cαяpє diєм
05-07-09, 07:27
Sosyolojide herhangi bir toplum hakkında bilgi sahibi olmak için o toplumun belirli uç noktalarını bilmek ya da bu uç noktalardan haberdar olmak gerekir. Toplumun da kalp atış grafiğindeki gibi yükselen ve düşen ritmik değerleri vardır, bunlar siyaset, ekonomi, din, kültür, yaşayış tarzı, vb. gibi insan hayatında belirli önem ve yerlere sahip olan kavramlardır. Genellikle birbirleriyle ilintili olan ve hatta birbirinin akış yönünü belirleyen bu gibi ifadeler reel anlamda farklı uç ve kesimleri kendi içerisinde barındırmakta fakat kuş bakışı bir bakışla da bakıldı zaman da birbirinden ayırt edilememektedir. Toplumların kadim tarihlerine bakıldığı zaman din zümresi, para/ekonomi zümresi ya da siyaset zümresi sınırları belirlenmiş farklı yerlerde bulunmakta ama aynı zamanda bu kavramlar, alanları itibarıyla P. Bourdieu’nün belirttiği gibi birbirleriyle iktidar savaşı vermekte ve de C. W. Mills’in belirttiği gibi çıkarları gereği birbirlerini desteklemektedirler. Ama her şeyden daha önemli bir durum var ki o da şudur: Kavramlar ancak taşıdığı anlamla beraber “hürmet ” görürler, içi boşaltılmış ya da her dönem farklı anlam yüklenen “dönek kavramlar ” belirli bir süre sonra bu hürmeti kaybederler. Tabi ki bunun en temel sebebi bilinçli olmayan ya da bilinçlendirilemeyen bireylerdir, çünkü bireyler bir kavramı anlayamadıkları ve yorumlayamadıkları müddetçe o kavram “dönekleşir, dönekleşir ve sonunda o kadar dönmüş hale gelir ki ” o kavramla yeniden karşılaşınca, kavramın ne ifade ettiğini anlama çabalarımız boşa kürek çekercesine zayi olur kalır.
Peki, bu Kavramları anlamlandıran o mübarek varlık nedir? Bu kadar kavrama hayat veren şey nedir? Tabi ki insan, yaratılmışların en şereflisi ve yine yaratılmışların en aşağısı. İnsanların sahip oldukları değerler ve bu değerler itibarıyla kavramlara yüklediği anlamlar esas manada bir kavramın dönek olup olmadığının en bariz kanıtıdır. Çünkü değerler insanoğlunun yaşama tarzını belirler, hayatın içinde belli sınırlar çizer, herhangi bir varlığın ne kadar önemsiz ya da ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar, insana yaşama hevesi verir ve de bunlar gibi birçok realite. İnsanoğlu, hayatını anlamlandırmak için çevresindekilere değer vermek ya da değer vermemek zorundadır. Bu bir dışsallaşma, içselleşme ve nesnelleşme dengesidir. Kendi değerlerini dışa aktaran insanoğlu, evrenin değerleriyle karşılaştığı an, o değerleri, kendi değerleriyle uyumlu hale getirir ve onlara mana/değer atfeder ve de onları içselleştirir ama bununla da kalmaz, sonrasında bu değerleri dışa taşır ve evreni anlama/anlamlandırma çabasına girişir, böylece nesnelleşir. Bunların neticesinde ise yeni bir hayat, yeni değerler ve tutunacak yeni dallar, savunulacak hatta uğrunda ölünebilecek fenomenler ortaya çıkar. İşte böyle yaşar insanoğlu ve ruhunu yaşatır.
Tüm bunları okuduğumuz zaman şu an için böyle bir durumdan ya da sistematik yapıdan bahsetmek olası mıdır diye sorası geliyor insanın! Hele ki içinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz gençlik için. Nereye gidiyor bu gençlik? Ne istiyor bu gençlik? Bu genç kuşağın derdi ne diye düşünen kaç insan var? Ama suç onlarda da değil, bilakis gençlerin kendilerinde. Modern dünyanın son getirisi olan 68 Kuşağı ile Postmodern dünyanın bir getirisi olan “piyasa gençliği ” neden birbirinden bu kadar farklı? 68 Kuşağı özgürlük diye bar bar bağırırken, sahip olduğu değerleri savunmasını bilirken ve hatta savundukları uğruna ölmeyi bile göze almışken, neden “piyasa gençliği ” durmadan seks istiyor? Savunulacak değer mi kalmadı yoksa o değerler artık “para” etmiyor mu? 68 kuşağında para eden değerler çöpe atılırken, şimdiki piyasa kuşağında para etmeyen değerler çöpe atılıyor. Politika, inanç, aşk, ideoloji vb. kavramlar artık maddi bir getiriye sahip değilse insanların bunlarla ilgilenesi gelmiyor bile. Nasıl döndü bu gençlik o durumdan bu duruma? Hangi simyacı okuyup üfledi bu gençliği?
