PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : PKK Yayın Organları – Med TV – RojTV Hakkında



mersindelikanlısı
04-09-09, 09:36
Ben bazen HADEP Altındağ ilçe binasına giderim. Orada sürekli takip edilen MED-TV’yi izlediğimde Öcalan’ın yakalanmasını protesto için yakma, yıkma, eylem, bombalama yapılması talimatları verilmekteydi. Ben de MED-TV’nin bu yayınlarından etkilendim.”

Kalader Beydilli

MED-TV’den etkilenerek Ankara’da bir araca molotof kokteyli atan şahıs

Özet

PKK Türkiye’ye karşı yürüttüğü doğrudan terror eylemlerinin başarılı olamayacğını anlayınca diğer araçları kullanmaya yönelmiştir. Medya Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesini zayıflatacak en önemli araç olarak ön plana çıkmıştır. Ortadoğu ve Avrupa’da bir çok ülkeye yayın yapmaya başlayan MED-TV ise bu süreçte hayati bir rol oynamıştır. Böylece PKK, televizyon yayıncılığını terrörizmde araç olarak kullanan ilk örgütlerden (belki de ilk) biri olmuştur.Bu bağlamda bu makale MED-TV’nin PKK’nın yeni stratejisi içindeki işlevlerini ele alacaktır.Çalışma MED-TV’nin PKK’nın gerçek hedeflerini gizlediğini ve terror örgütünün bir televizyon şirketine sahip olmanın tüm avantajlarından yararlandığını belirtmektedir. Yazar, tüm bunlara ek olarak, Türkiye ve diğer devletlerin televizyon yayıncılığı ve uzay iletişim araçlarının terror olaylarında kullanılması konusunda işbirliği yapmaları gerektiğini savunmaktadır.



GİRİŞ

Uzun yıllar klasik bir terör örgütü olarak faaliyet gösteren PKK diğer bir çok örgüte ‘nasip olamayacak’ imkanlara kavuşmuş ve Türkiye’nin tüm engelleme çabalarına karşın uluslararası alanda geniş bir destek bulabilmiştir. Bu destek 1990lar’ın ilk yıllarında PKK’nın siyasallaşma sürecine girmesini sağlamış, siyasallaşmanın en önemli kolu olarak da medya alanındaki girişimler görülmüştür. Aslında PKK uzunca bir süre kendi medyasını yaratmaya çalışmıştır. Öncelikli olarak ulusal ve uluslararası basını yanlış bilgilendirme ve yönlendirmeler yoluyla gayri resmi bir medya kanalı oluşturmaya çalışan örgüt ardından kendi gazete ve dergilerini çıkarmaya başlamıştır. Fırsatını buldukça yasal, yasaklanınca da kaçak yollarla yayınlarını sürdüren PKK bu yayınlarında üçlü bir hedef belirlemiştir: 1) Taraftar toplamak, 2) Eylemlerini meşrulaştırmak, 3) Devleti kötülemek. Bu hedeflerden ilki taraftar ve sempatizan olabilecek kişilere dönük olarak Türkçe ve Kürtçe yayınlarda ön plana çıkarken ikinci hedef daha çok tarafsız ve uluslararası kamuoyuna dönük olmuştur. En son hedef ise her türlü yayınlarda göze çarpmıştır. 1980ler’in sonuna gelindiğinde gazete ve dergilerine kaset ve kitapları da ekleyen PKK, ayrı bir dil oluşturmaya özel bir önem vermiştir. Kürtçe sözlükler ve diğer temel eserler yazılmasını teşvik eden örgüt, ayrı bir dil yaratmaya çalışarak adeta ayrı bir ulusun var olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Ayrı bir dile ek olarak ayrı bir tarih yazımı da ortaya çıkmıştır. Kürtlerin büyük ve farklı bir millet olduğunu iddia eden örgüt yayınları bildik görüşlere alternatif bir Kürt tarihi ortaya çıkarmaya çalışmışlardır. Hemen herşeyi “Kürtleştiren” bu yaklaşıma göre Kürtler yeryüzünün en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş çok büyük başarıları olan bir millettir. Hatta Sümerler, Hititler ve onlardan sonra gelen bir çok millet de Kürttür. Bu propaganda çalışmaları içinde öyleleri vardır ki Türklerin, Kürtlerin bir kolu olduğunu dahi iddia eder. İlk başta şaşırtıcı görünen bu gelişmeler şu ana kadarki ulus yapama ve ayrılıkçı hareketler deneyimi dikkate alındığında aslında hiç de yeni değildir. Tarihte görülen en son milliyetçi ve ayrılıkçı hareketlerden olan Kürtçülük de kendisinden önceki örneklere öykünmüş, onlar ne yaptıysa aynısını yapmaya çalışmıştır: birleştirici yönü zayıf olan, ölmek üzere olan, olmayan ya da ölü bir dili canlandırmak, ona ayrı bir kimlik vermek, ayrı bir millet kimliği olmayan, mevcut kimliğinin yeterince farkında bulunmayan ya da başka bir etnik gruba bağlı bir topluluğu ayrı bir millet olduğuna inandırmak vd.

