Orijinalini görmek için tıklayınız : Ahmet Ümit, 'Esrar Kapısı'nı çaldı..(Bab-ı Esrar'da )
_Şahmeran_
08-09-09, 16:49
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Arka kapakdan alıntı..
Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti...
Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ...
Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor.
Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için..
Polisiye ve Cinayet romanlarının usta kalemi Ahmet Ümit, son eserini Mevlana ve Şems-i Tebrizi ekseninde gelişen olayları konu ediniyor. Kitap dünden itiraben kitapevlerinin raflarındaki yerini aldı.
"Mevlana'yı bir polisiye kurguya nasıl yerleştirdiğini merak edenlere söyleyelim, bu kez maktul Şems. Mevlana'nın, en az kendisi kadar ünlü dostu, ilham kaynağı Şems'in bir faili meçhul cinayete kurban gitti inancındayım" diyordu Ahmet Ümit kitabın yazım aşamasında.
Ümit'in konuyla ilgili düşünceleri Radikal Kitap sayfalarına şöyle yansımıştı: "Mistik düşüncenin de insan kültürünün tıpkı dinler gibi bir parçası olduğunu düşünüyorum. O nedenle bunların bilinmesi ve anlatılması lazım. Ama gerçekçi bir yazar olduğum için mistik karakterler burada biraz geride kaldı" diyen Ümit, bu romanında batı düşüncesi ile doğu düşüncesini kıyasladığını belirterek: "Doğuda her zaman akıl yerine sezginin ön planda tutulduğu bir düşünce hakimdir. Sonuçta, doğu toplumlarını asıl etkileyen düşünce ezoterizmdir. Batı ise esas olarak akla dayanır. İnsanı akıldan ibaret görürler. Bu kitapta bu batı düşüncesinin bakış açısını incelemeye çalışıyorum. Oradaki kahramanlardan biri Türklerden nefret eden bir İngiliz kadın. Bir gün Konya'ya gelir ve düşüncelerini değiştirecek birtakım olaylarla karşılaşır." diyordu.
"Dünya, rüya içinde rüyadır" diyor cinayet romanlarının en ünlü Türk yazarı Ahmet Ümit son kitabı Bab-ı Esrar'da ve yedi yüz yıldır çözülemeyen bir cinayeti; Şems-i Tebrizi'nin öldürülmesi'ini kendi üslubuyla okurlara sunuyor. Aslında bu metofor etrafında yedi yüz yıldır dillerden düşmeyen Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ arasındaki aşkı ve yediyüz yıldır kanayan bir iddiayı, Alaeddin ile Kimya'nın hikayesini de tabiî olarak gündeme getiriyor desek daha doğru.
Ahmet Ümit'in kitabında; Londra'dan Konya'ya gelen Karen birdenbire kendisini sırlarla dolu yolculuğun içinde bulur. Karen Kimya Greenwood. Mevlevi Poyraz Efendi ile eski hippi Susan'ın kızıdır. Çok sevdiği babası, Karen on iki yaşındayken onları terk ederek. Şah Nesini adında Pakistanlı bir adamla gitmiştir. Karen, babasının onları neden terk ettiğini uzun yıllar anlayamaz. Ta ki mesleği gereği yolu Konya'ya düşene dek....
Ahmet Ümit'in roman kahramanı Karen bir sigorta şirketinde eksperdir. Çalıştığı sigorta şirketi, onu Konya Yakut Otel'de çıkan yangını soruşturması için babasının kentine yollar. Karen huzursuzdur. Hem onları yıllar önce bırakıp giden babasının doğduğu kente gitmekten hem de kişisel sorunları yüzünden tedirgindir. Hamiledir ama sevgilisi bebeği istemez, oysa Karen artık otuz beşine gelmiştir, belki de anne olmak için bu son şansıdır. Öte yandan sevgilisini de kırmak istemez...
Konya gezisi tam da bebek sorunu sırasında gündeme gelmiştir. Keren uçağa kafasında bu sorunla birlikte biner. Konya'ya gelmeden uçakta başlar tuhaf olaylar. Bir ses ona seslenmektedir: "Kimya... Kimya..." Bir sanrı deyip geçer, ama tuhaflıklar birbirini izler.