Üniversitelerin kütüphaneleri boşken, kafeler tıklım tıklım. Ellerde taşınan ve göz nuru gibi bakılan kitapların yerini birkaç yüz TL’den aşağı olmayan “nitelikli ” cep telefonları almış, nitelikli insanın fenerle arandığı bu zamanda, meğerse Diyojen ne kadar da haklıymış. 68 kuşağı bir araya geldiğinde hem ülke hem de dünya sorunlarına çözüm ararken, piyasa gençleri bir araya geldiğinde şu manitayı nasıl götürürüm hesabı yapıyor artık. 68 kuşağı gençliğinin yüzüne bakınca ne olduğu anlaşılırken, kafalarına türbana benzeyen bir örtü takarak altta tüm vücut hatlarını ortaya çıkaran jeanleri giyen birilerini görünce bu tür dönmelerin nereden geldiğini anlamak çok güç oluyor. Acaba uzayda bir yerlerde oksijen var mıydı da bu astronotlar yıllardır bulamadı? Yoksa bu tür sözüm ona- Postmodern tarz takınan bu tür yaratıkları önceden de görürdük. Ya da M. Akif’in dediği gibi “Medeniyet dediğin çıplak bırakmaksa bedeni/Afrika’daki yerli/ bedevi senden daha medeni ” tarz bir durum mu söz konusu?
Öğrenim gördüğü okulunu zevkle tarayan öğrencilerin artması, bakireliği kaybetme yaşının 13’ün altına düşmesi, sigaraya başlama da 10 yaşının artık geç sayılması ve bunlar gibi dudak uçuklatacak durumlar mı bizleri kurtaracak? Geleceğe ne bıraktığımızın farkında mıyız? Yapmaktan en çok hoşnut olunan şeyin “seks ” olduğu bir gençlikten ne beklenebilir ki? Böylesine bir piyasa gençliği ne üretebilir? Önceki dönemlerden arta kalan bilgilerin defalarca yeniden üretilmesinden ne elde edilebilir? Gençlik, kapitalist sistem mi ki kendini sürekli yenilesin ve zamana ayak uydursun? Marx, kapitalist sistemin en büyük niteliğini kendini üretim araçlarını - her dönemin ihtiyacına göre yenilemesi olarak belirtmişti ama aynı zamanda bu sistem, bir yerde tıkanacak ve kendisinin de sonunu getirerek sosyalist bir düzene geçecekti. Marx’ın bu fikri bir ütopya olmadan öteye gidemedi. Acaba 68 Kuşağı’nın sistematik bir düzen olarak tıkanması mı bu “piyasa gençliğini ” ortaya çıkardı? Yoksa ütopyalar gerçekleşebilir mi? Bizler tarihin bir dönemindeyiz. Bizden önce de tarih vardı, bizimleyken de var, bizden sonrada varolacak. Geleceğimizin piyasalaşmasıyla birlikte tarihin hangi döneminde yaşama şansı bulabileceğiz ya da hangi döneme kadar yaşayacağız diye sormadan edemiyoruz. Bir şanssızlık da şu belki de en kötüsü - 68 Kuşağı insanlarından günümüzde kalanlar kuruyan bir ağacın yaprakları kadar ve onlarda bir bir düşüyorlar. Kalanların çoğu ise maalesef piyasa şartları karşılığında vakıf üniversitelerine teslim olmuş durumdalar, zaman hakikaten kötü.
Belki bizlerinde yaşadığı dönem itibarıyla epey bir şey gördüğü söylenebilir. Mesela krize batan bir dünya; küresel sağlık felaketleri; toplumsal buhran, bunalım ve dönüşümler; radikal yönetimler; 11 Eylül; Irak savaşı; AK Parti iktidarı; Ergenekon; B. H. Obama dönemi; Gürcistan ve Rusya çekişmesi; nükleer denemeler; Filistin-İsrail savaşı ve daha birçok sosyal, siyasal ve ekonomik vaka, gözlerimizle şahit olduklarımızın başında gelenler. Ama şimdiki gençlik olarak yapamadığımız şu; bizler olayları iyi analiz edemiyoruz, 68 Kuşağı’nın ürettiği gibi yeni bir şeyler üretemiyoruz, değişen ve gelişen dünya sistemini anlayamıyoruz ve daha fazlası. Peki niçin, çünkü okumuyoruz . Ne kendi tarihimizi ne de dünya tarihini merak edip de bir göz atmıyoruz. Sosyoloji, felsefe, tarih, psikoloji, edebiyat ve bu değerleri hiçten sayıyoruz. Düşünülen ve sorulan şu: Tüm bunlar bize para kazandıracak mı? Daha rahat bir şekilde cinsel arzular tatmin edilecek mi? Beyzanın Kadınları ’nda çeşitli hallere giren bayan aktris filmin bir bölümünde banyoya girer ve cinsel organını tutarak “dünyayı yöneten bu” derken aynaya bakarak kendisiyle gurur duyar. İşte Modern mahremiyetin yerini Postmodern mahremiyete bıraktığı böyle bir zamanda “piyasa gençliğinin ” ahlaki yapısı tam da yukarıda bahsedilen “gurur verici ” durumla örtüşüyor. Ama kimse unutmasın, gururla övünülen o durum sağlıklı bir kadının değil tam aksine zavallı ve hastalıklı bir kadının halleriydi.
