 16 yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi in resim bölümüne kaydolmuş. Kendi kendisine antik bir büstü kopya eden Sabiha Bengütaş'ın bu yaptığını gören heykel öğretmeni, kendisinin yaptığına başta inanmadıysa da, daha sonra ikna olunca onu destekleyip okulun heykel bölümüne ilk kız öğrenci olarak alınmasına yardımcı oldu. Yeteneği kısa sürede farkedilen Bengütaş, okulunu birincilikle bitirdi. Roma Güzel Sanatlar Akademisi'nde ihtisas yaptı. İtalya'da büyük deneyimler kazanan Sabiha Bengütaş, Taksim Meydanı'ndaki Atatürk abidesini yapan ünlü İtalyan heykeltraş Canoci'nin asistanlığını yaptı. Abdülhak Hamid'in torunu Emin Bey ile evlenen Sabiha Bengütaş, kocasının diplomat olması nedeniyle birçok yabancı ülkede bulundu, mesleğini bu ülkelerde sürdürdü.
Geleneksel Galatasaray sergisine 1925 yılında katılan ilk kadın sanatçılardan biri olan Bengütaş, 1938 yılında Atatürk ve İnönü için açılan heykel yarışmasında birincilik aldı. Atatürk heykeli Çankaya Köşkü'nün bahçesinde, İnönü heykeli ise; Mudanya'da bulunmaktadır. Uzun yıllar çalışmasını sürdüren Bengütaş, 1992 yılında yaşamını yitirdi.

İLK KADIN MUHASEBECİ
İLK KADIN BANKA MÜDÜRÜ
İLK KADIN EKONOMİ DOKTORU
ATATÜRK'ÜN YURTDIŞI EĞİTİMİNE GÖNDERDİĞİ KADIN

Türkiye'de kadın olarak pekçok ilke imzasını atan İclal Ersin, ilk kadın muhasebeci, ilk kadın banka müdürü ve ekonomi doktorudur.
1928 yılında Türkiye İş Bankası'nda muhasebeci olarak göreve başlayan İclal Ersin, İş Bankası'nın kurucusu Celal Bayar tarafından Atatürk'e ilk kadın muhasebeci olarak tanıtılınca, Atatürk'ün ilgisini çekmiş, en büyük arzusunun yurtdışında eğitim almak olduğunu söylemesi üzerine, Türk kadınının gelişmesine ve iş yaşamında yer almasına çok önem veren Atatürk tarafından 1939 yılında Cenevre'ye eğitime gönderilir. Türkiye'de meslek gelirlerinin vergilendirilmesi başlıklı tezini Fransızca olarak hazırlayıp doktorasını tamamlar ve 1941 yılında Türkiye'ye dönüp Türkiye'nin ilk iktisat doktoru ünvanını elde eder. İş Bankası'nın Ankara Merkez Şubesi'nin Teftiş Servis Şefliği, İstanbul-Beyoğlu ve Galata şubelerinde kontrolörlük görevlerinin ardından, 1953 yılında açılan İş Bankası Nişantaşı Şubesi müdürlüğü görevine atanır ve on yıl süreyle bu görevde kalır. Böylece Türkiye'nin ilk kadın banka müdürü ünvanını da elde etmiş olur.

İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU

Türkiye'de uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket Hanım'dır. (1912) Türkiye'nin ilk uçağını kullanan kadın ise; Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçe'dir. Türkiye'nin ilk kadın askeri pilotu yine Sabiha Gökçe'dir. Atatürk'ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını, buna örnek olarak da kendisini yetiştirmek istediğini söylemesi üzerine 1935 yılında havacılığa başlayan Sabiha Gökçen, Sovyetler Birliği'nde Yüksek Planör Okulu'nu bitirdikten sonra, planör öğretmenliği yaptı. Türk havacılık tarihi ilerleyen yıllarda başka kadın pilotları da yetiştirdi. Bunlardan birisi var ki, bir ilke imza attı. Şenay Günay, ilk kadın savaş pilotumuz olarak tarihe geçti.Demokrat Merkez Parti'nin kurucu üyelerinden de olan Şenay Günay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin ikinci sınıfında okurken, Hava Harp Okulu'na kız öğrenci alınmasına dair çıkan yasadan yararlanarak 1956 yılında bir kız arkadaşı ile birlikte Hava Harp Okulu'na girer. İki yıl eğitim alan Günay,Asteğmen olarak mezun olduktan sonra; İzmir-Gaziemir'deki Uçuş Okulu'na gider. Bu okuldan sonra; Eskişehir Jet Filo Komutanlığı'nda eğitimine devam eden Günay, jet brövesi alarak jet pilotu oldu ve 22 yıl süreyle Türk Hava Kuvvetleri'nde hizmet gördü.

İLK KADIN SENDİKACI

13 GÜN İŞKENCEDE KALAN, 45 GÜN FALAKAYA YATARILDIĞINDAN 6 AY TEDAVİ GÖREN, TÜTÜNCÜLER KRALİÇESİ
Zehra Kosova Durmaz, Türkiye'nin ilk kadın sendikacısıdır. 1928 yılında illegal bir tütün işçisi olarak ilk sendikal faaliyete başlayan Durmaz, çalışmalarını 1946 yılında Ferit Kalmak başkanlığında tütüncüler kendi sendikalarını kurana değin yoğun ve illegal biçimde sürdürdü. Sendikacılık yaptığı dönemde 13 gün işkencede kalan Durmaz, 45 gün falakaya yatırılmış ve bu nedenle 6 ay tedavi görmüştür. 1950 yılında sendikanın kapanmasıyla birlikte tutuklanan ve 1951 yılında 16 ay Harbiye Askeri Cezaevi'nde tutuklu kalan Durmaz, hapisten çıkınca sendikal yaşama yeniden dönmüştür.

İLK KADIN MUHABİR
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİNİN TEK KADIN ÜYESİ

Selma Rıza, ilk kadın gazetecidir. Avusturya'lı bir anne ve Türk bir babanın kızı olan Selma Rıza, Osmanlı döneminin kültür ağırlıklı bir ailenin kızıydı. 1877 yılında ilk Osmanlı Parlamentosu'nda görev almış olan babası Ali Rıza Bey, diplomat olarak görev yaptığı Avusturya'da tanıştığı ve daha sonra müslüman olan Naile Hanım ile evlenir. Yedi çocuğu olan çiftin, en küçük kızları olan Selma Rıza, özel öğretmenlerin denetiminde dersler alır ve 19. yüzyıl sonlarına doğru ailesinden gizli olarak İstanbul'dan kaçar ve Paris'te bulunan Jöntürk liderlerinden ağabeyi Ahmet Rıza'nın yanına gider. Sorbonne Üniversitesi'ne giden Selma Rıza Paris'te yaşadığı 10 yıl boyunca Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olur. Bu cemiyetin tek kadın üyesi olan Selma Rıza, Fransızca olarak Paris'te yayınlanan Meşveret Gazetesi de ve Türkçe olarak yayınlanan Şura-yı İmmet gazetesinde çalışır. 1908 yılında Meşrutiyet'in ilanının ardından İstanbul'a dönen Selma Rıza, dönüşünden sonra gazetecilik yapmadı ancak, Kızılay'ın kurulması için çalışmalara katıldı. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti olarak bilinen bu kuruluşun yönetimindeki fikirler ile hemfikir olmayınca 5 yıl boyunca genel sekreterliğini yaptığı bu kuruluştan ayrıldı. 1931 yılında 59 yaşında ölen Selma Rıza'ın kaleme aldığı iki romanı var.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İLK KADIN BAKANI

