PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mevlana Celaleddin Rumi



Haylaz
27-01-07, 20:21
Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir. (Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.)


Hazreti Mevlânâ

Muhammed Celâleddin-i Rûmî

Hayatı ve Şahsiyeti



SUNUŞ

Hayatını," Hamdım, piştim, yandım" diye özetleyen büyük İslâm velisinden bahsetmek herkesin kullandığı dil ve kalemin kârı değildir. Hz.Mevlânâ her ne kadar dış görünüşü itibariyle sıradan bir insan gibi de olsa, kendisinden asırlar sonra bile dünya insanlarının duygu düşünce ikliminde ufuklar açılmasına vesile olan bir hazinedir.

Hz. Mevlânâ, hayatında Kur'an ve Sünnet'ten bir adım ve bir nefes dahi ayrılmamaya çalışmıştır. Bu iki ana kaynağın dışında bir şey O'na isnâd edilecek olunursa, bundan bizar olduğunu veya olacağını net olarak ifade etmiştir.

Ayrıca ;"Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın bendesiyim, Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum " ifadesi de O'nun Kur'an-ı Kerim ve sünnete bağlılığının göstergesidir.

Hz. Mevlânâ'yı iyi anlayabilmek için yaşadığı yüzyılda meydana gelen hadiselerin de çok iyi tetkikinin yapılması gerekmektedir. Bu itibarla; Hz.Mevlânâ'yı sadece şiirlerindeki âhenkte arayan, kabuğu öz zannedenlerdir.

Milletler kahramanlarıyla birlikte yaşarlar. Kahramansız bir milletin yaşaması mümkün değildir. Savaş zamanlarının kahramanları sınır boylarına koşarlar iken, barış zamanının kahramanları da dünyamızın mimarlarıdır. Onlar bizim güzellik manzumemizdir. Gönül dünyamazın kahramanlarından birisinin de Hz. Mevlânâ olduğunu açık ve kesin bir şekilde ifade etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü; Hz. Adem'den bu yana nice insanlar gelmiş geçmiş; sultanlar, vezirler, âlimler çoğu unutulmuş gitmiştir.

Ama Hz.Mevlânâ; ünü günümüze kadar artarak gelen bir âlim kişidir.Yediyüzyıl öncesinden günümüze kadar ilim ışıklarını salmış ve sonsuza kadar da dünyayı aydınlatacağı muhakkak görülen bir er kişidir... O'nu bu dünya hayatında rahmetle andıran, öteki dünyasını da mamur eden; kendisini Hak yoluna tahsis etmesidir. Bu itibarla, 732 yıldır dünyanın dört bir tarafında ismi diri olan ender büyüklerden Konya'nın manevî mimarlarından Hz.Mevlânâ'yı rahmetle yâd ediyorum. Yeryüzünde medfunu bulunduğu bu şehrin Kültür ve Turizm Müdürü olarak hizmet etmekten bahtiyarım.

Gönüller sultanı Mevlânâ; şüphesiz düşünce ve kültür tarihimizin âbide şahsiyetlerinden birisidir, insanlığa vermiş olduğu eserlerle; tasavvuf düşüncesinin ve İslâm dininin yayılmasında ve kökleşmesinde önemli bir misyon üstlenmiştir.



ÖNSÖZ

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz...

Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.

Muhammed Aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın yürüyüşünden daha iyi bir yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedik." diyen, mü'minler kafilesi, her biri bir rahmet âbidesi, Rabbânî alim Sultâ-nü'l-Ulemâ ailesi... Bu aileden, bu âleme doğan, aşk ve rahmet; ilim ve irfan güneşi Sultânü'l - Âşıkîn Hazret-i Mevlânâ...

İlmini, irfanını, benliğini, bütün varlığını Hazret-i Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem'de yok ederek, meş'alesini, O'nun nurundan yakıp uyandıran Hazret-i Mevlânâ...

Rahmeten li'l-âlemîn olan sevgili peygamberimizin feyziyle ve aşkıyle kemâle eren, rahmet mâdeni Hazret-i Mevlânâ'yı yâd ederken, O'nun güzel ve ince ruhunu şad etmek niyetiyle, O'nun şu iki mısraını edeben nakledelim;

"Men bende-i Kur'ânem eğer cân-dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem..."

Haylaz
27-01-07, 20:24
1. Hazret-i Mevlânâ'nın Hayatı

1.Adı:

Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir.

Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.

Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur.

Rûmî, Anadolulu demektir.

Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.

2. Doğum Yeri ve Yılı:

Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir.
Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.

3. Nesebi (Soyu) :

Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.
Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.
Eflâki''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.
Kaynaklar ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydediyorlar.

A. Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti:

Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almıştır.

Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiç bir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.

Kaynakların(6) ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir.

Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.

Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı.

Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.

Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve;

"Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümîdi olur." derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmşah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:

"Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru bir yol görmedim."

B. Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri

1. Belh'ten Göç:

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahâeddin Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. (10) Ancak araştırıcılar, Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

2. Göç Yolu :

Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verir :

"Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur."

Bu söz, Şeyh Şehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)'ye ulaştığında : "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.

Bahâeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı.

Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

3. Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar:

a. Şeyh Attar Hazretleri:

Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahâeddin Veled, Nişâbûr'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Ferîdüddin-i Attar (1119-1221:1230) ile görüşüp sohbet eder.

Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da :

"Çok geçmiyecek ki, bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." (12) der.

b. Şeyh-i Ekber Hazretleri:

Sultânü'l-Ulemâ, Hac farîzasım yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak :

"Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" (13) demiştir.

4- Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi:

Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile, itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendi.

Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

5. Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu :

"Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.

Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar." (14)

C. Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar:

a. Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri:

Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir.

Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbat'tan yakın alâka ve sonsuz hürmet görür.

Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde (15) Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi. (16)

Sultânü'l-Ulemâ'ya gönülden bağlı olan Sultan Alâaddin onu hayranlıkla şöyle över :

"Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum.

Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor.

Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl?

İyice inandım ki o, cihanda nâdir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur."

Dünya sultânına hükmeden, eşsiz Allah dostu mânâ ve gönül sultânı Bahâeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü.Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı.

Sultânü'l-Ulemâ, sâdece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafmdakilerini yetiştirdi ve onları dâima aydınlattı.

Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif:

Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerindeki anlattıklarının va'z ve nasîhatlarmın bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitabın kendi açısından, hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır.

Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyiş:

Bahâeddin Veled'in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.

Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi.

b. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri:

Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşid idi. Maârif adlı eseri irfanının delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi

Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı Mevlânâ'ya dedi ki:

"Bilginde eşin yok, seçkinsin.

Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç.

Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol.
Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze.
Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy."
Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.

Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl(26) ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu. Nitekim, Mesnevî'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir:

"Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkik gibi nur ol.

Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin."

Ç. Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati:

a. Halep'e ve Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oğlu Kemâleddin'den ders aldı.

Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki âlimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

b. Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme:

Eflakî'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddin-i Tebrîzî ile de görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir:

Şemseddin-i Tebrîzî, bir gün halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona :

"Dünyânın sarrafı beni anla." diye hitap eder ve kaybolur.

İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

c. Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid :

Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yâni üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle :

"Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve aşkınla dirilt."(30) dedi ve onu irşâd ile görevlendirdi.

Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedî âleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir.

Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi(31) ve onbinden çok müridi vardı.

D. Hazret'i Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar :

a. Şems'i Tebrîzî Hazretleri:

Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaştı.

Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaştı; zamanının ârifleriyle görüştü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir.(33)

Şems, tâ çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyettir.

Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kâmil velidir.

Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında :

"Ey Allah'ım.' Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardı.
Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi.
Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya geldi.

1. Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ'nın Buluşmaları:

Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular; görüştüler.

Bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ, otuzsekiz yaşında idi.

Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerim tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.

Sultan Veled der ki:

"Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi:

Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar:

"Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Aleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır."

3. Kim, Kimi Aradı?

Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems'i?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz:

Şems, Mevlânâ'yı; Mevlânâ da Şems'i aramıştır.

Şems Mevlânâ'ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır. Mevlânâ der ki:

"Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır.

Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.

Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."(38)

4- Hazret-i Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları:

Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır.

"Hamdını, piştim, yandım."

Mevlânâ'nın pişmesi, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.(39)

5. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında :

Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamâmiyle kemâle ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.(40)

Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu.

Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı.(41)

Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyliyelim :

Şems, Mevlânâ'yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı(42)

6. Şems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı:

Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyordu.

Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmlarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe

7. Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü:

Şems'in ayrılığından derin bir ıztırâba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi.

Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems:

"Muhammedi tavırlı ve ahlâklı Mevlânâ'nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" (44) diyerek, Mevlânâ'nın dâvetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

8. Hazret-i Şems'in Kayboluşu :

Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı.

Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi; Sultan Veled'e dedi ki;

"Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar.

Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilemiyecek.

Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamıyacak.

Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremiyecek."

İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247, 1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu.

Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu.

Bir gün, bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemiyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlardan birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir : "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim."

9. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Şam'a Gidişi:

Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yıllan arasında olduğu söylenebilir.

Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki:

"Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz.

Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben"

b. Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri:

Yağıbasan'ın oğlu Konyalı Zerkûb (Kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir.

Ümmî olarak bilinen Şeyh Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin'in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca Şems'in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır.

Mevlânâ ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selâhaddin'in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zât, Şeyh Selâhaddin'dir.

Şeyh Selâhaddin, kuyumcu dükkânında altın varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.

1. Hazret-i Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı:

Şeyh Selâhaddin'in, Mevlânâ ile tanışması tâ Seyyid Burhâneddin'in manevî terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlânâ'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hâdisedir:

Mevlânâ bir gün Şeyh Selâhaddin'in Kuyumcular çarşısındaki dükkânının önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlânâ, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip İlâhî aşka dalarak) Semâ etmeye başlar. Dışarıda Mevlânâ'nın Semâ ettiğini gören Şeyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettiğini anlayınca, altınının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlânâ'nın ayaklarına kapanır."

2. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi:

Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mânâ yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selâhaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.

Mevlânâ, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selâhaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu.

Mevlânâ, Allah'ın cemâl tecellileri içinde ruhen manevî bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir, işte Şeyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur.

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'e yalnız manevî bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında : "Benim sağ gözüm"(54) diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

3. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu :

Mevlânâ'nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlânâ'nın Şeyh Selâhaddin'e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selâhaddin'i, ümmîdir diye, yüksek irşad makamına lâyık görmüyorlardı. Şems'e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar.

Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selâhaddin :

"Mevlânâ, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz.

Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım.

Mevlânâ, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?

O, kendi güzelim yüzüne âşık; bundan başka bir fikre düşmek, kötü bir şey." diyerek, kemâl ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir.

4. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Aleme Göçüşü :

Mevlânâ ile Şeyh Selâhaddin, on yıl birbirleriyle adetâ mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal âleminde safâlar sürdüler.

Nihayet Şeyh Selâhaddin hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259).

c. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri:

Çelebi Hüsâmeddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya'dır (1225).

Çelebi lâkabını kendisine veren Mevlânâ'dır.

Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsâmeddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alâka ve himaye gördüğü hâlde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlânâ'nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlânâ'nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur.

I. Hazret-i Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi:

Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin'i seçti ve dostlarına şöyle dedi:

"Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin!

Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin.

O rahmet mâdenidir, Allah nurudur."

Mevlânâ'nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle :

"Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems'e ve Şeyh Selâhaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin'e itaat ettiler."(57)

Çelebi Hüsâmeddin onbeş sene Mevlânâ'nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ'dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlânâ'nın postunda oturdu.

2. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri:

Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin'in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlânâ'ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Mesnevî'sinde bu mânâya işaretle şöyle der:

"Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor.

Dinliyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler.

Dinliyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.

Kapımdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.

Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar.

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.

Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir?

Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil."

İste İslâmî Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevî'yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır.

3. Çelebi Hüsâmeddin Hakkında :

Mevlânâ'nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin'in değerini şu cümlelerle belirtiyor :

"Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif O'nun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevî'nin yalnızca yazılması hususundu, kıyamete kadar Çelebi Hüsdmeddin'e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler."

4. Mesnevi'nin Yazılışı:

Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki:

"Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu."

Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.


E. Hazret-i Mevlânâ'nın Bakî Âleme Göçüşü :

Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş sofalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürür içinde yaşadı. Dostları o'nun cemâlinin nuruna pervane olmuşlardı.

Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü.

Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahâli, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.



1. Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti:

Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyân edip :

"Allah yakın zamanda şifâlar versin. Hastalık âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşâallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ :

"Bundan sonra Allah sizlere şifâ versin. Âşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlıyarak kalkıp gitti.

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı:

Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı.

Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben:

"Ey âlemin nuru, ey âdemin canı.' Bizi bırakıp nereye gideceksin?" (64) diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu:

"Hudâvendigâr Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve mânâlarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lâzımdı."

Mevlânâ da cevaben:

"Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur." (65) dedi.



3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua:

Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sırâceddin-i Tatarî'yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir:

"Yâ Rabbî.' Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver.

Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et."

4. Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti:

"Ben Size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı,

az yemenizi,

az uyumanızı,

az söylemenizi,

günahlardan çekinmenizi,

oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,

dâima şehvetten kaçınmanızı,

halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı

avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,

kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.''

5. Şeb-i Arûs:

İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs derler.


6. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi:

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı.

Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara:

"Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultânı Mevlânâ bizimdir, bizim imâmımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı:

"Biz Musa'nın, isa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz.

Mevlânâ Hazretleri'nin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır.

Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiç bir aç gördünüz mü?"

7. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Namazı:

Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ'nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Sirâceddin imamlık etti.

8. Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe:

Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi (Sultan II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.Türbe'nin mîmârı, Tebrizli Bedreddin'dir.

Selimoğlu Abdülvâhid adlı bir sanatkar da Mevlânâ'nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yapmıştır.Bu sanduka bugün, Sultân'ül-Ulemâ Bahâeddin Veled'in kabri üzerindedir.

9. Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı:

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.

Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayflanmanın sırası o zamandır.

Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.

Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.

Batmadı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?

Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur.

Hangi tohum yere ekildi de bitmedi! Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun!

Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf u ne diye kuyuda feryâd etsin?

Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hâyuhûyun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır."

10. Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi:

"Kardeş, Mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz.

Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım."

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir."

11. Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti:

A. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufî Yaşayışı ve Anlayışı

I. Dış Görünüşü:

Mevlânâ, sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi.

Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı; gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.

Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi.

Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ile Hint kumaşından yaptırdığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi.

2. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu:

Mevlânâ'nın tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayalî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu, irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır.

Mevlânâ, dâima hayâtın gerçeklerini görür, hayâtın bütün gerçeklerini kabul eder, ondan el etek çekmez. Miskinliği, hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayâtı, hayâtın içinde yaşatır. Onun dünyayı tarifi, bize, onun tasavvufunu açıklar:

"Dünyâ nedir! Allah'dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.

Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala, Peygamber, "Ne güzel mal" demiştir.

Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.

Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman Peygamber, ancak yoksul adını takındı.

Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gitti.

İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, O denizin üstünde durur.

Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiç bir şey değildir."

3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye:

Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayısıyla hakîkî padişahlık; gerçek varlık makamına erişmektir:

"Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.

Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.

Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın."(80)

"Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri baş köşe sanmışsın ama, kapıda kalakalmışsın.

İğreti padişahlığı Allah'a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakîkî bir padişahlık versin."

"Yok olmadıkça hiç kimseye yüce huzura varmaya yol yoktur."(82)

"Kapıda dolaşan, Ben'den Biz'den dem vuran kapıdan sürülür, "Lâ" makamında dolaşıp durur."

"Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. "

"Yokluk küheylânı, ne güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına götürür."


4. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk:

Mevlânâ'nın tasavvufunda, yaratılışın, hayâtın mânâsı aşktır. Aşk ise, kimseye niyazı, ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilâhî aşktır:

"Aşk, o şuledir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar,"

"Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olma, geçici bir hevestir,"

"Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtunumuz! Ey bizim Calinus'umuz'!

Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti.

Ey âşık! Aşk; Turun canı oldu. Tur sarhoş, Musa da düşüp bayılmış...

Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah onul"

5. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Esas:

Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır.

Nitekim şöyle buyurur:

"Allah ile oturup kakmak isteyen kişi, velîler huzurunda otursun.

Velîlerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, küllî olmayan bir cüzsün.

Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider." (89)

"Velîlerin huzurundan uzaklaşman hakikatte Allah'dan uzaklaşırsın." (90)

"Mânâ ehliyle düş kalk ki, hem ata ve ihsan elde edesin, hem de fetâ (yiğit, cömert) olasın.

Bu cisimde mânâsız can; hilâfsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir.

Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur.

Tahta kılıcı muharebeye götürme, âh u figâna düşmemek için önce bir kere muayene et;

Eğer tahtadansa, yürü başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel!

Elmas kılıç, velîlerin silâh deposundadır. Onları görmek size kimyadır.

Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: Bilen, âlemlere rahmettir.

Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.

Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun.

Temizlerin muhabbetini tâ canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme.

Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.

Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.

Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbâli bir ikbâl sahibinden öğren."

B. Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmi Esâslara ve Hazreti Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı:

Mevlânâ'nın İslâmiyet'i anlayış tarzını belirtmeye çalışalım:

Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerîm olanınız Allah'dan çok korkup, günah işlemeyeninizdir." (92) mealindeki âyetin şuuruyla dâima Kur'ân hükümlerinin âdabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; nefsinin hazlarını terketmiş, olgunluğu elde etmeye mani olan şeylerden el çekmiş; hülâsa Allah'dan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden dâima sakınmış, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir."

1. Hazret-i Mevlânâ İslâmi Esâslardan Sapmadı:

Şems ile karşılaştıktan sonra, muhitin hazım ve idrâk edemiyeceği bir âleme giren Mevlânâ bütün vecd (kendinden geçerek ilâhî aşka dalma) ve istiğrak (mânâ âlemine dalarak dünyadan habersiz olma hâli) içinde dahi bir an İslâm Dîninin esaslarından hârice bir adım atmamıştır.


2. Hazret-i Mevlânâ'da İbâdet Şuuru:

Mesnevî'sinde:

"Bizim Rabbimiz "Secde et ki, Allah'ın yakınlarından olasın"buyurmuştur. Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah'a yaklaşmasına sebeptir. "diyen Mevlânâ, Allah sevgisini yalnız fikir ve mânâ olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibâdetleri aşkla îfâ ederdi.

Eflâkîşöyle naklediyor:

"Mevlânâ, Ezân-ı Muhammedi'yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar:

"Ey kendisiyle rûşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın" der; bunu üç defa tekrarlar, sonra:

" Bu namaz, oruç, hac ve cihâd, itikadın şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin şahididir."

"Eğer Allah sevgisi, yalnız fikir ve mânâ olsaydı senin oruç ve namazının zahirî suretleri de kalmazdı, yok olurdu.''(99) diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.



3. Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır:

Mevlânâ, şu rubâisiyle Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e bağlılığını apaçık ilân ederek:

"Canım bedenimde oldukça Kur'ân'ın kuluyum;

Seçilmiş Muhammed in yolunun toprağıyım.

Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim." demektedir.

4. Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti:

Mevlânâ'nın eserleri ve yaşayışı dikkatlice tedkik edildiğinde, rahatlıkla şöyle söylenebilir:

Mevlânâ kendi ilmini, Hazret-i Muhammed'in ilminde; irfanını, Hazret'i Muhammed'in irfanında; benliğini, Hazret-i Muhammed'in benliğinde; hâsılı bütün varlığını, O'nun varlığında yok ederek manevî hüviyetini, Hazret-i Muhammed'in manevî hüviyetinin parlak meş'alesi nurundan yakıp uyandırmıştır.