Dua edelim de bu hastalık “irsi ” olmasın…
Peki, bu Kavramları anlamlandıran o mübarek varlık nedir? Bu kadar kavrama hayat veren şey nedir? Tabi ki insan, yaratılmışların en şereflisi ve yine yaratılmışların en aşağısı. İnsanların sahip oldukları değerler ve bu değerler itibarıyla kavramlara yüklediği anlamlar esas manada bir kavramın dönek olup olmadığının en bariz kanıtıdır. Çünkü değerler insanoğlunun yaşama tarzını belirler, hayatın içinde belli sınırlar çizer, herhangi bir varlığın ne kadar önemsiz ya da ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar, insana yaşama hevesi verir ve de bunlar gibi birçok realite. İnsanoğlu, hayatını anlamlandırmak için çevresindekilere değer vermek ya da değer vermemek zorundadır. Bu bir dışsallaşma, içselleşme ve nesnelleşme dengesidir. Kendi değerlerini dışa aktaran insanoğlu, evrenin değerleriyle karşılaştığı an, o değerleri, kendi değerleriyle uyumlu hale getirir ve onlara mana/değer atfeder ve de onları içselleştirir ama bununla da kalmaz, sonrasında bu değerleri dışa taşır ve evreni anlama/anlamlandırma çabasına girişir, böylece nesnelleşir. Bunların neticesinde ise yeni bir hayat, yeni değerler ve tutunacak yeni dallar, savunulacak hatta uğrunda ölünebilecek fenomenler ortaya çıkar. İşte böyle yaşar insanoğlu ve ruhunu yaşatır.
Tüm bunları okuduğumuz zaman şu an için böyle bir durumdan ya da sistematik yapıdan bahsetmek olası mıdır diye sorası geliyor insanın! Hele ki içinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz gençlik için. Nereye gidiyor bu gençlik? Ne istiyor bu gençlik? Bu genç kuşağın derdi ne diye düşünen kaç insan var? Ama suç onlarda da değil, bilakis gençlerin kendilerinde. Modern dünyanın son getirisi olan 68 Kuşağı ile Postmodern dünyanın bir getirisi olan “piyasa gençliği ” neden birbirinden bu kadar farklı? 68 Kuşağı özgürlük diye bar bar bağırırken, sahip olduğu değerleri savunmasını bilirken ve hatta savundukları uğruna ölmeyi bile göze almışken, neden “piyasa gençliği ” durmadan seks istiyor? Savunulacak değer mi kalmadı yoksa o değerler artık “para” etmiyor mu? 68 kuşağında para eden değerler çöpe atılırken, şimdiki piyasa kuşağında para etmeyen değerler çöpe atılıyor. Politika, inanç, aşk, ideoloji vb. kavramlar artık maddi bir getiriye sahip değilse insanların bunlarla ilgilenesi gelmiyor bile. Nasıl döndü bu gençlik o durumdan bu duruma? Hangi simyacı okuyup üfledi bu gençliği?
Üniversitelerin kütüphaneleri boşken, kafeler tıklım tıklım. Ellerde taşınan ve göz nuru gibi bakılan kitapların yerini birkaç yüz TL’den aşağı olmayan “nitelikli ” cep telefonları almış, nitelikli insanın fenerle arandığı bu zamanda, meğerse Diyojen ne kadar da haklıymış. 68 kuşağı bir araya geldiğinde hem ülke hem de dünya sorunlarına çözüm ararken, piyasa gençleri bir araya geldiğinde şu manitayı nasıl götürürüm hesabı yapıyor artık. 68 kuşağı gençliğinin yüzüne bakınca ne olduğu anlaşılırken, kafalarına türbana benzeyen bir örtü takarak altta tüm vücut hatlarını ortaya çıkaran jeanleri giyen birilerini görünce bu tür dönmelerin nereden geldiğini anlamak çok güç oluyor. Acaba uzayda bir yerlerde oksijen var mıydı da bu astronotlar yıllardır bulamadı? Yoksa bu tür sözüm ona- Postmodern tarz takınan bu tür yaratıkları önceden de görürdük. Ya da M. Akif’in dediği gibi “Medeniyet dediğin çıplak bırakmaksa bedeni/Afrika’daki yerli/ bedevi senden daha medeni ” tarz bir durum mu söz konusu?