Cumhuriyet döneminin ilk kadın bakanı, 1971 yılında kurulan partilerüstü Nihat Erim Hükümeti'nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev alan Prof. Dr. Türkan
Akyol, Başbakan Nihat Erim tarafından parlamento dışından atanmıştı. Bakanlığının sekizinci ayında hükümet içinde çıkan anlaşmazlıklardan ötürü 11 Bakan ile birlikte görevinden istifa eden Akyol, istifasının ardından Ankara Üniversitesi Rektörlüğü'ne seçildi ve
1983 yılında SODEP'in kurucusu olarak siyasete atıldı. Halen serbest doktorluk yaparak yaşam sürdürmektedir.

İLK KADIN BÜYÜKELÇİ

Filiz Dinçmen, 1939 Zonguldak doğumlu. Ankara Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra;
Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Dinçmen 1961 yılında Dışişleri Bakanlığı, BM Dairesi 3. katibi oldu. 1982 yılında Hollanda Lahey Büyükelçisi olan Dinçmen,
1984 yılında Strasbourg'da Avrupa Konseyi Türkiye Daimi Temsilcisi oldu. 1988 yılında ise; bakanlığın ilk kadın müsteşar yardımcısı ve 1991 yılında bakanlık sözcüsü oldu. Filiz Dinçmen'e göre kadın katkısı olmazsa ülke kalkınamaz. Kadınların Türkiye'de tüm haklara ulaşması ve toplumun gelişmesine, kalkınmasına yardımcı olmaları, bu yolda sorumluluk yüklenmeleri bir zorunluluktur.

İLK KADIN MÜZECİ

Türkiye'nin ilk kadın müzecisi Seniha Sami'dir. Türkiye'de Batılılardan sonra;başlayan müzecilikte Cumhuriyet tarihinin ilk uzmanlık görevini alan kadın müzeci Seniha Sami'nin ailesinden gelen bir birikimi vardı. 1886 yılında dünyaya gelen Seniha Sami, küçük yaşlarda Türkçe'nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Farsça'yı öğrendi. Atatürk'ün Cumhuriyet'in ilk yıllarında eğitime yön vermek üzere Amerika'dan getirttiği profesörlerin eserlerini tercüme eden Seniha Sami, Topkapı Sarayı Müzesi'nin yönetimine atanarak ilk kadın müzecimiz olmuştur.

İLK KADIN MİLLETVEKİLİ

Seçilme hakkını kullanan ilk kadın olan Benal Arıman, 1935 yılında Atatürk'ün meclisinde bileğinin hakkıyla kazanan ilk kadın milletvekilidir. İzmirli gazeteci Tevfik Nevzat Bey'in kızıdır. Sorbonne Üniversitesi'nde edebiyat eğitimi alan Arıman, daha sonra İzmir'de Halk Partisi'nde görev almış, kadınların partilere girmediği o yıllarda, latin alfabesinin öğrenilmesi ve yaygınlaşabilmesi için çaba harcıyordu. Daha sonra, milletvekili seçilen Arıman, belediye ve parti üyeliğinden sonra, bir kadın olarak konumundan ötürü hiçbir rahatsızlık yaşamamış olduğunu dile getirmektedir. 16 yıl süreyle kadın milletvekili olarak görev yapan Benal Arıman, hamileliği döneminde yıllık izinlerini kullanıp gizlice doğum yapmış ve hamileliği esnasında TBMM'de bulunmamayı uygun görmüştür.