1980ler’in sonlarında PKK bu stratejisinde ciddi noksanlar görmüştür. İlk olarak silahlı mücadele ile amaca ulaşılamayacağı anlaşılmıştır. Her şeyden önce bölgede yeterli halk desteği yoktur. En önemlisi, PKK’ya göre, modern milliyetçilik anlamında ayrı bir Kürt milleti yoktur, izlenen yol takip edildikçe yaratılma imkanı da gözükmemektedir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti her türlü kayba rağmen teröristler ile iletişim kanalı oluşturmamakta, ayrılıkçı hareketlerle, ne pahasına olursa olsun, sonuna kadar direnmektedir. Tüm bunlara ek olarak dış destek güvenilir değildir. Diğer ülkelerin PKK’ya verdikleri destek sonuç alıcı türden değildir. PKK bu devletlerin asıl amaçlarının bağımsız bir Kürdistan kurdurmaktan çok PKK’yı ve Türkiye Devleti’ni kontrol altında tutmak olduğunu geç de olsa anlamıştır.

Söz konusu tablo karşısında PKK yönetimi ilk hedef olarak bölgedeki Kürtleri Türkiye dışına taşımayı hedeflemiştir. Kırsal kesimde modern bir ideoloji olan ayrılıkçı milliyetçiliği yaşatacak zemin bulamadığını anladığı için örgüt ilk hedef olarak şehirlerde, mümkünse en gelişmiş ülkelerde bir “Kürt diasporası” oluşturmayı seçmiştir. Aslında bu seçimden çok deneyimlerin bir sonucudur. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine ekonomik ve diğer nedenlerle ciddi bir göç yaşanması ve bu göçmenler içinde nispeten hatırı sayılır bir PKK destekçisinin çıkması PKK’ya yol göstermiştir. Böylece 1980ler’in ikinci yarısında örgüt Kürt kökenli nüfusu Türkiye dışına taşımayı bir endüstri haline getirmiştir. 1988 ve 1989’da zirveye ulaşan bu göçler sonucunda Avrupa’nın hemen her ülkesinde binlerce kişilik topluluklar oluşmuştur. Çoğunluğu ekonomik nedenlerden bu ülkelere göç eden insanlar PKK’yı kullanmışlar, ancak PKK’nın üzerlerindeki etkisi bir türlü kesilmediğinden isteyerek ya da istemeyerek PKK’yı maddi ve diğer alanlarda desteklemeye başlamışlardır. Bu süreç 1990lar boyunca hız kesmeden devam etmiş ve ilk gidenler içinde PKK’ya sempati duyanlar Türkiye’den çok farklı olarak PKK’nın ideolojik anlamda da yandaşı olmaya başlamışlardır. Türkiye’den çocuk denecek yaşta ayrılan kişilerde bu etki çok daha derindir. Göçler sonucunda PKK ciddi bir maddi kaynağa sahip olmanın yanında Batı kamuoyunda daha büyük bir etkiye de sahip olmuştur. Çünkü artık destekçilerinin bir kısmı İngiliz, Fransız, İtalyan ya da Alman vatandaşıdır. Bunlardan çok daha önemlisi entelektüel bir birikim PKK’nın kullanımına hazır bir şekilde gelişmiştir. Yabancı dillere hakim, ideolojik yönden Türkiye karşıtı genç bir nesil ortaya çıkmaktadır. Kısacası PKK, 1990lı yıllarda klasik saldırı metotlarını değiştirmeye hazır bir hale gelmiştir. Bu bağlamda temel hedef olarak siyasallaşma da belirgin bir hal almaya başlamıştır. Bu konuda bazı Batılı ülkelerin yönlendirmelerde bulunduğu da açıktır. Siyasallaşmayı hedefleyen PKK artık IRA ya da ETA’dan çok daha güçlü bir örgüttür. Bu süreçte medyaya, özellikle de televizyon yayıncılığına önemli bir görev düşmüştür. MED-TV’nin kurulmasıyla birlikte örgütün siyasallaşması açısından en önemli aşama da gerçekleştirilmiştir.