Konya'ya indiklerinde, karanlık bir sokakta siyahlar giymiş, sakallı, sürmeli gözlü bir adam, ona kahverengi taşlı bir yüzük verir. Karen yüzüğe bakarken adam kayıplara karışır. Karen şaşkın, neler olduğunu kavramaya çalışırken önce
yüzüğün taşı kanar, sonraları bu siyahlar giymiş sakallı adamın, Mevlânâ’nın büyük aşkı Şems-i Tebrizi olduğunu
anlar...
Ahmet Ümit, Bab-ı Esrarda okuru gizem dolu ilginç bir serüvene sürüklerken, Anadolu'daki tarihi-kültürel kaynakların önemli bir daman oluşturan Mevlânâ Celaleddin Rumi'nin yaşamına farklı bir açıdan yaklaşıyor. Deyim yerindeyse
Mevlânâ'yı sadece bir din adamı bir ulema olmaktan çıkarıyor. Bu güne dek tanımadığımız bir Mevlânâ, tanımadığımız bir Şems. Ahmet Ümit'in fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı diliyle, Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular sorduğu, din - inanç, inanç-sevda sorgulamasını konu alan Babı Esrar'ın doğacak tartışmalardan prim yapmayı hesapladığını düşünmemek safdillik olur. Kurnaz bir kurgu ve zekice tasarlanmış diyaloglar ile eser, bu konudaki farklı yorum ve düşünceleri harmanlıyor. Bu üslup nedeni ile de esere kızan da alkış tutan da olacak... Peki bu gizemli cinayete getirdiği yorum kitaba, Ahmet Ümit ve yayıncılının beklediği ilgiyi görmesini sağlatacak mı?
_Şahmeran_
08-09-09, 16:49
Seni bekliyorum NİRVANA (:
derindeniz
08-09-09, 16:51
almayı unutmazsam alıp okuyacağımxD
derindeniz
08-09-09, 16:56
buyrun kitaptan bir bölüm((:
Taşta Kan Vardı
Taksiden inerken ilk yağmur damlası düştü alnıma.
Gökyüzü lacivert bulutlarla kaplamış; gün sanki geceye dönmüştü. Sabırsız bir sağanağa yakalanmamak için camiye girdim. Girişte ince sakallı, aydınlık yüzlü genç bir adam karşıladı beni. Kibar bir tavırla ayakkabılarımı çıkartmamı, başımı örtmemi rica etti. Eğer başörtüm yoksa kendileri verebilirmiş. Boynumdaki duman rengi uzun fuları çözerken, “Var” diyerek, teşekkür ettim. Başımı örttükten sonra, ayakkabılarımı çıkardım, kapının iki yanında karşılıklı olarak duran raflardan sol taraftakinin en alt sırasına yerleştirdim. Mevlânâ’nın türbesiyle kıyaslandığında son derece mütevazı bir ibadethaneydi burası. Hem cami hem de türbe. Ama belki Şems’e yakışan da buydu.
Belki ona sorsalar bir türbesi bile olsun istemezdi. Mevlânâ, gökyüzünden daha güzel bir kubbe mi olur, dememiş miydi? Eminim Şems de onun gibi düşünürdü. Yine de Mevlânâ türbesindeki o kalabalıktan sonra burada görevli dışında kimsenin olmadığını görmek keder vericiydi. Sadece keder verici değil, yüzlerce yıllık türbenin içindeki bu ıssızlık, aynı zamanda ürkütücüydü de. Çekingen gözlerle içerisini inceleyerek, karşımdaki türbeye doğru ağır adımlarla yürüdüm.
Sol tarafımdaki geniş kemerin altından geçilen caminin ahşap mihrabı fark ettim. Demek insanlar namazlarını burada kılıyorlardı. Mihrabın olduğu bölgeyle fazla ilgilenmedim, çünkü beş altı metre ötemde, ön cephesi yüksek olmayan ahşap tırabzanla çevrilmiş, üstünde yeşil bir örtü ve kocaman bir sarık olan büyükçe bir sanduka duruyordu. Sandukanın ayakucuna yaklaşınca, sol taraftaki levhada yazılanlar gözüme çarptı. “Yüce Peygamberimiz ile Hazreti Ali arasındaki dostluk, muhabbet, yakınlık ne ise, Hazreti Şems ile Hazreti Mevlânâ arasındaki dostluk odur.”