Öğrenim gördüğü okulunu zevkle tarayan öğrencilerin artması, bakireliği kaybetme yaşının 13’ün altına düşmesi, sigaraya başlama da 10 yaşının artık geç sayılması ve bunlar gibi dudak uçuklatacak durumlar mı bizleri kurtaracak? Geleceğe ne bıraktığımızın farkında mıyız? Yapmaktan en çok hoşnut olunan şeyin “seks ” olduğu bir gençlikten ne beklenebilir ki? Böylesine bir piyasa gençliği ne üretebilir? Önceki dönemlerden arta kalan bilgilerin defalarca yeniden üretilmesinden ne elde edilebilir? Gençlik, kapitalist sistem mi ki kendini sürekli yenilesin ve zamana ayak uydursun? Marx, kapitalist sistemin en büyük niteliğini kendini üretim araçlarını - her dönemin ihtiyacına göre yenilemesi olarak belirtmişti ama aynı zamanda bu sistem, bir yerde tıkanacak ve kendisinin de sonunu getirerek sosyalist bir düzene geçecekti. Marx’ın bu fikri bir ütopya olmadan öteye gidemedi. Acaba 68 Kuşağı’nın sistematik bir düzen olarak tıkanması mı bu “piyasa gençliğini ” ortaya çıkardı? Yoksa ütopyalar gerçekleşebilir mi? Bizler tarihin bir dönemindeyiz. Bizden önce de tarih vardı, bizimleyken de var, bizden sonrada varolacak. Geleceğimizin piyasalaşmasıyla birlikte tarihin hangi döneminde yaşama şansı bulabileceğiz ya da hangi döneme kadar yaşayacağız diye sormadan edemiyoruz. Bir şanssızlık da şu belki de en kötüsü - 68 Kuşağı insanlarından günümüzde kalanlar kuruyan bir ağacın yaprakları kadar ve onlarda bir bir düşüyorlar. Kalanların çoğu ise maalesef piyasa şartları karşılığında vakıf üniversitelerine teslim olmuş durumdalar, zaman hakikaten kötü.
Belki bizlerinde yaşadığı dönem itibarıyla epey bir şey gördüğü söylenebilir. Mesela krize batan bir dünya; küresel sağlık felaketleri; toplumsal buhran, bunalım ve dönüşümler; radikal yönetimler; 11 Eylül; Irak savaşı; AK Parti iktidarı; Ergenekon; B. H. Obama dönemi; Gürcistan ve Rusya çekişmesi; nükleer denemeler; Filistin-İsrail savaşı ve daha birçok sosyal, siyasal ve ekonomik vaka, gözlerimizle şahit olduklarımızın başında gelenler. Ama şimdiki gençlik olarak yapamadığımız şu; bizler olayları iyi analiz edemiyoruz, 68 Kuşağı’nın ürettiği gibi yeni bir şeyler üretemiyoruz, değişen ve gelişen dünya sistemini anlayamıyoruz ve daha fazlası. Peki niçin, çünkü okumuyoruz . Ne kendi tarihimizi ne de dünya tarihini merak edip de bir göz atmıyoruz. Sosyoloji, felsefe, tarih, psikoloji, edebiyat ve bu değerleri hiçten sayıyoruz. Düşünülen ve sorulan şu: Tüm bunlar bize para kazandıracak mı? Daha rahat bir şekilde cinsel arzular tatmin edilecek mi? Beyzanın Kadınları ’nda çeşitli hallere giren bayan aktris filmin bir bölümünde banyoya girer ve cinsel organını tutarak “dünyayı yöneten bu” derken aynaya bakarak kendisiyle gurur duyar. İşte Modern mahremiyetin yerini Postmodern mahremiyete bıraktığı böyle bir zamanda “piyasa gençliğinin ” ahlaki yapısı tam da yukarıda bahsedilen “gurur verici ” durumla örtüşüyor. Ama kimse unutmasın, gururla övünülen o durum sağlıklı bir kadının değil tam aksine zavallı ve hastalıklı bir kadının halleriydi.
Dua edelim de bu hastalık “irsi ” olmasın…