Özetle PKK terör örgütleri arasında bugüne kadar örneği pek görülmemiş bir strateji izlemiştir; Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde tutunamayan, ya da istediği noktaya ulaşamayan örgüt, kendi sempatizanını kendisi oluşturuyor ve bunları yurt dışına yerleştirerek mücadelesini bu yolla yürütmeye çalışıyordu. Bir benzetme ile açıklayacak olursak, Türkiye toprakları PKK’nın “yetiştirmek istediği ayrılıkçılık bitkisi” için uygun değildi. Böylece bu topraklarda tutunamayan PKK, görüşlerini Türkiye’nin kendine özgü şartlarından uzakta, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Amerika’da Türkiye’nin sosyal, tarihsel ve kültürel ortamından uzakta geliştirmeye çalışmıştır. Bu dönemde örgütün dış amaçlarından biri de dünyanın her ülkesinde en az bir kaç bin PKK destekçisinden oluşan bir lobi grubu oluşturmaktır. Bu kişiler olabildiğince bulundukları ülkenin vatandaşı olmaya çalışıyorlar, bu yolla PKK’ya hem siyasî, hem askerî hem de malî destek sağlıyorlardı. Kani Yılmaz’ın 1994’te konuyla ilgili olarak yaptığı açıklama örgütün amaçlarını ve ulaştığı gücü göstermektedir: “1995 yılında hedefimiz 10.000 Kürdü Avrupa’da eğitmek. Avrupa’da on binlerce genç dağlara gidip savaşmak istiyor, biz de bunu sağlıyoruz.”[8] Bunun yanında bu kişilerin (ya da “PKK diasporası”nın), oluşan yeni strateji içindeki en önemli rolü PKK’nın oluşturmaya çalıştığı “Kürt ulusu”nu kurmada ortaya çıkmaktadır. Buna göre PKK ortada modern anlamda bir Kürt ulusunun olmadığını kabul etmekte, bunun için adeta daha uygun bir ortamda, Türkiye dışında, dış etkilerden arındırılmış olarak yeni bir ulus “yaratmaya” çalışıyordu. Özellikle ikinci nesil üzerinde uygulanan bu projede yer alan Kürt asıllı kişilerin büyük bir kısmı Türkiye’yi hiç görmedikleri halde, Türkiye düşmanlığı ile besleniyorlar, adeta Türkiye düşmanlığı PKK’ca dizayn edilmiş ‘yeni ulus’un ortak paydasını oluşturuyordu.[10] Buna göre Paris, Berlin ya da Londra gibi metropollerde oluşturulan kurs ve kamplarda çocukluktan itibaren yeni nesil öylesine bir programdan geçiriliyordu ki henüz 14 – 15 yaşındaki genç kızlar PKK’yı “ulusal direniş örgütü”, liderini de bir “kahraman” olarak görebiliyorlardı. Bu proje belli bir olgunluğa ulaşınca, MED-TV yeni ulus yaratma projesinin en önemli halkası olarak görülmüştür. Sınır aşan bir televizyon kanalı olarak MED-TV örgütün hem Türkiye’deki mücadelesine destek olabilir, yeni bir sinerji sağlayabilirdi, hem de geniş bir coğrafyaya yayılmış olan sözde diasporanın bulundukları toplumların içinde erimelerini engellerdi. Örneğin 1998 yılında görüşülen bir PKK militanı “artık köy köy gezmemize gerek kalmadı. Televizyon var. Bu işi daha kolay ve tehlikeye girmeden yapabiliyoruz” diyebiliyordu. Yine PKK uzmanı Özcan’ın verdiği bilgilere göre örgüt 1990’ların sonunda köylere giderek propaganda yapmayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Çünkü bu görev artık MED-TV’ye