Nitekim kendisi de, bu hakikati şu mısralarında belirtmektedir:

"Biz Allah'ın sâyesiyiz, Mustafâ'nın nûrundanız.

Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz.

Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?

Biz Kibriya'nın (büyüklük ve yücelik sahibi Allah'ın) su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz"

5. O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi:

Bilinmelidir ki, Mevlânâ'nın, bir kâmil mürşid olarak manevî vazifesi, yaratılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidâyetine ve ebedî saadetine vesîle olabilmektir. Bu ilâhî gayenin gayreti ve yüklendiği manevî vazifenin şuuruyla:

"Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (âyet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmişiki milleti dolaşır."'(103) demektedir.

6. O'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur.

O'nun engin hoş görüsünde Tefhîd'in sırrı, Kur'ân'ın nuru, îmânın şuuru ve Muhammedi ahlâkın huzuru vardır.

Mevlânâ'nın Tevhidin neş'esiyle ve Muhammedi feyzin coşkunluğu ile özünde olan engin hoşgörüsünü yaşayışı ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koyduğunu görmekteyiz. Zâten Mevlânâ'nın şahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasıf, söylediğini yaşamasıdır ve fikrini hareketiyle göstermesidir.

Bu hususa bir misâl verelim.:

Bir Semâ meclisinde Mevlânâ, Semâ etmektedir. Birdenbire Hristiyan sarhoş Sema'a girer. O sarhoş heyecanlar göstererek Mevlânâ'ya çarpmaktadır. Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlânâ, o sarhoşu incitenlere hitaben:

"Şarâbı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz" buyurur. Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için, cevaben:

"Tersâdır (hıristiyandır)." dediklerinde Mevlânâ, tersânın diğer, korkak ve korkan, mânâsını îmâ ederek:

"O tersâ (korkar ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?" Der ve dostlar, yaptıkları hatâdan dolayı özürler dilerler.

C. Hazret-i Mevlânâ'nın Eğitimci Yönü

1. O'nun insana Bakışı:

Mevlânâ, insana fâsık (günahkar) da olsa, kâfir de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakmıştır. Çünkü o, Mesnevi'sinde (105) de ifade ettiği gibi Allah'ın, fâsık ve putperest de olsa, kendisini çağırana icabet edeceğini müdriktir.

Mevlânâ, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan:

"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz."(106) mealindeki ilâhî müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun içindir ki, bütün insanlığa coşkunlukla:

"Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardır.

Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır." diye haykırır.

Kâmil insan olarak, böylesine, ilâhî rahmet ve Rahmânî ümitlerle dopdolu olan Mevlânâ'nın hiç kimseye hor bakmıyacağı gayet tabiîdir ve hassasiyetle şu tavsiyede bulunur:

"Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Olur ya, müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?"

2. O'nun Halka Bakışı:

Mevlânâ'nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karşı dâima gönül alıcı davranırdı.

Mevlânâ bir gün Ilıca'ya gitti. Emir Âlim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlânâ'nın dostlarıyla beraber kalabilmesi için bütün insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı ve beyaz elmalarla doldurttu. Mevlânâ içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun da elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi'ye hitaben dedi ki:

"Ey Emir Alim! Bu insanların canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onların sayesinde biraz dinlenebileyim."

3. O, Çevresine Rahmettir:

Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emîrler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müridlerin çoğu da, zâten hor ve hakir görülen kimselerdi.

Müridlerini kınayanlara, Mevlânâ'nın verdiği cevap dikkat çekicidir.

"Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlâklarım değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi amel eden insanların arasına girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah'ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır, fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."



4. O'nun Aileye Bakışı:

a- Hazret-i Mevlânâ İnce Ruhlu Nâzik Bir Baba:

Mevlânâ, ince ruhlu, gayet hassas ve nâzik bir baba; gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir.

Gelini Fatma Hatun'a ve oğlu Sultan Veled'e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezâketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz.

Gelinine hitap ederken kullandığı:

"Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı aydınlığı; âlemin de gönlünün ve gözünün ışığı, aydınlığı..."

"Canım canımı karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir... Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahâeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım..."(112) ifadeleri onun hassas ruhunun, nezâketinin ve gönül okşayıcılığının delilidir


b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen Bir Dost:

Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin aynasıdır:

"Pâdişâhımız Şeyh Selâhaddin'in kızının hatırına riâyet etmeniz için şu birkaç satır yazıldı... Allah için şu babanızın yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzağıyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say..."

c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba:

Mevlânâ'nın, davranışıyla ve tavsiyesiyle, nasıl bir baba ve nasıl bir ruh terbiyecisi olduğunu anlamak için de Sultan Veled'in şu hâtırasını okuyalım:

"Birgün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı geldi. Beni bezgin ve sıkıntılı gören babam: "Birinden mi incindin de böyle sıkıldın?" dedi. Ben: "Bilmiyorum, bu ne hâldir?" dedim. Babam kalkıp eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip başına ve yüzüne geçirmiş bir hâlde ve çocukları korkuttukları gibi "Bu! Bu! Bu!" yaparak yanıma geldi. Babamın bu hoş hareketinden bana bir gülmedir geldi; anlatılamayacak derecede güldüm. Yere kapanarak ayaklarını öptüm. Babam: "Bahâeddin! Eğer bir güzel sevgili sana sıkı sıkıya bağlansa, dâima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünün şeklini değiştirip gelse ve sana" Bu! Bu! Bu!" dese ondan hiç korkar mısın?" buyurdu. Ben de "Hayır, korkmam." dedim. Buyurdu ki:

"Seni sevindiren, seni sevinç ve neşe içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sıkıntı duyduğun aynı sevgilidir. Hep odur, hep ondandır ve ondan feyizlenirsin. O hâlde niçin boş yere üzgün duruyor, sıkıntının elinde âciz kalıyorsun?"

"İçinde sıkıntı görünce onun çâresine bak; çünkü dalların hepsi kökten biter.

İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver. Kalb ferahlığının verdiği meyvayı da, dostlara ve ahbaplara sun."

Ç. O'nun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

1. İnsanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar:

Mevlânâ, hasımları tarafından kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez; yumuşaklıkla mukabelede bulunurdu.

Molla Câmî, şöyle naklediyor:

Mevlânâ'ya düşmanlık güden Konyalı Sirâceddin'e Mevlânâ'nın: "Ben yetmişiki milletle beraberim" dediğini söylediler. Sirâceddin de düşmanlığından, Mevlânâ'yı huzursuz etmek ve kıymetten düşürmek niyetiyle, yakınlarından olan bir âlimi ona gönderdi. O âlim, Sirâceddin'in talimatına göre, büyük bir kalabalık içinde Mevlânâ'ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet ikrar ederse kendisini edep dışı sözlerle incitecek, insanlar arasında mahcup edecekti.

O âlim, Mevlânâ'nın huzuruna geldi ve sordu: "Sen yetmişiki milletle beraberim diye söyledin mi?" Mevlânâ da cevaben:

"Evet demişim" deyince, o âlim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede ileri geri konuştu. Mevlânâ tebessüm ederek dedi ki:

"Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim."

2. Hizmetkârlara Karşı Davranışı:

Mevlânâ, cariyelere, hizmetkârlara karşı muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlâklıdır. O dâima gönül verdiği Hazret-i Muhammed'in güzel ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir. Hazret-i Muhammed'in, "Onlara giydiğinizden giydiriniz; yediğinizden yediriniz." hadisinin şuûrundadır.

Mevlânâ'nın kızı Melike Hatun, birgün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştı. Kızının bu durumunu gören Mevlânâ, ona:

"Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sen de cariye olsaydın ne yapardın? ister misin ki, bütün dünyâda Allah'dan başka kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimizdir."der.

3. Suçlulara Karşı Muamelesi:

Mevlânâ, güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muâmelesiyle, onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır.

Mevlânâ, birgün odasında namaz kılıyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlânâ'yı namazın huzuruna dalmış, kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp gitti.

Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlânâ'nın huzuruna getirdi. Mevlânâ, Hoca Mecdeddin'e söyle dedi:

"İhtiyâcından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur görüp, ondan halıyı satın almak lâzımdır."

4. Çocuklara Karşı Şefkati:

Mevlânâ, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi: Birgün Mevlânâ, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardı. Uzaktan Mevlânâ'yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda durdular. Yalnız çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bağırdı. Mevlânâ, çocuk işini bitirip gelinceye kadar bekledi.

5. Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Barış'ın Sembolü:

Mevlânâ, dâima birleştiricidir, barıştırıcıdır; sevginin ve barışın adetâ sembolüdür.

İki ulu kişi birbirlerine düşmanlıkta bulunuyor, münasebetsiz sözler söylüyorlardı. Onlardan biri ötekine:

"Eğer yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın!" diyor, diğeri ona:" Eğer sen yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın." diyordu. Mevlânâ, onların arasına girip:

" Hayır, hayır. Allah ne senin, ne de onun canını alsın.

O, benim canımı alsın, çünkü canı alınmaya ancak biz lâyıkız" dedi.

Her ikisi de barıştı.

6. O'nun Anlayışında Çalışma ve İnsan:

"İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından."

"Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."

"Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü."

Sözleriyle Mevlânâ, dostlarına çalışmayı emrederdi.

Miskinliği reddeden Mevlânâ derdi ki:

"Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allah'a dayan. "

"Birisi bir define buluverir, " Ben de onu istiyorum, dükkanla, alışverişle ne işim var?" der.

Baht işi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya manî değil ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin." (125)

7. O, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi:

Mevlânâ, dostlarına, ne olursa olsun helâl kazancı, helâl lokmayı tavsiye ve emrederdi:

"Nur ve kemâli arttıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.

ilim ve hikmet helâl lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helâl lokmadan meydâna gelir." (126)

8. O'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin'....

Mevlânâ, dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: "Biz, kendi dostlarımıza dilencilik kapılarını kapattık. Dostlarımız, ticâret, kitabet veya harhangi bir el emeği ve alın teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber'in "Gücün yettikçe, istemekten sakın." emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar değeri yoktur." buyurmuştur.

III. Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri: insan Sevgisi ve Hoşgörüsü...
Mevlânâ'nın kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah'a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni oluşunun tabiî neticesidir. Taşıdığı ilâhî aşk, eriştiği Muhammedî feyz, onu mahviyet sahibi yapmış; benliğini, kibrini almıştır. Mevlânâ'nın işlerinde kendini beğenmişliğin zerre kadar görülmemesi bundandır. O, kibirden ve nefretten arınmış; mahviyet ve muhabbetle bezenmiştir.

Mevlânâ, alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemâl, kemâlde hiçlik gösterirdi.

Mevlânâ'nın hudutsuz insan sevgisinde ve hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de, Müslümanlığın üzerinde' hassasiyetle durduğu, "insan yaratılmışların en şereflisidir" düstûrudur. Mevlânâ bu şerefin şuuruyla insanları kucaklar; yaratılmışları, âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlıkla hoş görüverir.

Mevlânâ'nın, kim olursa olsun insanları hoş görüşü, insanlara hoş davranışı, kendisini dâima küçülterek insanlara hayırlı dualar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukabelede bulunması, onun İlâhî aşkla, ilâhî cezbelerle ve Allah'ın cemâl nurlarına gömülmüş olarak yaşamasındandır.

a. O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo:

Birgün bir Ermeni kasabı, Mevlânâ'ya rastladı, onun önünde yedi defa yere baş koydu. Mevlânâ da baş koydu. Mevlânâ hâl diliyle yaşadığını haykırıyordu:

"insan oğullarının hamuru topraktandır. Eğer insan, toprak gibi olmazsa Adem oğlu değildir."'(128)

b. O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu):

Rivayet edilen şu vak'a çok dikkat çekici, hayret vericidir:

İstanbul'da bilgin bir rahip vardı, Mevlânâ'nın ilmini, hilmini, tevâzûunu işitmiş, ona hayran olmuştu. Mevlânâ'yı görmek üzere Konya'ya geldi. Kendisini karşılayıp ağırlayan şehrin rahiplerinden Mevlânâ'nın ziyaretini rica etti. Toplu bir halde, Mevlânâ'nın ziyaretine giderlerken yolda karşılaştılar. Rahip hemen Mevlânâ'nın önünde yere baş koydu. Yerden başını kaldırınca, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu gördü.

Mevlânâ'nın önünde defalarca yere baş koyan rahip, her başını kaldırdığında, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu görüyordu. Nihayet dayanamayıp feryâd ederek:

"Ey dinin sultânı! Benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne tevazu; bu ne kendini hor görmekliktir" dedi. Mevlânâ da şu cevâbı verdi:

"Allah'ın rızıklandırdığı, mal ile cömertlik yapan; güzellikle., iffet sahibi olan; şeref ile tevazu gösteren; saltanat ile adaleti icra eden kimselere ne mutlu" diyen bizim sultanımız Muhammed Mustafa'dır. Öyleyse, Allah'ın kullarına nasıl tevazu göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmaz isem neye ve kime yararım?"

"Yolun güneşi olan Peygamber bile "Nefsini aşağılayan kişiye ne mutlu!" dedi.

Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir; çünkü "Ben, ondan hayırlıyım" sözü, şeytan sözüdür.

Adem'in kulluğu ile Iblis'in kibrine bak da aradaki farkı gör, Adem'in kulluğunu seç."(129)

Rahip ve arkadaşları, Mevlânâ'nın bu hâli ve sözleri karşısında müslüman oldular.

Mevlânâ, huzur içinde, medresesine döndüğünde, neşeyle ve sevinçle oğlu Sultan Veled'e:

"Bahâeddin, Balıâeddin! Bugün zavallı bir rahip, bizim tevâzûmuzu elimizden kapmaya niyet etti, fakat Allah'a hamd olsun, Allah'ın bağışladığı hidâyetle ve Peygamber Efendimizin yardımı ile tevâzûda ona galip geldik?" (130) demiştir.

Haçlıların kılıcı müslümanlarm kanı ile boyanmış olduğu tarihi bir hakikat iken, büyük bir din adamının, Hak dinin dışında olanlara karşı gösterdiği tevazu hayret verici bir durumdur. Fakat onun, islâm adına dâima kazandığını görmekteyiz. Elinden tuttuğunun, gözüyle baktığının, önünde eğildiğinin hidâyetine ve ebedi saadetine vesile olmuş, Allah'a ulaştırmıştır.

c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.

Mevlânâ, oğluna der ki:

"Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!

Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!

Merhem ve mum gibi ol,

iğne gibi olma,

Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen

fena söyleyici,

fena öğretici,

fena düşünceli olma!

Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.

Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.

Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.

Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular. (131)

ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

Mevlânâ, oğluna der ki:

"Bahâeddin.' senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.

Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan geri durmayın."

Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"(132)

d. Son Söz

Hazret-i Sultan Veled'den:

Bahsimizi, Mevlânâ'nın çok yüce, pek engin feyiz nurlarının parlaklığı içinde teessüs etmiş olan Mevlevi Yolunun gelişmesine, yayılmasına, ilmiyle, irfânıyla, şiir ve eserleriyle, yüksek fazilet ve himmetiyle büyük hizmetler etmiş; Mevlânâ'nın "Sen yaratılış ve huy bakımından, insanların bana en fazla benziyenisin" (133) dediği oğlu Sultan Veled'in Rebâb-nâme'sindeki Türkçe manzumelerinden şu beyitleriyle bitirelim:

REBÂB-NÂMEDEN

1. Mevlânâ gibi cihanda olmadı,
Ançılayın kimse Hak'dan tolmadı.

2. 0 güneşdür evliyalar yulduzı,
Dükeline ol degürür uruzı.

3. Terinden her bir kişi bahşiş bulur
Haslarım bahşişi ayruksı olur.

4. Bahşîşi, kim verdi Hak Mevlânâ'ya,
Anı ne yoksula verdi ne baya.

5. Siz anı binüm gözümle görünüz,
Anun esrarını binden sorunuz.

6. Ben deyem sözler ki, kimse demedi
Ben verem ni'met ki, kimse yemedi.

7. Ben verem hil'at ki, kişi geymedi,
Kimse binüm bahşîşümi saymadı."(134)


REBÂB-NÂME'DEN

1. Dünyâda, Mevlânâ gibi, hiç bir kimse olmadı (yetişmedi); kimse de onun gibi Hak'dan dolmadı (ilâhi aşk ve feyze ermedi)

2. O, güneştir, veliler yıldızıdır. O, herkese nasip eriştirir.

3. Herkes, Allah'dan, bir ihsana nail olur, fakat has kullarının armağanı başka türlü olur.

4. Allah, Mevlânâ'ya verdiği ihsanı, ne bir yoksula, ne de bir zengine vermiştir.

5. Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz; onun sırlarını benden sorunuz.