İLK KADIN HEMŞİRE

Esma Deniz, 1924 yılında Amerikan Hastanesi Hemşirelik okulunu bitirmesinin ardından, Amerika'da New York Columbia Üniversitesi, Teachres Colege'e giden Deniz, 1929 yılında mezun olduktan sonra, bir yıl Amerika'da kalarak çalışmasının ardından yurda dönerek hemşireliğini sürdürdü. Esma Deniz, 73 yılını hemşireliğe adadı. 95 yaşında hayata gözlerini yuman Deniz, 1943 yılında açılan Türk Hemşire Derneği'nin kurucularından olup bu derneğin 18 yıl süreyle başkanlık görevini üstlendi. Türk hemşirelerini Uluslararası Hemşireler Birliği'nde temsil eden Esma
Deniz, Türkiye'nin Toplum Sağlığı Hemşiresi ünvanına sahipti. Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi'nin organizasyonunda görev aldı. Florence Nightingale Hemşirelik Okulu'nun kurulmasına da katkılarda bulunmuştu.

Türk kadınının ilkleri

Yayınlandığı ilk günden bu yana büyük ilgi gören kadın dergisi Biba, ekim sayısında yine birbirinden çarpıcı konularla dolu. Biba, son sayısında Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihe adını yazdırmış kadınlarını inceledi. İlk kadın muhtardan belediye başkanına, ilk tiyatro sanatçısından ilk güzellik kraliçesine kadar, Türk kadınının tüm ''ilk''lerini inceleyen Biba'da Mustafa Sandal'la yapılmış sıradışı bir röportaj da var. Cumhuriyet tarihindeki ilk kadınlar şunlar:

İlk Adalet Müfettişi ve Adalet Başmüfettişi Nazmiye KILIÇ

İlk alfabenin yazarı: Melahat Uğurkan
İlk avukat: Süreyya Ağaoğlu
İlk bakan: Prof. Dr. Türkan Akyol
İlk başbakan: Prof. Dr. Tansu Çiller
İlk belediye başkanı: Müfide İlhan
İlk büyükelçi: Filiz Dinçmen
İlk Danıştay Başkanı: Füruzan İkincioğulları
İlk Danıştay üyesi: Şükran Esmerer . İlk Adalet Müfettişi ve Adalet Başmüfettişi Nazmiye Kılıç
İlk diş hekimi: Ferdane Bozdoğan Erberk
ilk doktor: Safiye Ali
İlk dünya güzeli: Keriman Halis
İlk eczacı: Rukiye Kanat Arran
İlk emniyet müdürü: Feriha Sanerk
İlk hakim: Suat Berk
İlk hazine genel müdürü: Aysel Gönül Öymen
İlk hemşire: Esma Deniz
İlk hesap uzmanı: Müşerref Çallılar ve Güzide Amark
İlk heykeltıraş: Sabiha Bengütaş
İlk hukukçu: Beraat Zeki Üngör
İlk jet pilotu: Leman Altınçekiç
İlk karakol amiri: Nevlan Kulak
İlk kaymakam: Özlem Bozkurt
İlk kimyacı: Remziye Hisar
ilk makinist: Seher Aytaç
İlk milli eğitim müdürü: Güler Karakülah
İlk milli maç hakemi: Lale Orta
İlk muhtar: Gül Esin
İlk müzeci: Seniha Sami
İlk opera sanatçısı: Semiha Berksoy
İlk orman mühendisi: Binnaz Zehra Sert
İlk otomobil yarışçısı: Samiye Morkaya
İlk petrol mühendisi: Halide Ural Türktan
İlk pilot: Sabiha Gökçen
ilk polis memuru: Betül Diker
İlk profesör: Dr. Fazıla Şevket Giz
İlk radyo spikeri: Emel Gazimihal
İlk savcı: Tüzünkan Koçhisaroğlu
İlk sayıştay üyesi: Fehrunisa Etmen
İlk senatör ve elçi: Adile Ayda
İlk sendika başkanı: Dervişe Koç
ilk subay: Ülkü Sema Toksöz
İlk TBMM başvekili: Neriman Neftçi
İlk Türkiye güzeli: Feriha Tevfik
İlk TV spikeri: Nuran Devres
İlk vali: Lale Aytaman
İlk veteriner: Sabire Aydemir
İlk yargıtay üyesi: Melahat Ruacan
İlk yüksek mahkemesi başkanı: Firdevs Menteşe
ilk yüksek mimar: Münevver Gözeler
İlk yüksek mühendis: Sabiha Ecebilge
Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçesi 1929 yılında yapıldı ve Feriha Tevfik kraliçe seçildi. İlk kadın vali Lale Aytaman.
İlk kadın bakan Türkan Akyol. Cumhuriyet tarihinde ilk kez sahneye çıkan kadın sanatçı Bedia Muvahhit Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen, aynı zamanda cumhuriyetin ilk kadın pilotu unvanını taşıyor.