verilmiştir. Dahası böyle bir kanal örgütün sesini dış dünyaya daha kolay duyurmasını da sağlayabilirdi. Söz konusu hedefler ileride detaylandırılacaktır, ancak bu noktada belirtilmesi gereken nokta MED-TV’nin de içinde yer aldığı bu büyük projenin PKK gibi gücü sınırlı bir örgüt tarafından tasarlanıp, uygulanamayacağıdır. Söz konusu proje geniş çaplı bir organizasyon, büyük bir finansman, uzun yıllar sonunda ulaşılabilecek entelektüel bir birikim ve çok daha önemlisi geniş bir uluslararası destek ile mümkündür ve bu konuda MED ve MEDYA TV örnekleri son derece yararlı ipuçları sunar. Bu bağlamda bu örnekleri daha iyi anlayabilmek bizlere PKK’nın gücünün sınırları ve bağlantıları konusunda da önemli bilgiler de sunmaktadır. Diğer taraftan MED-TV, örnek olayı, PKK gibi örgütlerin faaliyetleri açısından ele alındığında, eşi benzeri az görülen bir faaliyettir ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte terörün ulaşabileceği güç konusunda terör ve siyaset bilimi disiplinlerine önemli katkılar sağlayabilecek önemdedir. Ayrıca PKK’nın bu alandaki faaliyetlerinin daha iyi anlaşılması Türkiye’de son yılların popüler konusu olan Kürtçe yayın konusunda daha isabetli analizlerin yapılabilmesine de katkıda bulunabilecektir. Bu önemlerine karşın ne yazık ki MED-TV ve sonrasında onun yerini alan MEDYA TV ve genel olarak Kürtçü ve Kürtçe yayıncılık konularında kapsamlı, bilimsel bir yayın bulunmamaktadır. Kitabın hiç olmadığı ortamda makaleler de gazete yazılarından ibarettir. İstisna diyebileceğimiz birkaç yazı ise ideolojik ve duygusal çalışmalardır ve konunun teknik yönünden ziyade siyasî yönüne değinmiş tepkisel çalışmalardır. Bu konuda eser olmamasının nedenlerine birkaç cümleyle değinecek olursak en başta konunun siyasîleşmiş olması gelmektedir. Baştan ‘yasak alan’ ilan edilen bu tür konular üniversite ve bağımsız yazarların ilgi sahasına girmemektedir. PKK’nın bu tür yayınlara tepki göstermesi normal karşılanabilir, fakat toplumun ve devletin de bu alanda yapılan bilimsel çalışmalar karşısında çekingen davranmasını anlamak güçtür. Çünkü bu alan boş kaldığı müddetçe bundan kârlı çıkan “karanlık güçler”dir. Kaybeden ise içinde bulunduğu durumu dahi tespit etmekte güçlük çekecek olan devlet ve Türk toplumu. Bu alanda ciddi bir yayının bulunmamasının ikinci önemli nedeni ise kaynak sıkıntısıdır. Gazete haberleri ve birkaç basın açıklaması dışında materyalin bulunmadığı Kürtçe yayıncılık konusunda devlet de çekingen davranmakta ve arşivlerini propaganda amaçlı da olsa araştırmacıların kullanımına sunmaktan kaçınmaktadır. Örgütün belgelerine ulaşmak ise daha zordur. MED-TV ve MEDYA TV ile ilgili bazı materyaller ise Türk araştırmacıların ulaşmakta sıkıntı çektikleri Avrupa ve Kuzey Irak’a yayılmıştır. Bu nedenlerle, zaten nimeti olmayan külfeti çok olan böylesi bir araştırmanın bu kaynak sıkıntısının içinde öncüllerinin olmaması şaşırtıcı olmasa gerektir.