6. Ben, kimsenin söyleyemediği sözleri söyleyebilirim. Ben kimsenin yemediği nimetleri verebilirim.

7. Ben kimsenin giymediği hil'atı verebilirim. Kimse benim verebileceğim manevî armağanı, sayı ile hesap edemez.

Haylaz
27-01-07, 20:26
Vakit Yaklaşıyor, Hak'ka Vuslatı Özlüyordu

Yıllar birbirini kovalamış. Mevlâna'nın soluk buğday benzi hafifçe sararmış, kısa ve düzgün sakalındaki kırçıl tellerin sayısı artmıştı. Uzun ve zayıf vücudu, tevazu ve hiçlik duygusu içinde hafifçe öne eğilmişti. Geceli, gündüzlü yazılan Mesnevi, devamlı riyazet, vücudunu yormuştu. Yalnız gözleri, iri elâ gözleri, asla parıltısını kaybetmemişti. Ruhundaki, asla sükûn bulmayan coşkun, cezbeli âlemin aynası olan bu gözler, celâl nurları saçıyor, onlara kimse, dikkatle bakamıyordu.
Mesnevi'nin yazılması bitmişti. Vazifesini tamamlamış insanların huzuru içinde bu âlemden ayrılmak ister gibi bir hâli vardı. Dostları bunu hissediyorlardı. Son gazellerinde ise. mutlak varlığa bir an önce kavuşmanın heyecanı ve özlemi görülüyordu.
1273 yılının sonbaharıydı o günler.. Konya'da sık sık depremler oluyor, halk sokaklara dökülüyor, gecelerini çadırlarda geçiriyorlardı. Gene büyük bir deprem olmuş, yer yerinden oynamıştı. Mevlâna o gün:
— Korkmayınız, yerin karnı acıktı. Son günlerde yağlı bir lokma istiyor.. İnşallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz...
demişti. Bu depremden birkaç gün sonra da yorgun bedeni, artık bir daha doğrulmamak üzere yatağa düştü. Devrin tanınmış doktolarından Nahcıvanlı tabip Ekmeleddin ve Gazanferî, hastanın başucundan ayrılmıyor, ilâç üstüne ilaç yapıyorlardı. Yüksek ateş, nabızdaki düşüş bir türlü giderilememiş, hastalık kırk gün uzamıştı.
Konya üzüntü içerisindeydi. Basta. Selçuklu sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev III. olmak üzere, vezirler, emirler, bilginler ve halk ziyaretine koşuyor. O'nun mübarek yüzünü bir kere daha görmek istiyorlardı. Bir gün de, yakın dostu Sadreddin Konevî gelmiş, âcil şifalar dilemişti. Mevlâna:
— Allah sizlere şifalar versin. Âşıkla maşuk arasında bir kıl inceliğinde gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyunup çıkarmamı ve Hak vuslatına ermemi, nurun nura kavuşmasını istemiyor musunuz? dedi, sonra da:
"Ben bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Şimdi, öuslat mertebelerinin burcunda salınmadayım..
Sen ne bilirsin iç âlemde nasıl bir padişahla düşüp kalkmadayım? Altın gibi sapsarı benzime bakma, demirden bir ayağım uar benim.Beni buraya getiren o padişaha tamamiyle tüz tuttum. Beni yarattığından duayı binlerce şükürler olsun O'na..."
diye başlayan gazelini okudu Son gazelleriyle bunlar. Ölümü, Hak'ka vuslatı istiyor:
"Gerçekten haberi olarak ölen âşıklar. liak'kın huzurunda şeker gibi erirler, tatlı tatlı ölürler.
"Elest" kitabından âb-ı hayat içerler de bir başka işveyle ölürler onlar..."
diyordu.
İNSANLARIN HAYIRLISI, İNSANLARA FAYDALI OLANDIR..."
Eşi Kerra Hatun, bu hastalığa, herkesten fazla üzülenler arasındaydı.
— Keske, diyordu. Mevlâna'nın yüzlerce yıllık ömrü olsaydı da dünyayı hakikat ve mânâ incileriyle doldursaydı..
Mevlâna bu sözler üzerine:
— Niçin yüzlerce yıllık ömür? Bizi ne sandın?Biz ne Firavun, ne de Nemrud'uz. Bizsiz bu yalan dünyada huzur ve karar nasıl olur? Biz başkalarına faydalı olalım diye bu dünya zindanında kaldık. Yoksa, kimin malını çalmışız ki. mahpus kalalım?
dedi. Sonra yatağının bas ucunda toplanan dostlarını şu sözleriyle teselli etti:
— Bu dünyadan göçeceğim diye hiç üzülmeyiniz. Ne halde olursanız olun, sizinle beraberim. Hz. Peygamberimizin, "Benim ölüm de, dirim de sizin için hayırlıdır" buyurduğu sözünü ben aynen tekrar ediyorum. Bunun mânası, benim dirim doğru yolu göstermek, ölümüm de yardım etmek içindir.
Sonra da şu vasiyete bulundu:
— Ben size, gizlice ve açıkça Allah'tan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günâhlardan çekinmeyi, oruca, namaza devam etmeyi, şehvetten kaçınmayı, sefihlerden uzaklaşmayı, olgun ve bilgin kişilerle birlik olmayı vasiyet ederim. Sunu biliniz ki; insanların en hayırlısı, insana ve insanlığa faydası olandır.
İçlerinden birisi:
— Sizden sonra yerinizi kim alabilir, halifeniz kim olabilir, biz kime başvurabiliriz? diye sormuştu. Mevlâna yatağından hafifçe doğrulmuş ve:
— Çelebi Hüsameddin! demişti.
— Ya oğlunuz Saldan Veled için ne buyurursunuz? diyenlere de
— O. hakikat pehlivanıdır, vasiyete muhtaç değildir., cevabını! vermişti.
Hastalık günden güne ilerliyor. Mevlâna gün gün çöküyordu. Sultan Veied, Celebi Hüsameddin başucundan bir an olsun ayrılmıyorlardı. Şuuru ve hafızası yerindeydi. Hattâ, bir ara, elli iki dirhem borcu olduğunu,hatırlamış, oğluna:
— Evde, birkaç altın kırıntısı olacak al, götür, helâllaş.. demişti. Alıcı ise altınları kabul etmiyor, hakkı varsa helâl ettiğini söylüyordu. Haber Mevlâna'ya ulaştığı zaman, ferahlık içinde:
-- Alemlerin Rabbına hamdolsun. bu korkunç belâdan kurtuldum... demişti.
Çelebi Hüsameddin:
— Namazınızı kim kılsın?
diye sormuştu. Bir ara Mevlâna hafifçe
--- Şeyhi Sadreddin Konevî hepsinden evlâdır... buyurmuşlardı. Hazırlık tamamdı, günler yaklaşıyordu, düğün günleri..


Güneş, İrfan Güneşiyle Birlikte Gurub Etti

Sultan Veled, yatağının basucunda. sevgili babasının ateşler içinde yanan ellerini soğuk sularla yıkıyor, yaşlı gözlerini göstermemek için bakışlarını başka yöne çeviriyordu. Kerra Hatun, kızı Melike, diğer oğlu Emir Âlim Çelebi yanıbaşındaydı. Çelebi Hüsameddin'le birlikte, bütün aile günlerden beri uyku dünek görmemişlerdi.
Son gece Mevlâna yatağından doğruldu. Yüzünde ilâhî bir neşe, tatlı bir mahzunluk vardı. Baş ucunda bekleyen oğlu Sultan Velede:
— Veled, oğlum... Ben iyiyim artık.. Git, yat. Biraz dinlen..
dedi. Sultan Veled istemeyerek itaat etti. Mevlâna arkasından kesik kesik son gazelini söylüyordu:
"Git başını yastığa koy, yat; bırak beni, şu geceleri dönüp dolaşan yanmış biçâreyi..
Biz gecelen ta sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz istersen gel bağışla bizi. istersen git. cefâ et bize... Benden kaç da sen de belâya uğrama: selâmet yoluna. Gözyaşları dökerek gam bucağında sürünüyoruz. Akar] gözyaşlarımızın yolunda, yüz yerde yüz değirmen kur.
Kuvvetli biri var ki, bizi çekip götürmede; mermerden bir gönül var onda. adamı alır, götürür de kimse ona hesap bile soramaz..
Güzeller padişahına, âşıklara vefa vacip değil: ey yüzü sararmış âşık, sen sabret, sen vefakâr ol.
Bir dert ki, ölümden başka devası yok; artık ben nasıl olur da derde çare bul diyebilirim..."
Ertesi gün, iyi görünüyordu, ama bu görünüşte sevgili Allah'ına bir an evvel kavuşmanın heyecanı vardı. Artık ebedilik fermanı yazılmış, Mevlâna bu fermanı çok önceden okumuştu:
"Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tâbuta bineyim. Benim fermanımın yazısı ebediliktir.." diyordu.
O gün, 17 Aralık 1273 Pazar günüydü. Mevsim kış olmasına rağmen parlak bir güneş ağır aheste, Konya'nın batısındaki Takkeli dağlara doğru süzülüyordu. Yatağın başında Sultan Veled, sağında Hüsameddin Çelebi.. Mevlâna biri öz, diğeri mânevi iki sevgili oğluna yaslanmış, dudaklarında kelime-i şehadet, vuslat anını bekliyordu.
Akşama yakın, güneş Takkeli dağlarda gurup ederken, beri yanda bir irfan güneşi de fânî âleme "Can ve Beka âlemi"ne kanat açıyordu.
Yarabbi! Bu ne bekleyiş, bu ne arzu. bu ne tatlı ölümdü!
Rabbiııe şöyle sesleniyordu:
"Canı, sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı.. Seninle olduktan sonra, ölüm tatlı candan daha tatlı.."
Akşam ezanıyla birlikte bir feryattır koptu Konya'da.. Mevlâna, bu diyardan o diyara göçtü..
Bu feryat dalga dalga sardı şehri.. Günlerden beri için için ağlayan şehir, şimdi hıçkırıklarla boşalıyordu. Uzun kış gecesi uykusuz geçti. Cenaze ertesi gün kaldırılacaktı. Son hizmetler yerine getirildi.
Mevlâna'nın medresesinden gelen hafızların yanık sesleri,hıçkırıklara karışıyor, gecenin bitimiyle yeni bir sabah daha başlıyordu.


Mevlâna'nın Cenazesi Sabah Erkenden Hazırlanmıştı


Sabahın erken saatlerinde, minarelerden yükselen sala sesleri şehri bir daha sarstı.. Mevlâna'nın yakın dostlarından İmam İhtiyareddin, cenazeyi teneşire çıkardı. Kendi eliyle yıkıyor, teneşirden dökülen sulan dervişler, bir damla bile yere düşürmeden topluyorlardı Cenaze kefenlendi, tabuta kondu. Medresenin avlusundan dışarı çıkardıkları zaman, işte kıyamet o anda koptu.
Konya, tarihi boyunca böyle çeşitli, böyle renkli bir kalabalığa sahne olmamıştı. Sultanlar, emirler, bilginler, cahiller, imamlar, papazlar, siyahlar, beyazlar, her sınıf halk, her dinden, her mezhepten insan.. Irklar, sınıflar ve dinler ilk defa burada, Mevlâna'nın medresesinin önünde bir araya gelmişlerdi. Rubaîsindeki, "Gelsin, varlık namına ne varsa gelsin.. Kâfiri, putperesti, mecûsî'si gelsin" mısraı bugün için söylenmişti bugün için, bu düğüne davet olunmuşlardı sanki..
Tabut omuzlar üzerinde yükseldiği zaman, bir vaveyla koptu. Halk hücum etmiş, tabuta el sürebilmek için birbirlerini çiğnemişlerdi. Sıkışıklık son dereceyi bulmuştu. Tabutu taşıyanlar oldukları yerde kalmışlar, bir adım olsun ilerleyememişlerdi. Buna bir çare bulmak lâzımdı. Ama nasıl? Halk'tan ileri gelen birkaç kişi kalabalığa haykırdı:
— Müslüman olmayanlar çekilsin.
Mümkün değil. Kimse yerinden kımıldamıyor, üstelik kalabalık gittikçe büyüyordu. Müslümanlardan bir grup biraz ileride cenazeyi bekleyen Başvezir Sahip Ata Fahreddin Ali ile Emir Süleyman Pervaneye şikâyette bulundular:
— Mevlâna, müslümanların şeyhidir. İsevîler, Museviler, diğer din sakinlerinin aramızda işi ne? Bunlar ne yüzle cenazeye geliyorlar? Çekilip gitsinler, biz de rahat rahat vazifemizi yapalım..
Bunu işiten papazlar, hahamlar atıldılar:
— Hayır, bu din padişahı bizim reisimiz sayılır. Biz, Musa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatim, onun açık sözlerinden anladık. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz peygamberlerin hareket ve kişiliğini O'nda gördük... Siz müslümanlar, Mevlâha'yı nasıl devrinin Muhammed'i olarak tanıyorsanız, biz de, zamanın Musa'sı olarak biliyoruz. Siz nasıl O'nun muhibbi iseniz, biz de O'nun muhibbi ve müridiyiz. O, "Yetmiş iki millet sırrını bizden işitir. Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir ney'iz.." demedi mi? Söyleyiniz; demedi mi?
Bir başka papaz ağlayarak:
— Mevlâna insanlığa, insanlar üzerinde inayet ışıklan saçan bir hakikat güneşidir. Güneşi bütün dünya sever, bütün âlem onun nuruyla aydınlanır. Siz. güneşi, bizden nasıl olur da mahrum edebilirsiniz? Bir Musevi:
-- Mevlâna ekmek gibidir. Herkes için ihtiyaçtır. Siz hiç ekmekten kaçan bir aç gördünüz mü?
Kim, ne diyebilirdi bu sözlere? Kuşluğa doğru tabut güçlükle yola düzüldü.