Aradan yedi yüz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, insanların hâlâ onların arasındaki ilişkiyi savunmak zorunda kalmaları üzücüydü. Öte yandan, bu iki sıra dışı insanın ilişkisi merak edilmeyecek gibi de değildi. Onlar buna aşk diyorlardı, ama onların bu duyguya yüklediği anlamla bizim kavramlarımız arasında sanırım epeyce fark vardı. Belki de Şems ile Mevlânâ arasındaki ilişkiyi çözebilsem, babam ile Şah Nesim arasındaki yakınlığı da kavrayabilirdim. Tabii babamın neden bizi hiçbir açıklama yapmadan bırakıp gittiğini de. Belki de İzzet Efendi’ye sormam gereken soru, babamın neden Şah Nesim’le gittiği değil, Mevlânâ’nın Şems’e neden bu kadar büyük bir tutkuyla bağlandığı olmalıydı. Belki kanayan yüzüğün gizemi de bununla ilgiliydi, Şems’in hakikat dediği büyük sır da... Aklımdan bunlar geçerken, caminin kubbesi ardı ardına vuran gong sesleriyle yankılandı.
Başımı sesin geldiği yöne çevirince, duvarda antika, ahşap bir saat gördüm. Saatin sarkacı sağa sola savruldukça, önemli bir olayın vakti geldi dercesine inatla çınlıyordu gong sesi. Gong sesi sona erince saatin altındaki bölme gıcırdayarak açıldı. Yine gizemli bir geçit duruyordu önümde. Kulaklarımda o bildik uğultuyu hissettim. Yine o tatlı esinti sardı ortalığı, yine o ıtır kokusu çalındı burnuma. Yine aynı ürpertiyle sarsıldı bedenim. Evet, kara giysili dervişin hayaleti yine etrafımda bir yerdeydi. “Sakın gitme” diyen içimdeki cılız sese artık aldırmadım bile. Bütün benliğimi ele geçiren merakımın eteğine tutunarak yürüdüm o güzelim ıtır kokusunun yoğunlaştığı yere. Saatin altındaki geçitten içeriye girince, toprağın derinliklerinden gelen bir nem çarptı yüzüme, bir titreme aldı bedenimi, ama durmadım. Sarı kandillerin aydınlattığı dar, kemerli bir dehlizde ilerlemeye başladım. Birkaç adım sonra etrafı yaldızlı kalın bir ahşapla çevrili cam bir kapı çıktı karşıma. Ne tokmağı var, ne kilidi. Nasıl geçeceğimi düşünürken bir gölge düştü cam kapının öteki tarafına. Dikkatli bakınca gölge bir insana dönüştü, insan bizim gezgin dervişe.
“Neden durdun?” diye sordu sanki aramızda cam yokmuş gibi. “Niye yürümüyorsun?”
Aramızdaki camdan engeli göstererek açıkladım.
“Görmüyor musunuz cam var? Nasıl geçeyim?”
“O cam değil, ayna.”
“O zaman bu aynanın sırrı dökülmüş, çünkü öteki tarafını görebiliyorum.”
“Görmüyorsun” dedi çekik, siyah gözlerini iyice kısarak. “Çünkü bu aynanın öteki tarafı yok. Gördüğün kendi yansıman.”
Bakışlarımı kendi bedenime çevirdim; haklıydı, yine siyah giysiler içindeydim, yine ellerim yaşlanmıştı, yine suretim Şems’e dönüşmüştü. Başımı kaldırdım, aynanın içinde kendimi gördüm, bu kez şaşırmadım. Başımı kaldırdım, Şems’e dönüşmüş suretimin bir adım gerisindeki demir halkalı ahşap kapağı fark ettim, gitmem gereken yolu anladım. Döndüm, demir halkadan tutarak, ahşap kapağı kaldırdım. Kıvrılarak toprağın derinliklerine inen bir merdiven belirdi ayaklarım dibinde. Hiç duraksamadan, hiç yadırgamadan, sanki her gün bu merdivenleri kullanıyormuşum gibi ustalıkla inmeye başladım basamaklardan. Daha ilk adımda duydum fısıltıları.
“Bu İranlı derviş, büyü yaptı Mevlânâ Hazretlerine... Başka türlü şeyhimiz bağlanmazdı ona.”
Her basamakta başka bir ses, başka bir nefreti kusuyordu.