Bu çerçevede MED-TV yayınlarının ulusal ve uluslararası alandaki etkileri ele alınacaktır. MED-TV’nin kuruluşu, finans kaynakları, diğer ülkeler ile ilişkileri başka bir çalışmanın konusu olduğundan söz konusu bilgiler üzerinde detaylı bir şekilde durulmayacaktır.

Makale MED-TV’nin etkilerini üç ana bölümde incelemektedir. İlk olarak MED-TV’nin uluslararası alandaki etkileri genel olarak, ve bölgeler itibariyle ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Türkiye üzerindeki etkileri üzerinde durulacaktır. İşlevsel etkileri ele alan son bölüm aslında daha önceki bölümlerde ele alınan etkilere de değinmektedir. Ancak bazı etkiler vardır ki geniş bir şekilde detaylandırılması şarttır. Bu nedenle bu bölüm daha büyük tutulmuştur.

Yazıya geçilmeden önce bu makalenin MED-TV dönemi yani PKK’nın televizyon yayıncılığını eylemlerinde kullandığı ilk yıllar hakkında olduğunu belirtmekte yarar vardır. Çünkü MEDYA TV döneminde bazı değişmeler yaşanmıştır. Bu dönem başka bir yazıda ele alınacaktır. Makale: Sedat LAÇİNER

1. Genel Olarak

MED-TV yayında kaldığı süre boyunca, PKK propagandasının önemli bir sac ayağını oluşturmuştur. Saygın kuruluş ve toplantılara “dünyadaki tek Kürtçe yayın yapan televizyonun temsilcisi” sıfatıyla katılan kanal yetkilileri bir çok uluslararası siyasî ve mesleki platformda kendilerinin azınlık dillerinin ender savunucularından olduklarını iddia etmişlerdir (Birleşmiş Milletler, AGİT, Avrupa Parlamentosu, akademik platformlar, parlamentolar vb.). “Masum bir sivil toplum kurumu” ya da “demokrasi savunucusu” gibi görünen kanal bu iddialarını Türkiye düşmanlığı ile süslerken, belli platformlarda kendiliğinden oluşan Türkiye karşıtı lobinin de doğal bir üyesi halini almıştır. Böylece dünya kamuoyunun önüne hemen her kanaldan Türkiye düşmanlığı sunulmuştur. Türkiye’nin diplomatik yöntemlerle kanalı kapattırma çalışmaları etkili oluyor, kanalı zor durumda bırakıyorsa da, sonuçta kamuoyu ve basın Türkiye’nin çabalarını azınlık dilinde yayın yapan, silahsız, yasal bir televizyon kurumunun baskı altına alınması olarak görüyor. Böylece PKK başka bir ortamda, hem de çok daha etkili bir şekilde görüşlerini MED-TV sayesinde savunmuş, hem de Türkiye’yi dünya kamuoyunda zor durumda bırakmış oldu. MED-TV öylesine etkili bir araç sundu ki kanalın yayında olması da, kapatılması da doğrudan ‘Kürt sorununu’ ve PKK’yı gündeme getirdi ve tartışılan terörün televizyon frekanslarına yönelmesinden çok, bir devletin televizyon yayınlarını sansürlemesi şeklinde algılanmıştır. Bu algılamada önyargıların ve kötü niyetli çevrelerin rolü yadsınamaz. Fakat kolayca kabul edilecektir ki, bir devletin bir televizyon kanalını, üstelik başka bir ülkede yayın yapan uluslararası bir kanalı kapatmaya çalışması içinde bulunduğumuz dönem için dünya kamuoyuna kolayca açıklanabilecek bir durum değildir. Bu anlamda PKK bulduğu bu ‘yeni araç’ ile Türkiye’yi ciddi anlamda zora soktuğu ve bu konuda hazırlıksız yakalanan Türkiye’nin, birazdan değineceğimiz hataları kolayca yaptığı söylenebilir.

