usta44
05-02-07, 13:40
güzel bi hikaye, dinlemenizi tavsiye ederim
:uctum: :uctum:
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Sobanın yanına oturdum; hava çok soğuktu. Küçük odadan gitarla, kağıt – kalem alana kadar bütün vücudum donmuştu sanki. O kış, en soğuk kışlardan biriydi çocukluğumdan hatırladığım.
Gün hala batmamıştı, koyu bir kış gündüzü... Gitarı elime aldığımda dünyayı yeniden keşfediyormuş gibi şaşkın ve huzurluydum. Tellere dokundum, gelen ses hiçbir duygunun tanımına uymuyordu. Sesi duymaktan öte, sesin içine girmek istiyordum. Okul, ev, ailem, arkadaşlarım ve akıp giden hayat, kontrol edilemez bir hızla geçiyordu. Dünya çok karışık ve bir o kadar da sorularla doluydu. Mutlu olduğum birkaç şey dışında, gecelerim soruları düşünmekle geçiyordu. Gitar ne farklı bir dünyaydı benim için. Onda soru da cevap da aynı anda ve mutlulukla vardı. Tellere dokunmam ve uyumlu sesleri bulmam yetiyordu. Her çıkan ses benim için bir tılsımdı. Binklerce yıldır bildiğim ve benimle konuşabilen bir varlıktı sanki. Onu bir arkadaşımdan ödünç almıştım, ertesi gün geri götürmeliydim. O yüzden ne kadar çok onunla olursam, o kadar çok konuşacaktık. Parmaklarım su toplayana kadar dalıp gittim. Teller her şeyi anlatıyordu. Cünmlesi, kelimesi yok. Ben hissediyordum. Gitar çalmak bir yenilikle tanışmak değil, eski bir dosta sarılmaktı. Gitar çalmaya kara verdiğim günü hiçbir zaman unutmadım.
Hayat yeterince yoklukla geçiyordu. Kasaba hayatı hep hüzünle doludur. Çünkü kimse rol yapmaz. Herkesi tanırsınız, herkes, herkesin acısını ezbere bilir. Sabah yola çıktığınızda karşılaştığınız bir çok gülen dostun gerçeğini bilirsiniz. Ben değil, büyüdüğüm kasaba hüzün doluydu. Bulaşıcı olduğunu yıllar sonra anlıyor insan. Acının, yokluğun, akla gelebilecek göz yaşartıcı tüm hayat öykülerinin tamamı buradaydı işte. Ben, o insanları çok seviyordum ve o yüzden hüzünlerini de sevdim. Asillerdi, tek tek saymaya kalksam hepsinin inanılmaz öyküleri vardı. Kan davasından kaçan kürt aileleri, karadeniz’ den göçmüş sert yüzlü, mavi gözlü lazlar, dünyanın her tarafında aynı yokluk ve mutlulukla var olan çingeneler, büyük balkan göçüyle trakya’ ya akmış patriyotlar, selanik, arnavutluk, bulgaristan göçmenleri... Sokaklarda ve kahvelerde konuşulan diller o kadar çoktu ki... Değişmeyen tek ortak özellik ,sanırım aynı kasabada birlikte yaşamak dışında şanslarının olmadığını bilmeleriydi. Birbirlerinden kıskanacak hçbir şeyleri yoktu, hepsi aynıydı. Kasabalıydılar, yoksul ve kabullenmişlerdi. Kışlar çok soğuk olurdu, çarşıda iki – üç kahvehane, işsiz gözler görürdünüz. Arada çıkan kumar kavgalarında birbirini bıçaklayan gençler, bir hafta sonra sarmaş dolaş olurdu. Elektrik gittiği vakitler çok sevinirdim nedense. Gaz lambaları, soba başı sohbetleri, karlı yağmurlu havalarda evde av ördeği eksik olmazdı sofralardan. Kışın göl, herşeyi getiriyordu kasabaya: aş, iş, laflayacak muhabbet... Ama yaz daha önemliydi. Sinema açılır, yollar kalabalıklaşırdı... Çarşı, göl kıyısından denize taşınırdı. Haftada en az bir kişi e-5’ e kurban verilirdi. Demirin etten güçlü olduğunu kabul edememiştik hala. Yazları üç ay boyunca gelen yazlıkçılar bizim için film artistleri gibiydi. İstanbul, zenginlik, lüks hayat o yazlıkçı kalabalığın yüzünde vardı. Bütün yaz o çocuklarla oynar, arkadaş olurdunuz. Sonra yaz biterdi ve onlar giderlerdi. O kalabalık, sahil, lodos, yağmur ve yapayalnızlıkla baş başa kalırdık. Kasaba kışla değerini kaybeder, küçülürdü sanki. Kışları sahilde tek başına yürüdüğüm vakitler, çocuk aklımla yaşadığım hüznün tadı, bütün bir ömrümü etkileyebilecek kadar yoğun bir iz bıraktı bende. Ne olmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kasabalıydım ben. Hayatı akışına bırakmakta usta. Aktığım yönün ne olduğu önemli değildi, akmam yeterdi. Gitar bütün hayatımla oynadı. O hiçbirşeyi sorgulamadan kabul etmiyordu. Üç kişiydim artık. Avukat, savcı, hakim içimdeki şeytan melek ve gitar.