“Fiili livata yaptığını söylüyorlar, esasen erkek bedenine düşkünmüş bu Şems-i Perende...”
İndikçe daha güçlü duyuluyordu fısıltılar.
“Geçen gün çarşıda peygamberliğini ilan etmiş diyorlar...”
Kanatsız bir iblis gibi adımlarımı izleyen fısıltılar, homurdanmaya dönüşüyordu.
“Allah’a şirk koşuyormuş zındık. Tövbe tövbe, ‘Ben Allah’ım’ dediğini duymuşlar...”
Homurdanmalar açıkça düşmanlık ilan ediyordu.
“Moğolların adamıymış diyorlar. Konya’nın haritasını verecekmiş onlara, şehre rahatça girsinler diye...”
Düşmanlık tehdide varmıştı sonunda.
“Katli vaciptir bu kara dervişin. Tez zamanda, tez elden halledile.”
Merdivenin son basamağından taş bir zemine indiğimde sesler kesildi birdenbire. Odamdaydım. Celaleddin’in yaşamam için bağışladığı odamda. Ama hiç eşya yoktu ortalıkta. Ne duvarın kenarındaki sedir, ne yere serili kilim, ne vezir Karatay’ın, Celaleddin’e hediye ettiği rahle, ne işlemeli sürahi.
Sadece bir tabut. Sanki içindekini herkes görsün de ibret alsın diye camdan yapılmış bir tabut. Tabutun içinde genç bir kız; benim karım Kimya. Sanki ölmemiş gibi taptaze, sanki az sonra gülerek uyanacakmış gibi yanakları pespembe. Belki de dokunsam gözlerini açacak, belki de seslensem kalkacak. Ama dizlerimin bağı çözülmüş, ben de o cesaret nerede? O anda duydum kapıya vuran insan elinin sesini.
“Şems Efendi... Ey Şems-i Tebrizi, kapıya gel az hele.”
Hiç şaşırmadım duyduklarıma, korkmadım, telaşa kapılmadım. Demek vakit gelmişti. Yekindim, kapıya yürüdüm. Elimi kilide götürmeden döndürüp bir kez daha baktım, camdan tabutta yatan günahsızın kefensiz bedenine. Allah’a sözüm olmasaydı eğer hiç durmaz değiştirirdim kendi canımı onunkiyle.
Ama vaat edilen yerine gelmişti, ben de vaat ettiğimi yerine getirmeliydim. Kapıyı açtım. Zemherinin soğuğu hücum etti içeri, ayaz alevsiz bir ateş gibi yaladı yüzümü.
“Buyrun” dedim dolunayın kara gölgeler haline getirdiği yedi kişiye. “İşte geldim, deyin ne diyecekseniz?”
Kimse bir şey diyemedi. Kış gecesinin sessizliği, katı bir ayaz gibi çöktü aramıza. En önde duranı seçer gibi oldum. Bu, Hüdavendigâr’ın asi oğlu Alaeddin’di.
“Alaeddin” dedim görmediğim gözlerinde hakkımda verilen hükmü okuyarak. “Alaeddin, sen misin?”
Bir adım öne çıktı Alaeddin sandığım gölge. Kendi yüzümü gördüm onun suretinde.
“Hatırla” dedi kendi dudaklarım bana. “Verdiğin sözü hatırla.”
Dolunayla aydınlanan sessiz bir bahçe canlandı gözlerimin önünde. O ilahi gecede Allah’a şöyle yakarmıştım:
“Ey göğü ve yeri yaratan, ey olmazı olur kılan... Kendi gizli sevgililerinden birinin adını bana söyler misin?”
O ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, bana şöyle demişti:
“İstediğin can, herkesin gözünden saklı, güzel ve mağfirete nail olmuş, Belhli Sultanü’l-Ulema Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin’dir.”
Ben de, ona, demiştim ki:
“Ey umutların umudu, ey varlığımızın kutsal ışığı. O sevgilinin mübarek yüzünü, Muhammed Celaleddin’in suretini bana gösterir misin?”
Her şeyi görüp bilen, bildiğimizi kat kat çoğaltarak, anlamlara ayıran bana demişti ki:
“Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin?”
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
“Başımı!”
Takdiri yaratan, takdir etmişti hediyemi ve demişti ki:
“Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul. Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma.”