MED-TV’nin bir diğer etkisi de PKK’nın uluslararası arenada meşrulaştırılmasına katkı sağlaması olmuştur. Uzun süre tek Kürtçe yayın yapan televizyon kanalı olduğundan, MED-TV, “tüm dünyadaki Kürtlerin tek temsilcisi” olduğunu iddia etmiştir. KYB, Kürdistan Birleşik İslami Hareketi gibi bazı Kürt grupların açık desteğini de aldığını belirten örgüt, bu sayede gücünün çok ötesinde bir temsil gücüne kavuşmuştur. Bu durum diğer Kürt grupları tarafından kabul edilmemişse de, MED-TV’nin birçok yayını Kürtlerin görüşü olarak çok sayıda platformda kabul görmüştür. MED-TV yayıncılık dünyasında ve itibarlı bir çok ortamda PKK’nın görüşlerini daha yumuşak bir dil ve üslupla dillendirmeye başlamıştır. Kasım 1998’de New York’ta, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından düzenlenen BM Üçüncü Dünya Televizyon Forumu buna güzel bir örnektir. BM’nin New York’taki merkezinde düzenlenen ve açılış konuşmasını BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın yaptığı bu toplantıda MED-TV’yi Hikmet Tabak temsil etmiştir. Tabak söz konusu toplantıda “Bizler yıllardır dili ve kültürü yasaklanmış bir milletin tek televizyon kanalıyız” diyerek, hem MED-TV’yi meşrulaştırmanın yollarını aramış, hem de Birleşmiş Milletler gibi saygın bir platformu kullanarak Türkiye’yi karalamaya çalışmıştır. Tabak’a BM gezisi esnasında MED-TV’nin avukatlarından Louis Charalambous da eşlik etmiş ve bu ikili New York seyahatlerinde sadece BM değil, ABD Kongresi ve Hükümeti odaklı olarak çalışmıştır. Kongre’den John Porter ile görüşen ikili ABD’li bazı yetkililerin de sıkı takibi altında televizyon kanallarını ve bildik görüşlerini anlatmışlardır.

MED-TV’nin özellikle Avrupa’da düzenlenen uluslararası toplantılarda Türkiye’yi açıktan suçladığı da bilinen bir gerçektir. Buna bir diğer örnek de 18 Kasım 1998’de Galler’in Swansea kentinde, Galler Üniversitesi’ne bağlı University of Swansea tarafından düzenlenen “Medya ve Azınlık Dilleri” adlı konferans olmuştur. Bu konferansta da benzeri söylemlerini tekrarlayan kanal yöneticileri bir kez daha Türkiye’yi uluslararası camiaya şikayet etmişlerdir. Aynı şekilde Lizbon’da düzenlenen AGİT toplantısında MED-TV, Türkiye’ye saldırı için hem bir araç, hem de bir ‘bahane’ olarak kullanılmıştır. MED-TV her karşılaştığı sorunda Türkiye’yi suçlarken, bu sorunları gerekçe göstererek Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) alınmaması için son derece etkili kampanyalara da imza atmıştır. Bu bağlamda örgütün ve MED-TV’nin özellikle altını çizdiği nokta Türkiye’deki çatışmaların Avrupa’nın yanlış politikaları nedeniyle daha kötü bir hal aldığı, diğer bir deyişle Türkiye’yi “anti demokratik uygulamaları” için Avrupalı devletlerin cesaretlendirdiği yönünde olmuştur. Örneğin Abdullah Öcalan bu televizyonda Avrupa’ya dönük olarak yapmış olduğu konuşmalarında Türkiye’nin “Kürt sorunu”nda izlediği politikalar nedeniyle Avrupa’dan baskı görmesi gerektiğini sıkça vurgulamıştır. MED-TV’ye düşen ise bu iddiaları olabildiğince çok dile getirmek ve AB organlarına taşımak olmuştur. Örneğin MED-TV’nin karşılaştığı sorunlar bahane edilerek Avrupa Parlamentosu’na yazılan bir yazıda şu ifadelere yer verilmiştir:

“Avrupa Komisyonu hazırladığı ‘Agenda 2000’AB’ne üyelik şartı olarak aday ülkelerden demokratik bir düzeni garanti edecek kurumsal istikrarı, hukukun üstünlüğünü ve azınlıklara saygıyı talep ediyor. Bir azınlık dili yayıncısı olarak MED-TV AB’nin bu kriterleri tıpkı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine uyguladığı gibi Türkiye’ye karşı, Türkiye’deki Kürtler’in haklarıyla ilgili olarak aynı şekilde uygulamasını talep ediyoruz. Şu ana kadar Türkiye – AB ilişkilerinde Türkiye’nin stratejik konumu dikkate alınarak insan hakları sorununun entegrasyon yolu ile çözülebileceği, bu nedenle önkoşul sayılmaması gerektiği belirtildi. Biz, belirtilen kriteryaların Türkiye ve diğer ülkeler için ayrı ayrı uygulanmasını hayal kırıcı buluyoruz. … Çok açıktır ki Türkiye’nin insan hakları karnesi AB standartlarının oldukça altındadır. İnsan hakları konusunda Türkiye’ye yapılacak zorlamaların bu konuda büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.”

Uluslararası örgütlerin ve resmi platformların dışında örgüt, MED-TV gibi kuruluşlarını meslek dernekleri kurmaya ve halihazırda kurulmuş olan ulusal meslek kuruluşlarına katılmaya teşvik etmiştir. Bundan amaç sivil kanallardan görüşlerini Alman, Fransız, İngiliz ve diğer Avrupa ülkeleri kamuoylarına ‘daha tarafsız’ bir görünüm altında verebilmek olmuştur. Kürdistan Gazeteciler Birliği (Union of Journalists from Kurdistan) bu konuda iyi bir örnektir. Birlik Başkanı Cahit Mervan, MED-TV’nin kapatılma kararının görüşüldüğü günlerde ‘gazeteci’ kimliğinden de yararlanarak içinde bulunduğu platformu sonuna kadar kullanmış, tüm İngiliz medyasını Türkiye aleyhinde bilgilendirmiş ve ‘meslektaşlarını’ MED-TV’nin kapatılmasına karşı direnmeye çağırmıştır.

Bu çağrılar hepten karşılıksız kalmadığı gibi, meslek dayanışmasının doğal bir sonucu olarak NUJ (National Union of Journalists), yani İngiliz Ulusal Gazeteciler Birliği gibi meslek kuruluşları Türkiye’yi yakın takibe almışlardır. Düzenli olarak İngiltere’deki PKK yanlısı dernekler tarafından bilgilendirilen NUJ, özellikle Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü üzerinde durmuştur. Bu konuda KHRP ve PKK sempatizanları tarafından kurulan gazeteci ve yazar dernekleri ile sıkı bir işbirliği içinde olan NUJ, Özgür Gündem gibi PKK’ya destek veren gazetelerin karşılaştığı kapatma cezalarını en kısa zamanda İngiltere ve Avrupa gündemine getirmiştir. Bu ve benzeri kurumların ilişkileri sadece meslek örgütleri aracılığıyla da olmamıştır. Herhangi bir sıkıntıda, bu tür dernekler, örgüt taraftarlarınca mektup ve faks yağmuruna tutulmuş, böylece kamuoyundan bu yönde bir talep olduğu izlenimi verilmeye çalışılmıştır.