Yazan:Erhan GÜLERYÜZ
:uctum: :uctum:
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.
Sobanın yanına oturdum; hava çok soğuktu. Küçük odadan gitarla, kağıt – kalem alana kadar bütün vücudum donmuştu sanki. O kış, en soğuk kışlardan biriydi çocukluğumdan hatırladığım.
Gün hala batmamıştı, koyu bir kış gündüzü... Gitarı elime aldığımda dünyayı yeniden keşfediyormuş gibi şaşkın ve huzurluydum. Tellere dokundum, gelen ses hiçbir duygunun tanımına uymuyordu. Sesi duymaktan öte, sesin içine girmek istiyordum. Okul, ev, ailem, arkadaşlarım ve akıp giden hayat, kontrol edilemez bir hızla geçiyordu. Dünya çok karışık ve bir o kadar da sorularla doluydu. Mutlu olduğum birkaç şey dışında, gecelerim soruları düşünmekle geçiyordu. Gitar ne farklı bir dünyaydı benim için. Onda soru da cevap da aynı anda ve mutlulukla vardı. Tellere dokunmam ve uyumlu sesleri bulmam yetiyordu. Her çıkan ses benim için bir tılsımdı. Binklerce yıldır bildiğim ve benimle konuşabilen bir varlıktı sanki. Onu bir arkadaşımdan ödünç almıştım, ertesi gün geri götürmeliydim. O yüzden ne kadar çok onunla olursam, o kadar çok konuşacaktık. Parmaklarım su toplayana kadar dalıp gittim. Teller her şeyi anlatıyordu. Cünmlesi, kelimesi yok. Ben hissediyordum. Gitar çalmak bir yenilikle tanışmak değil, eski bir dosta sarılmaktı. Gitar çalmaya kara verdiğim günü hiçbir zaman unutmadım.
Hayat yeterince yoklukla geçiyordu. Kasaba hayatı hep hüzünle doludur. Çünkü kimse rol yapmaz. Herkesi tanırsınız, herkes, herkesin acısını ezbere bilir. Sabah yola çıktığınızda karşılaştığınız bir çok gülen dostun gerçeğini bilirsiniz. Ben değil, büyüdüğüm kasaba hüzün doluydu. Bulaşıcı olduğunu yıllar sonra anlıyor insan. Acının, yokluğun, akla gelebilecek göz yaşartıcı tüm hayat öykülerinin tamamı buradaydı işte. Ben, o insanları çok seviyordum ve o yüzden hüzünlerini de sevdim. Asillerdi, tek tek saymaya kalksam hepsinin inanılmaz öyküleri vardı. Kan davasından kaçan kürt aileleri, karadeniz’ den göçmüş sert yüzlü, mavi gözlü lazlar, dünyanın her tarafında aynı yokluk ve mutlulukla var olan çingeneler, büyük balkan göçüyle trakya’ ya akmış patriyotlar, selanik, arnavutluk, bulgaristan göçmenleri... Sokaklarda ve kahvelerde konuşulan diller o kadar çoktu ki... Değişmeyen tek ortak özellik ,sanırım aynı kasabada birlikte yaşamak dışında şanslarının olmadığını bilmeleriydi. Birbirlerinden kıskanacak hçbir şeyleri yoktu, hepsi aynıydı. Kasabalıydılar, yoksul ve kabullenmişlerdi. Kışlar çok soğuk olurdu, çarşıda iki – üç kahvehane, işsiz gözler görürdünüz. Arada çıkan kumar kavgalarında birbirini bıçaklayan gençler, bir hafta sonra sarmaş dolaş olurdu. Elektrik gittiği vakitler çok sevinirdim nedense. Gaz lambaları, soba başı sohbetleri, karlı yağmurlu havalarda evde av ördeği eksik olmazdı sofralardan. Kışın göl, herşeyi getiriyordu kasabaya: aş, iş, laflayacak muhabbet... Ama yaz daha önemliydi. Sinema açılır, yollar kalabalıklaşırdı... Çarşı, göl kıyısından denize taşınırdı. Haftada en az bir kişi e-5’ e kurban verilirdi. Demirin etten güçlü olduğunu kabul edememiştik hala. Yazları üç ay boyunca gelen yazlıkçılar bizim için film artistleri gibiydi. İstanbul, zenginlik, lüks hayat o yazlıkçı kalabalığın yüzünde vardı. Bütün yaz o çocuklarla oynar, arkadaş olurdunuz. Sonra yaz biterdi ve onlar giderlerdi. O kalabalık, sahil, lodos, yağmur ve yapayalnızlıkla baş başa kalırdık. Kasaba kışla değerini kaybeder, küçülürdü sanki. Kışları sahilde tek başına yürüdüğüm vakitler, çocuk aklımla yaşadığım hüznün tadı, bütün bir ömrümü etkileyebilecek kadar yoğun bir iz bıraktı bende. Ne olmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kasabalıydım ben. Hayatı akışına bırakmakta usta. Aktığım yönün ne olduğu önemli değildi, akmam yeterdi. Gitar bütün hayatımla oynadı. O hiçbirşeyi sorgulamadan kabul etmiyordu. Üç kişiydim artık. Avukat, savcı, hakim içimdeki şeytan melek ve gitar.
Yazan:Erhan GÜLERYÜZ