Unutmamıştım. Her nefes alışımda, her adım atışımda gerçekleşsin diye uğraştığım kutsal amacımı nasıl unutabilirdim. Alaeddin sandığım bedenden bana bakan kendime gülümsedim.
“Vakit geldi mi?”
“Geldi” dedi benim suretimde görünen. “Hazır mısın?”
“Hazırım” dedim gözlerimi bile kırpmadan. “Yaratmak da, yok etmek de sana mahsustur.”
Önce bir ses duydum; kınından sıyrılan bir bıçak, zehrini kusan bir engereğin tıslaması, yırtılan tenin yumuşak yankısı. Baktım, şimdi Alaeddin duruyordu karşımda. Gülümsemeye çalıştım, bırakmadılar; bakışlarımla anlatmak istedim, fırsat vermediler. Aynı anda yedi kez parladı yedi bıçak dolunayın ışığında. Aynı anda tam yedi kez sarsıldım. Yedi kez açıldı bedenimde yedi ateş çiçeği. Sonra yedi ateş çiçeğinden usulca gökyüzüne yükselen kendi ruhum. Sonra taşa damlayan kan. Sonra gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu, ürkütücü bir serinliğin içinde yüzen ağaçlar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler, bedenimi parçalayan yedi kişi. Yedi öfkeli yürek, nefret tarafından ele geçirilmiş yedi akıl, yedi keskin bıçak. Ne yaptıklarının farkında bile olmayan yedi zavallı adem. Ve sonra taştaki kan; canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsini içine alarak koyulaşan o bir damla kan.
miss california
08-09-09, 16:58
bence güzel bi kitaptı.. bu adam kurgulamayı çok güzel yapıyor... kitapta mevlanadan çok basetmiyo ama şemsi 'aşk' kitabından daha değişik anlatmış...
Madem ısrar ettiniz sizi kırmıyacağım yarın gidip alıp bende okuyacağım...
Ondan sonrada İhsan oktar anar'ın suskunlarını okuyalım...
Çünkü oda buna benzer bir içerikte yazılmış diye biliyorum..
Onuda Ali kardeşimize sormak lazım...
_Şahmeran_
08-09-09, 21:23
Derindeniz,bakıyorum da kitabı almadan içeriğinden bir bölümü okumussun bile (: E artık alsan da başdan sona okusan diyorum (:
_Şahmeran_
08-09-09, 21:32
bence güzel bi kitaptı.. bu adam kurgulamayı çok güzel yapıyor... kitapta mevlanadan çok basetmiyo ama şemsi 'aşk' kitabından daha değişik anlatmış...
Yazarlarım kalemleri farklı bu yüzden kıyaslanma malı..Ahmet ÜMİT polisiye-gerilim yazarlarında Türkiyede en iyi kalemlerden..Böyle bir konuyu ele alışıda bir cinayetten başlamadı mı (: Kurgusal bir roman olduğunu ve kesin bilgilere dayandığını unutmamak gerekir..Kitap sonunda vermiş olduğu kaynaklara istinaden Her iki romanda da (Aşk) gerçeği ne kadar yansıttığını daha güvenilir tarih ve mevledilikle ilgili kitaplardan edinebiliriz..Ben her iki kitabı okudukdan sonra ve her iki kitapdaki verilen bilgilerin çelişkilere dayandığından dolayı sağolsunlar kafamdaki soru işareti beni daha güvenilir ve kesin kaynaklar arayışına yöneltti...Şu ana kadar elime gerçeği yalın gerçeği yansıtan bir kitap elde edemedim ama aramalarım devam etmekde...Bu konuda güvenilir bilgi edinebileceğim bir adres yada kitap bilen varsa paylaşmalarını rica ederim...
Kitap hakkındaki yorumumu daha sonra yapacağım,şu an beklemedeyim (:
_Şahmeran_
08-09-09, 21:36
Madem ısrar ettiniz sizi kırmıyacağım yarın gidip alıp bende okuyacağım...
Ondan sonrada İhsan oktar anar'ın suskunlarını okuyalım...
Çünkü oda buna benzer bir içerikte yazılmış diye biliyorum..
Onuda Ali kardeşimize sormak lazım...