Mevlâna'nın Ölüm Günü Gerdek Gecesiydi


Halk kafile kafile, Mevlâna'nın henüz bir mezartaşı dahi bulunmayan mezarını ziyaret ediyordu. O "Ölümümüzden sonra, mezarımızı yerde arama. Bizim mezarımız arif kişilerin gönülleridir" demesine rağmen, onu sevenler mübarek toprağını gözyaşları ile ıslatmaktan kendilerini alamıyorlardı. Oysa, Mevlâna için ölüm, yeniden doğuştu. "Bu yanda ölümdür ama, o yanda doğumdur" diyordu. Derin bir aşkla Hak'ka vuslatın doğumuydu. O halde ölüm günü, vuslat günü sevgilinin sevgiliye kavuşma günü, yani düğünü; gecesi de gerdek gecesiydi. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'a dönüş" olarak vasıflandırılan ölüm, Mevlâna için yâre kavuşma, visal ve "Şeb-i Ârus - Gerdek Gecesi"dir.
Mevlâna, son zamanlarda söylediği bir gazelinde. "Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma.. Bana ağlama,"yazık yazık, vah vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vah vah'ın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir.. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim, buluşmam, görüşmem o zamandır. Beni mezara koydukları zaman "elveda elveda" deme.. Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama, o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında can'ın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi. Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun. Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı. Can Yusufu kuyuya düşünce, niye ağlasın. Bu tara/ta ağzım yumdun mu. o tarafta aç.. Çünkü artık, hayhuydan uzak. mekânsızlık ûlemindesin" diyordu. Bu "vuslat" zevki içinde Mevlâna, ölüm gününü bir gam. bir üzüntü günü olarak değil, bir zevk ve nes'e günü olarak kabul ediyordu. Diyor ki, "Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstümeki toprak yığınını rakseder görürsün.. Ey kardeşim, meclisime de/siz gelme.. Çünki, Hudâ Meclisi'nde gamlı olmak, yaraşmaz. Çenem bağlanmış mezarda yatmadayım amma, ağzım sevgilinin ebedi sarhoşluğunu durmadan emmededir.."
O öyle söylüyordu ama Mevlâna'nın ardından gözyaşı dökmemek. O'na üzülmemek elde miydi? Yanıp yakınılmasını istemiyordu ama, bunu yapabilmek mümkün müydü?
Hak ve peygamber sevgilisi, insanlık âşığı, gönüller saltanı, mânâ eri Mevlâna Celâleddin, bir sevgi pınarı gibi gürül gürül kaynarken, birdenbire kaybolur da ardından ağlanılmaz mıydı? Ölümünden hemen sonra, büyük bilgin Sadeddin Konevî "O. mânâ gerdanlığının ortasında eşi bulunmaz bir inciydi. Ne yazık ki düşüp kayboldu.."diye döğünüyor, devrin ünlü şairi Bedreddin Yahya, "Derdinle ağlamıyan göz, yasınla yırtılmayan yaka hani.. Yemin ederim ki toprağın karnına senin gibisi düşmedi" diye inliyordu.
Kadı Sıraceddin ise. "Ecel dikeni senin mübarek ayağına battığı gün oturdu, feleğin eli benim başıma helak kılıcını vursaydı da böyle bir günde gözüm cihanı sensiz görmeseydi.." diyor, mersiyeler okuyordu




Mevlâna'nın Mezarı Üzerine Bir Türbe Yapılıyor


Şimdi Yaşayan Mevlâna Değil, O'nun fâni vücudu değil, mânâ idi. Mesnevi'sinde."Zaten görünen beden, sonunda gitmek için kurulmuştur. Fakat, mânâ ebediyyen neşeli bir halde yaşayacaktır" beyiti, sanki bugün için söylenmişti. O vücud. Mevlâna'nın ifadesiyle, "Güneşin önündeki mum alevi gibi bir bakıma yoktur, bir bakıma vardır." "Cüz'i" varlığı, "küllî" varlıkta kaybolmuştur. Şimdi Mevlâna, "Ben tenden soyundum. O hayalden soyundu. Artık vuslat ilinin en ileri makamlarında salınmadayım" (Mesnevi, c. 6.b.4619) diyordu. Ve geride kalanlara şöyle sesleniyordu Mevlâna, "Her günüm Cumadır, hutbem daimi.. Minberim yüceliktir, maksurem insanlık.."(c. 6, b. 873) Bir devir kapanmış değil, belki yeniden açılmıştı. Mevlâna hamken pişmiş.sonra da yanmıştı ama. O'nun tutuşturduğu ocak tütüyordu.Hem de alev alev, şimşek şimşek.
Dostları O'nun mezarı üzerine ilk otağı kurmayı, önce bir türbe yapmayı düşündüler. Mevlâna ise, mezarlara kim olursa olsun, türbe yapılmasını pek istemezdi. Mesnevi'sinin üçüncü cildinde. "Mezar yapma işi, taşla, tahtayla, keçeyle, kilimle olmaz. Kendine gönüllerde bir mezar kazman gerekir. Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak mânâ sahiplerince makbul değildir" diyordu. Hattâ, bir defasında Emir Taceddin Mu'tez, Mevlâna'nın Medrese'si yanında dostlarının oturması için bir (Dar'ül-uşşak-Âşıklar Yurdu) yaptırmak istemişti.
Mevlâna:.
— Biz. şu atlas kubbenin altında ev kuramamışız. Biz ebedîlik yurdunda, sevgi köşkünde otururuz...
demiş ve bu anlamda bir gazel söylemiş, fakat oğlu Sultan Veled'in ricalarına dayanamayarak medreseye birkaç oda eklenmesine rıza göstermiştir. Babasının mezarı üzerine bir türbe yaptırmak isteyen
Emir Pervaneye de:
— Şu gök kubbeden daha iyisini yapamayacağına göre, yenisini
yapmaya zahmet etmeyiniz... demiş, müsaade etmemişti.
Diğer taraftan Mevlâna'nın menkıbelerini yazan Eflâkî Ahmed Dedeye göre mezarı üzerine bir türbe yaptırılması, Mevlâna'nın bir vasiyetidir. Eflâkinin eserinde, bir gün, Mevlâna'nın yanındaki dostlarına
— Bizim müridlerimiz' türbemizi, uzak mesafelerden görünecek şekilde yüksek yapsınlar. Kim bizim türbemizi ta uzaklardan görerek tam bir inançla bizi hatırına getirirse O'nun nâmı iki cihanda aziz olacaktır. Tam bir aşkla, riyasız bir doğrulukla gelip türbemizi ziyaret eden bir kimsenin dileğini Yüce Allah yerine getirir, buyurduğu rivayet olunmuştur. Yine ayni esere göre Mevlâna'nın:.
— Bizim Türbemiz Konya şehrinin ortasında kalacak ve gayet de mamur olacaktır. O zamanın insanlarına bizim Mesnevimiz mürşidlik edecektir... dediği ifade edilmektedir. Her iki halde de, Mevlâna'nın vefatından kısa bir süre sonra. O'nun mezan üzerine bir türbe yapmak isteği artmış, aslında mezar, şimdiden bir ziyaret yeri olmuştu. Mevlâna'nın aziz hatırasını ebedileştirecek ve sevgisini anıtlaştıracak bir esere lüzum vardı. Gönüller, gönül sahipleri bu istekle yanıyorlardı. Ve bu istek bir gün kuvveden fiile çıkmıştı. Mevlâna'nın vefatından birkaç ay sonra O'na büyük bir saygı besleyen Emîr Alemeddin Kayser, bu istekle Sultan Veled'e başvurdu. Sultan Veled, uzun uzun düşündükten sonra:
— Pekâlâ ne kadar dünyalığın var? dedi. Alemeddin Kayser:
— Helâl malımdan otuz bin dirhem.
— Bu para az. nasıl yapabilirsin?
— Hele bir başlayalım, üst tarafına Allah Kerim..
— O halde tam bir doğruluk ve samimiyetle kararını ver. yapmaya başla..