zuzush
14-03-07, 13:50
ben nıe yokum bu lıstede :p

siyahinci
14-03-07, 14:23
Canım sen önce zayıflaa..Ondan sonra listeye girebilirsin:D

usta44
14-03-07, 14:38
arkadaşlar burda en büyük kişi unutulmuş ben ekleyim bari tarihin unutmadıklarının en büyüğü ve akıla geldikce insanların ağlayası geneln en büyük kadın :uctum:


Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.

Nene Hatun ( 1857)- (22.05.1955)



Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe kazandıran Türk kadını. 1857 yılında Erzurum'da doğdu. Tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun Annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreden vefat etti.

Türk-Rus Harbi'nin kanlı ve karanlık günleriydi. 1877 yılı Kasım ayının 7'sini 8'ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum'un meşhur Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmıştı. Tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler. Arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir direnme görmeksizin Aziziye Tabyası'na yerleştiler.

Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker koşa koşa Erzurum'a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezanı yerine "Moskof Aziziye'ye girdi!" sesleri yükselmeye başladı. Bir anda bütün Erzurum duymuştu bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü. Erkekli kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye'ye doğru koşmaya başladı.

Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve bir kaç saat önce bu taze gelinin kolları arasında ruhunu teslim etmişti. Kocası cephede idi. Minarelerden yükselen "Moskof Aziziye'ye girdi" seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi hemen ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle:
- Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah'a emanet ediyorum yavrum, diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü:
- Seni öldüreni öldüreceğim ben de, dedi, kin dolu bir sesle.
Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye'ye doğru koşmakta olan kadınlı erkekli, taşlı sopalı kalabalığın arasına karıştı.

Bütün Erzurum, o dadaşlar diyarı şahlanmştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu canından aziz saydığı Aziziye Tabyası'na doğru.
Aziziye'ye yerleşmiş olan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yüklenen kalabalık bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü iman karşısında.

Aziziye'de boğaz boğaza kanlı bir dövüş başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlı'yı da kısaltıp sadece "Osman"a çevirmişlerdi. Başı dara gelen "Osman teslim" deyip canını kurtarmaya bakıyordu.
Başka bir zaman olsaydı Türkün merhameti galebe çalardı, belki. Fakat bu zaman diğer zamanlardan çok farklıydı. Aziziye'nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı çocuklu yüzlerce Erzurumlu kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı? Ne "Osman" dinleyen oldu, ne de "Teslim"e kulak asan... Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof'un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeyisinin acısını, bin Moskof'u öldürse içine atamazdı...

2.000'e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurumlu'nun atı yoktu. Fakat kaçan atlıyı kovalayan yayalar yine de onu yakalayıp haklamayı biliyordu.

Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile döğüşürken aldığı bir yaranın etkisiyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak baygın bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından...
Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra o da bütün Erzurum'un tanıyıp saydığı kişiler arasına katıldı. Doksan sekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof'un Aziziye'de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden bir kaç kelime ile bahsetti.
Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkomutanına "Ben o zaman gereken şeyi yapmıştım. Bugün de gerekirse aynı şeyi yaparım" demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı...

Corpsefire
14-03-07, 14:45
eline sahlık usta cok gusel ..

deckboy
10-09-08, 00:45
harbiden cok güzel eline sağlık