Okumakda geç bile kalmışınız,bilsek daha önce ısrar edrdik (:
İhsan Oktay ANAR'ın "Suskunlar" adlı eserini aylar öncesinde arka kapakdaki yazısından etkilenerek aldım ama daha okumadım..Yazı aynne şöyle başlıyor....
Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken......
.........Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…
Belki suskunlardan biri olmak sitemediğim için okumakda geç kaldım..Madem sen önce okuyacakmıssın,okuda susup susmayacağını görüp bende son kararımı vereyim (: O zamana kadar kitaplığımda suskun kalmaya devam etsin :maraba:
Bu bizim suskun halimiz..:)
İnşallah daha da susarız...
_Şahmeran_
08-09-09, 21:41
Görüyorum yorumlarınızı ne kadar kısa tuttuğunuzu ve benim yorumlarıma bakınız,bıraksanız roman yazacak kadar sesli (:
Demek oluyor ki bu kitabı okumak için daha hazır değilim :melek:
derindeniz
09-09-09, 09:37
Derindeniz,bakıyorum da kitabı almadan içeriğinden bir bölümü okumussun bile (: E artık alsan da başdan sona okusan diyorum (:
ben zaten önceden okumuştum içeriği(: ve sitedekilerden kitabı okumayanların içerik hakkında biraz bilgi sahibi olmasını istedim((:
daha dur..daha ben kitabı okuyup burayı yorumlara boğacağım((:
_Şahmeran_
09-09-09, 14:11
Boğ bizi güzel yorumlarınla Derindenizcim yabancı yok çekinme rahat ol (:
derindeniz
09-09-09, 14:15
((: çekindiğim filan yok.nerden böyle bir varsayıma vardın bilmiyorum.
neyse konuyu dağıtmayalım.
miss california
09-09-09, 15:21
Yazarlarım kalemleri farklı bu yüzden kıyaslanma malı..
kıyaslama yapmadım. ama 'aşk'da kimya hatunun şemse aşık olduğu ve aleaddinden hoşlanmadığını anlatılyor ama 'bab-ı esrar'da kimya ile aleaddin birbirlerini seviyorlarmış gibi anlatıyor.. hatta Saide Kuds'un kimya hatun kitabındada kimya ile aleaddin arasında bazı hisler olduğu bilgisi veriliyor.. kitaplar arasında anlatım açısından çelişkler var..
Seni bekliyorum NİRVANA (:
gece gelirim tamam : ((
_Şahmeran_
11-09-09, 13:56
gece gelirim tamam : ((
Gündüzler çöpemi girdi :P
Ne o kitabı okumadın mı yoksa aşkla kıyaslamasını bilyordun ama...:aga:
Kaçınsı sayfasındasın,yoksa interneten mi araştırıyorsun :gul:
Ben anlatayım istersen :)
vav bende diyorum bu kız sonunda uslandı, neden benim eleştirilerimi cok fazla merak ediyorsun, bi kere tasvir edilen kişileri ben sevmiyorum bknz : mevlana
bu yüzden objektif bir eleştiri benden asla beklemeyiniz.
hümaniter yapım ırkcı kimselerin melek gibi gösterilmesine karşı.
bakıyorum yavaş yavaş Türkçeni düzeltmeye başlamışsın, aferin birde zekanı biraz düzeltsende okudugun kitapları unutmasan tam olur.
_Şahmeran_
11-09-09, 15:05
Hııı...
Kitap hakkında yorum yaptın bende merak ettim bunun için bekliyordum seni..
Hem akıl konusuna çok taktın heralde dönüp dolaşıp kitlenen konuya geliyorsun,ne o bu konuyudamı kitleteceksin :P
1245354 kitap içinden kimileri iz bırakır kimileri tozlu raflara kaldırılır şekerim o yüzden öyle bir derdim yok zeka konusu hatırlamayla ölçülüyorsa ne ala ne ala..İnsan da olmayan şey dilinde olurmuş bilmem anlatabildim mi?
Türçeme gelince sendne korktum heralde yine nerde laf sokacak diye ondan konuşma dilinden değilde yazma diliyle yazışlarımdaki değişiklik :aga:
Hııı...
Kitap hakkında yorum yaptın bende merak ettim bunun için bekliyordum seni..