Sanduka Üzerindeki Yazılar

Alameddin Kayser, hemen hazırlıklara başladı. Mevlâna'ya bir türbe yaptırılacağını işiten Emîr Pervane ve karısı Gürcü Hatun, bu kutsal işe harcedilmek üzere elli bin dirhem yardımda bulundular. On iki bin dirhem de Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin vermişti. Böylece doksan iki bin dirhemle inşaata başlanmış oluyordu.
Türbenin mimarı Tebriz Türklerinden Bedreddin adında, Mevlâna'ya bağlı, birçok fenlen bilen bir sanatkârdı. Âşk ve şevkle çalışıyordu. Diğer yönden. Türbe'nin iç süslemelerini. Selim oğlu Abdülvahid tamamlıyordu.
Türbe, önce. dört fil ayağı sütün üzerine oturan onaltı dilimli, dıştan çinilerle, içten kalem işi nakışlarla süslü bir kubbe olarak inşa edilmişti. Diğer yönden, mimar Abdülvahid, Mevlâna'nın mezarı üzerine konacak olan ahşap sandukanın projelerini çiziyordu. Sandukaya yazılacak olan kitabenin metnini Sadreddin Konevî hazırlamıştı. Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin de, Mevlâna'nın Divân-ı Kebîrinden gazeller, Mesnevi'sinden beyitler seçmişlerdi. İş, sanduka'nın işlenmesine kalmıştı. Konyalı Genak oğlu Hümameddin Muhammed adlı usta bir marangoz da bu işi üzerine aldı. Furunlanmış cevizleri oyarak işlemeye, yazıları yazmaya başladı. Kısa zamanda sanduka da tamamlanmış, Mevlâna'nın mezarı üzerine konmuştu. Bu muhteşem sandukanın baş tarafına "Âyet'ül-Kürsî" yazılmış, altına da şu kitabe işlenmişti:
"Rahman ve rahîm olan Allah adıyla.. Ve ancak Ondan yardım dileriz. İyi son kendilerini günâhlardan koruyanlar içindir. Allah'ın zalimlerden başka kimseye düşmanlığı yoktur. Şu istirahat (uyku) yerini, dinlenme yurdunu ziyaret eden kimse kutludur. Burası, doğu ve batı âlimlerinin sultanı, karanlıklarda parlayan, karanlıkları aydınlatan, Allah'ın parlak nuru, imam oğlu imam, İslâm'ın direği, celâl ve ikram sahibi olan Allah'ın huzur-u izzetine halkın kılavuzu, delilleri yıkılıp mahvolduktan sonra yeni baştan din alâmetlerini açıklayan, nişaneleri yıpranıp kaybolduktan sonra tekrar yakiyn yollarını aydınlatan, haliyle arş hazinelerinin anahtarı olan, sözüyle yeryüzü definelerini izhar eden, halkın gönül bahçelerini hakikat çiçekleriyle süsleyen, kemâl göz bebeğinin nûru. cemâl suretinin ruhu. âşıkların gözbebeği, bütün dünyadaki ariflerin boyunlarını sevgi gerdanlıkları ile bezeyen hakla bâtılı ayıran Kur'an sırlarını kavramış bulunan ve Allah bilgilerinin mihveri olan Mevlâna'nın uyuduğu yerdir."
Kitabe, Arapça, edebi bir üslûpta yazılmıştı. Alt tarafında şu cümlelerle devam ediyordu:
"O, âlemlerin kutlusu olan, kâinattakilerin ruhlarını dirilten, Hak'kın, milletin ve dinin celâli, Allah habercilerimle peygamberlerin vârisi. Allah dostlarıyla kemâl sahiplerinin sonu. yüce rütbeleriyle, yüksek faziletler ve menkıbeler sahibi Belhli Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu Muhammed'dir. Allah'ın rahmeti, senası ve selâmı O'nun üzerine olun."
Sandukanın arka yüzünde, ölüm tarihi ile sandukayı yapan sanatkârların adları yazılıydı. Yan cepheler Mevlâna'nın gazellerini ve Mesnevi beyitlerini ihtiva ediyordu.




Sadreddin Konevî Üzüntüsünden Bayılmıştı


Cenazenin önünde hafızlar, müezzinler yürüyor, yüksek sesle Kuran ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Onların da önünde neyzenler, kudümzenler vardı. Kortej, ana caddeye çıktığı zaman, ortalık yeniden karıştı. Atlı muhafızlar, halkı sopalarla dağıtmak zorunda kaldılar; ama kim dinler? Hak; döğülmeye, ezilmeye çoktan razıydı. Yeter ki, Mevlâna'nın tabutuna bir kerecik el sürebilsin..
Mevlâna, Konya Kalasının doğusunda ve şehrin dışında bulunan gül bahçesine defnedilecekti. Daha sonra buraya, babası Sultan'ül Ulema, oğlu Alâeddin Çelebi, can dostu Selâhaddin-i Zerkûbi gömülmüş. Sultan tarafından hediye edilen "has bahçe" Mevlâna'nın ifadesiyle, "erenler bahçesi" olmuştu. Medrese'den buraya yaya, on onbeş dakikada gelinebilirdi. Şimdiyse cenaze saatlerdir yoldaydı. Kortej bir türlü ilerleyemiyordu. Birbirini çiğneyen kalabalık yüzünden, hem yol alınamıyor, hem de eller üzerindeki tabutu kimse bırakmak istemiyordu. Bu yüzden tabut, birkaç kez kırılmış, güçlükle tamir edilebilmişti. Neyse, ikindiye doğru tabut musalla taşı üzerine konabildi.
Cenaze namazı kılınacaktı. Mevlâna, namazının Sadreddin Konevî tarafından kıldırılmasını vasiyet etmişti. İhtiyar Sadreddin Konevî üzüntüsünden bitkindi. Gözyaşlarını içine akıtıyordu, dudaklarından dualar dökülüyordu. Muarrif. namazını kıldırması ve safların önüne geçmesi için, Konevî'ye:
— Buyurunuz..
dediği zaman, birkaç adım attı, sendeledi, sonra da olduğu yere yığılıverdi. Bayılmıştı. Durumu gören Kadı Sıraceddin. hemen ilerlemiş, safın önüne geçmiş:
— Er kişi niyetine...
diyerek namaza durmuştu. O anda binlerce dil "tekbir" getirdi. Sanki dağ ve taş kıyamdaydı bu an.
Namazdan sonra, tabut tekrar omuzlar üzerinde yükseldi. Sevgili babası Bahaeddin Veled'in mezarı başına getirildi.
Baba, sevgili oğlunu "ağuş"una basabilmek, kendisinden daha da yücelmiş bir irfan yıldızını karşılayabilmek için ayakta bekliyor gibiydi. Yahut gönüller onu böyle tasavvur ediyordu.
Aksam güneş batarken Mevlâna toprağa verilmişti. Aslında toprağa verilen boş bir kovan, bir cesetti. Mevlâna gönüllere ebediyyen yerleşmişti.
Konya sessizlik içindeydi. İçine kapanmıştı. Ertesi gün saraydan bir emir çıkmıştı. Kırk gün matem vardı. Bu kırk gün içinde, devrin adetine göre, sultanlar ve emirler ata binmeyecekler, kırk gün fakir fukara saray mutfağından yemek yiyeceklerdi.
Mevlâna'nın Medresesi'ndeki hücresi sırlanmıştı. Yalnız ne var ki, Mevlâna'nın çok sevdiği bir kedisi vardı. Mevlâna onu sever, okşar, o da O'nun yanından ayrılmazdı. Mevlâna'nın vefatından sonra kedi yemez, içmez oldu. Eriyip gidiyordu. Bir hafta sonra da onu hücrenin eşiğinde ölü buldular. Mevlâna'nın kızı Melike Hatun, kediyi kefenleyerek, babasının mezarı civarına defnetti.