2. Avrupa’daki Kürt Kökenli Göçmenler Üzerindeki Etkisi

MED-TV yayında olduğu dönemde Avrupa’daki göçmen ve sığınmacı Kürtler üzerinde büyük bir etki oluşturmuştur. Artık PKK’nın ev ev dolaşıp görüşlerini anlatması gerekmemektedir. Evlerin oturma odalarına kadar giren ve her yaş grubundan insana hitap edecek programlar hazırlayan ve bu programların arasına PKK propagandasını sıkıştıran MED-TV, umulmadık kişileri PKK’ya bağlamış, en azından Türkiye karşıtı bir hale getirmeyi başarmıştır. MED-TV çanak anteni olan herkes tarafından izlenebildiği için İngiltere’deki Türk toplumu üzerinde de olumsuz etkileri olmuştur. Örneğin yaklaşık 30 yıldır İngiltere’de, Londra dışında bir şehirde yaşayan ve dönercilik yapan bir kişinin bu yayınlar ile birlikte nasıl Türkiye aleyhtarı bir konuma çekildiğini bu satırların yazarı bizzat gözlemlemiştir. Daha önceleri siyasî konulardan haz almayan ve her fırsatta Türkiye’yi yabancılara karşı savunan Kürt kökenli bu şahıs, “yayınlar ile birlikte gözünün açıldığını ve gerçekleri görmeye başladığını” defalarca tekrarlayıp, çevresinde PKK’nın doğal bir temsilcisi gibi davranmaya başlamıştır. Benzeri bir etki özellikle Kuzey Londra’da gözlenmiştir. MED-TV’nin genç nesiller üzerindeki etkisi ise daha önce de belirtildiği gibi çok daha yıkıcı bir düzeyde olmuştur.

MED-TV’nin etkisi sadece Türkiyeli Kürtler ve İngiltere’deki göçmenler üzerinde olmamış, MED-TV diğer Kürt gruplar arasında da PKK’ya büyük bir avantaj sağlamıştır: MED-TV sayesinde PKK bazı çevrelerce tüm dünyada Kürtler’in tek temsilcisi gibi algılanmaya başlanmış ve Kürtler ile ilgili bir çok toplantıya MED-TV yetkilileri “yeryüzündeki tüm Kürtleri temsilen” katılmışlardır. Bu da doğal olarak, yukarıda da değinildiği üzere, diğer grupları rahatsız ederken PKK’ya gücünün ötesinde bir temsil gücü vermiştir.

3. Kuzey Iraklı Kürtler Üzerindeki Etkisi: KTV, KurdSat

Şüphesiz PKK’nın televizyon yayıncılığı alanına girmesi en çok Kuzey Irak’ta etkili olmuş, bu bölgedeki dengeleri yakından ilgilendirmiştir. PKK televizyon kanalı sayesinde kendisini “tüm Kürtler’in temsilcisi” olarak göstermeye başlamıştır ki, bu iddia doğal olarak diğer Kürt grupların büyük çaplı tepkilerine neden olmuştur. Hatta bazı gruplar MED-TV’ye yasaklama getirmek istedilerse de bunu başaramamışlardır. Bunun üzerine PKK’nın televizyon sayesinde nasıl bir üstünlük sağladığını fark eden rakip gruplar da yarışta yerlerini almanın zamanının geldiği kanaatine ulaşmışlardır. Bu çabaların sonucu olarak, 2000 yılı sonu itibariyle Kuzey Irak’ta yayın yapan Kürtçe televizyon sayısı 30’u bulmuştur. Bunların ikisi dışında geri kalanları yerel kanallar ve kanal sayısındaki artışta en önemli faktörler ulus devlet olma çabası ve PKK’nın bu konuda kat ettiği yol olmuştur. Makale: Sedat LAÇİNER


Not:Alıntıdır