Hem akıl konusuna çok taktın heralde dönüp dolaşıp kitlenen konuya geliyorsun,ne o bu konuyudamı kitleteceksin :P
1245354 kitap içinden kimileri iz bırakır kimileri tozlu raflara kaldırılır şekerim o yüzden öyle bir derdim yok zeka konusu hatırlamayla ölçülüyorsa ne ala ne ala..İnsan da olmayan şey dilinde olurmuş bilmem anlatabildim mi?
Türçeme gelince sendne korktum heralde yine nerde laf sokacak diye ondan konuşma dilinden değilde yazma diliyle yazışlarımdaki değişiklik :aga:
harikasın canım neyse artık bana laf yetiştirmeni istemiyorum git baskalarına satas falan ne bilim dışarıya cık gez eglen
_Şahmeran_
11-09-09, 15:16
Sen sevin diye özellikle yazdım öyle..:aga:
Asıl ben olmasam sen kimle uğraşacaksın Türkçe dersleriyle :)
Ben biraz sitede gezeyim daral geldi :)
derindeniz
11-09-09, 15:24
Gündüzler çöpemi girdi :P
Ne o kitabı okumadın mı yoksa aşkla kıyaslamasını bilyordun ama...:aga:
Kaçınsı sayfasındasın,yoksa interneten mi araştırıyorsun :gul:
Ben anlatayım istersen :)
beni sevindirebilirsin..
sitede bu kitabı okumayan kesinlikle vardır-benim gibi-
kitap ile ilgili kendi has cümlelerini yazsan konuyu kilitlenmekten kurtarabilirsin,evet.
_Şahmeran_
11-09-09, 15:43
Tabiki kitapla ilgili yorumlarımı yapacakdım ben önceliği Nirvaneye vermiştim sadece :)
Ve kitabı okumayanlar elbet vardır benim okumadıgımda çok kitap vardır,okuyan arkadaşların yorumlarını görüp ona göre bir fikir edinerek tavsiyelere her zaman kapıkda açıktır.. :)
Bab-ı Esrar....(Sır kapısı)
Mistisizmi içine almış bir döngü ile birlikde,öz'ü arayış içinde kıvranış,Şemsi tebrizi ve Mevlananın Aşkı arayışı ile gelişen ve okuyucuya kendi içinde sorgularken, cümlenin sonunda rediflerden oluşan şiir tadını zengin bir uslupla hem ruha hem bedene hitap ederek okuyucuyu çekim alanını içinde sürekli tutarak ne zaman ve neden bittiğini anlayamadan sonuna getiren ve yazarın Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayetine kurgusal bir yaklaşımla ışık tutan bir romandı..
Elif ŞAFAK'ın "Aşk" adlı romanıyla benzer içerikli diyebilirim..Mutlaka ikisi ard arda okunmalı..."Aşk" adlı romanda Mevlananın Şemsle tanışması ve geçen olayları anlatırken,"Bab-ı esrar" da ise,tanışma evresinden kapalı kapılar ardında neler yaşandığı,madde ve mana alemine yapılan yolculuk,öz'e bakış-arayış-buluş,ve sırra erişemeyen kalk gözü kapalı olan insanların kıskançlıkları ile gelişen olayların kaçınılmaz akışını anlatıyor...
İki kitabıda ard arda okudugum ve bir çok soruya birbiriyle yanıt buldugum ve bu bir tarih romanı olmadıgını ve konunun içerigine uygun kaynaklardan yararlandıgını bildigim halde,roman içerigi oldugundan yazarın kendi kurgusu ve ufak fırça darbeleri ile de,kafamda soru işareti bırakan,here iki kitabın birbiriyle çelişmesi canımı sıkmadı degil..Bu konu ile ilgili gerçek bilgiyi edinmeliyim,şemsi tebrizi cinayetinin ardında yatan sır ve bu sırrın çözülüşünü mutlaka bulmalı ve kafamdaki soru işaretleri halen kalkmadı...
Bunun hakkında araştırmalarım halen sürüyor..Güvenilir bir tarih kitabı bulursam hemen okuyacağım...
derindeniz
12-09-09, 12:43
konuyu açan sen olduğuna göre öncelik her zaman senin olmalı diye düşünüyorum(:
neyse ,
elif şafak'ın kitabını ablamdan alamadım bir türlü(:
senin tavsiyelerini dikkate alıp iki kitabı art arda okuyacağım(:
açıklama için teşekkürler.
vBulletin v4.1.11, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.