Haylaz
27-01-07, 20:26
Şems Olayı Ve Düşünceler

Mevlâna'nın, semâ esnasındaki vecd ve cezbe halleri hiç bir zaman asaletini, vekarını kaybetmemiş coşkunluklardı. Allah huzurunda baygınlıktan, sapık cezbelerden uzaktı. Bu gibi aşırı haller, taşkınlıklar, olgun kişinin harcı değildi. Bundan dolayı semâ, vuslat zevkini almamış ham ervaha haram edilmişti. Nitekim Şems:
— Semâm halka haram olması onların nefis hevasıyla meşgul olmalarındandır. Onlar semâ ettikleri zaman nefisleri kabarır. Hak ve hakikatten gafil olarak hareket ettikleri için semâ kendilerine haram olur. Halbuki, Hak'kı istiyen ve ona âşık olanlar semâ ettikleri zaman, aşkları ve manevî haleri çoğalır demektir.
Mevlâna âşk ve cezbe âleminde kanat açar, bu yolda merhaleler aşarken, taassup çamuruna saplanmış gafiller de için için kaynıyordu. İşte bugünlerde. Kimya Hatun kısa bir rahatsızlıktan sonra, vefat etmişti. Haber şehirde duyulur duyulmaz, Şems'i çekemeyenler bu sefer:
— Kızcağız kahrından öldü. Şemse kim tahammül edebilir ki?.
Diyerek yeniden dedikodu ve haset kapılarını açmışlardı.
Kimya Hatun'un vefatından sonra. Şems üzgün, odasına kapanmış kalmıştı. Tek teselli edeni, Mevlâna'ydı. Mevlâna Şems'i oyalayabilmek, acısını dindirebilmek için gece gündüz yanından ayrılmıyordu.
Beri yandan muhalifler işi büsbütün azıtmış, ne pahasına olursa olsun, Şems'i uzaklaştırmaya karar vermişlerdi. Şems, bunları görüyor, işitiyordu. Birgün, Sultan Velede dert yanmıştı:
— Gördün yâ Veled. Yine ne hale geldiler! Beni Mevlâna'dan ayırmak için, nasıl da sözbirliği ettiler. Ama, bu sefer öyle bir kaybolacağım ki kimse izimi dahi bulamayacak.
Sultan Veled, Şems'i teselliye çalışmış, ham kişilerin ileri geri sözlerine aldırış etmemesini, onların ne kendisini, ne de Mevlâna'yı anlayabildiklerini söylemişti.
Şems, biliyordu ki bu yolda, yokluğu varlığından daha kıymetliydi. O bu yola, bu yolun menzili Mevlâna uğruna başını koymuştu. İcabederse seve seve verecekti. Yeter ki, Mevlâna ulu mertebelerden daha ululuklara erişsin. O zaman ne Şems, ne Mevlâna kalırdı. Âşk mertebeleriydi bu ululuk.. Aşkta ölmeli, yok olmalıydı ki, gerçek dirilik olsun.
O pervane ki, şavka âşıktı. Şavka atılır, şavkta yanardı.
Âşk da, âşık da, ezelde birdi, ebedde de.
Vuslat için, hicran gerekti. Bu hicran, âşkı pişirecek, âşığı kendinden geçirecek gözyaşı döktürecek, mâşuğa ulaştıracaktı. Mevlâna'nın Mevlâna olabilmesi için bu merhaleler lâzımdı.
Muhalifler için için kaynıyor, Şems'i yok etme pahasına plânlar kuruyorlardı. Bu iş için yedi kişi seçilmişti. Bu yedi kişi Mevlâna'nın müridleri, yakınlarıydı. Akıl, havsala almazdı bunların bir gün böyle hareket edeceklerini..
1247 yılının Aralık 5'inci günü Perşembe gecesiydi. Yedi kişi Mevlâna'nın medresesi avlusunda ve civarında pusuya girmişlerdi. Konya'ya korkunç bir sessizlik çökmüştü o gece.
Şems'le Mevlâna'nın bulunduğu hücrenin penceresinden soluk bir mum ışığı sızıyordu. Her iki dost derin bir sohbete dalmışlardı. Şems, mânâlar saçıyor, gayb hazinelerini birer birer Mevlâna'nın önüne seriyordu. Geceyarısına doğru, sohbetin eh tatlı bir yerinde, hücre kapısı hızlı hızlı vuruldu. Her ikisi de daldıkları âlemin tatlı sarhoşluğundan sıyrılarak kendilerine gelmişlerdi:
— Kim o?
Dışardan bir dervişin sesi geliyordu:
— Hazreti Şems! Uzaklardan bir derviş ziyaretinize gelmiş, halvetinizi bozmak istemiyor. Elinizi öpüp yoluna devam edecek. Lütfen dışarıya kadar geliniz..
Şems, ateşli bakışlarını Mevlâna'nın yüzüne çevirdi.
— İşitiyor musun, beni çağırıyorlar? Hem de şimdi çağırıyorlar. Belki dönüşü olmayan bir davet bu...
Mevlâna irkilmişti. Şems'in eteğine sarılmak istedi. Şems ayağa kalkmış, kapıya doğru ilerlemişti. Mevlâna ardından koşmak istedi. Dizleri tutuktu sanki. Yerinden bile kıpırdayamadı. Dudaklarından, "Güneş, ay ve yıldızlar onun fermanına tâbidir, İyi bil ki yaratmak da, buyurmak da O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın şanı ne kadar yüce!" mealindeki şu âyeti kerime dökülüyordu:
— "Ve'ş-şemse ue'l-kamera ve'n-nucûme musahharetin biemrihî ilâ lehül halku ve'l emru tebırek Allahü Rabbül-âlemin."
Bu sırada Şems, dışarıya çıkmış, pusuda bekleyen yedi kişinin hücumuna uğramıştı. Gecenin zifiri karanlığında, kınından sıyrılmış hançerlerin şimşek parıltıları görülebiliyordu ancak. Sessizliği, canhıraş bir nara, bir "Allah" nidası yırtmış, sonra birden bire hiçbir ses işitilmez, hiçbir şey görülmez olmuştu. Şems'in attığı nara ile yerinden fırlayan Mevlâna dışarı fırlamış, kapı eşiğinde kan lekelerinden başka hiçbirşey görememişti. Bundan sonra, büyük bir heyecan ve telâş içinde, oğlu Sultan Veled'in hücresine koşarak kapıyı yumruklamış:
— Bahaeddin, ne duruyorsun, kalk şeyhini ara. Yine can burnumuz onun lâtif kokusundan uzak kaldı.
diye inlemiş, sonra da olduğu yere yığılıvermişti.
Şems, sonunda Mevlâna aşkına fedâ olmuş, bu uğurda getirdiği başını sahibine teslim etmiş, böylece Allah'ın takdiri yerini bulmuştu.
Çeşitli Mevlevî kaynaklarına dayanarak yazdığımız bu olay, acaba gerçekten böyle midir? İzniniz olursa bu konu üzerinde biraz duralım.
Mevlâna'mızın ve oğlu Sultan Veled'in uzun yıllar hizmetinde bulunan ve menkıbelerini yazan derviş Feridun Sipehsâlâr, "Menakıb-ı Sipehsâlâr" adlı eserinde olayı sükûtla geçerek, Şems'in bir gün ansızın görünmez olduğunu kaydeder. Sultan Veled, "İptidanâme" adlı eserinde ise, "Ansızın ortadan kayboldu, gönüllere gam sıkıntısı doldurdu" der.
Mevlâna'nın biri oğlu, diğeri dervişi olan bu iki sevgili yakını, olaya az-çok tanık oldukları halde, neden böyle derler; niçin susarlar?
Susarlar, çünkü Mevlâna hayattadır. Onu teselli için, Şems'in kaybolduğü hikâyesini yaymak, buna Mevlâna'yi inandırmak gerek. Aksi halde Mevlâna Şems'in katline çok, pek çok üzülecek, bütün ümidi kaybolacak, teselli kaynaklan kuruyacak, tam olgunluk devresinde, Mevlâna olamayacaktı. Şems'in bir an için yokluğuna tahammül edemeyen Mevlâna, O'nun öldürüldüğünü duyarsa ne hale gelirdi?




Büyük Sır


Sustular, çünkü olay, gerçekten iğrenç bir tarzda hazırlanmış, üstelik Mevlâna'nın gözü gibi sevdiği ortanca oğlu Alâeddin'in de adını karıştırmışlardı. Halbuki bu özü, sözü doğru gencin hiçbir dahli yoktu. Sadece, Sems'le aralarında küçük bir kırgınlık olmuştu. Bunu istismar ediyorlardı.
Ve yapılacak tek şey, Mevlâna da bir ümid yaratmak ve yaşatmaktı. Bu ümid onu daha çok olgunlaştıracaktı. "Şems, vaktiyle olduğu gibi, bu defa da kayboldu. Bir gün, tekrar Konya'ya gelecek.." diye teselli ediyorlardı. Nitekim Mevlâna, vefatına kadar, Şems'i gözlemiş, onu aramış, aratmıştı. Bir gazelinde:
"Yüreğimizi öylesine dağladın, bizi öylesine bir hasrete attın ki... Yolcular gibi, kalktın sefere çıkıverdin. Nereye gittin ki izinin tozu bile görünmüyor. Bu sefer gittiğin yol ne de kanlı bir yol.." diye Şems'in şahadetine ihtimal verdiği halde, bir türlü ölümüne inanmak istememişti.
Ama Mevlâna'nın vefatından sonra diller çözüldü, sırlar ifşa edilmeye başlandı. Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Arif Çelebi devrini idrak eden derviş Ahmed Eflâkî, Sultan Veled'den naklen, Şems'in, kıskanç ve hayırsız yedi kişi tarafından hançerlendiğini, Sultan Veled'in zevcesi Fatma Hatun'dan naklen de, cesedinin bir kuyuya atıldığını "Ariflerin Menkıbeleri" adlı eserinde yazmaktadır. Yine Eflâkî'nin kaydına göre Sultan Veled. bir gece rüyasında Şems'i görmüş. Şems ona cesedinin atıldığı kuyuyu haber vermiş, uyanır uyanmaz bazı dostlannı yanına alarak, cesedi gizlice kuyudan çıkarmış, Mevlâna'nın Medresesi . yakınlarındaki. Medresenin banisi Emir Bedreddin Gevhertaş'ın mezarı yanına defnettirmişti. Eflâkî, böylece bu bilgileri verdikten sonra, sözlerini, "Bu herkesin bilmediği bir sırdır" cümlesi ile bitirmiştir. Evet bu sır, Mevlâna'nın yaşadığı yıllarda, yalnız Sultan Veled ve birkaç has müridi arasında kalmış, asla ifşa edilmemiş, ancak Mevlâna'nın vefatından sonra, Eflâkî'ye söylenmiş, O da bunu eserine kaydetmişti. Mevlâna'nın vefatından sonra Şems'in üzerine türbe yaptırılmış, yine de "burada mezar var" denmemiş, Mevlâna'nın mübarek ruhu incinir diye kimse Şems'in şahadetinden söz açmamış, açamamış, gerçekleri bilen dervişler; "Şems kayboldu, burası da türbe değil makamdır" deyip geçmişlerdir.
Gerçekten de. bugün Konya'da Şems adına, klâsik Selçuklu kümbetleri tipinde, piramidal kurşun kaplı bir türbe vardır. Kümbedin altında ahşap bir sanduka, sandukanın üzerine sırma islemeli puşide, baş tarafından örfî sarılmış yeşil destarlı bir sikke (külah) mevcuttur. Beş-on adım ötesinde, kör bir bostan kuyusunun bulunduğu bu türbe, yüzyıllar boyunca "Makam-ı Şems" olarak adlandırılmış, Şems'in gerçek türbesi sorulduğu zaman (bilinmiyor) cevabı verilmiştir. Bilinmiyor değil, biliniyor fakat gizleniyordu. Gelenek buydu. Sır ebediyyen gizlenecekti.
Bunun için ifşa edilmeyecek, o acı günler, hatıralar tekrar dile gelmeyecekti. Sanduka sorulduğu zaman da "Altında bir bostan kuyusu vardır, o kadar!."diye cevap veriliyordu.
Hatta son yıllarda bu kuyunun ağız çapını, derinliğini hayali ölçülerle ifade edenler olmuştu.



Bir Müşahede


Konya'da, Mevlâna Müzesi Müdürlüğü'nü yapmakta olduğum yıllarda, bir gün Hz. Şems-i Tebrizi'nin "makam" denen türbesinde, bazı araştırmalar yapmıştım. Bu çalışmalar sırasında, Türbe içerisindeki ahşap sandukanın oturduğu tahta döşemeli zeminde bir kapak gözüme ilişti. Kapağı kaldırdığımız zaman, bunun Türbe zeminindeki mezar mahzenine inen merdivenli bir yol olduğunu gördüm. Yılların biriktirdiği moloz ve taşlarla dolu mahzen yolunu titizlikle temizlettim. Bir de baktım ki, ahşap sandukanın tam altında, Selçuklu devri türbelerinde olduğu gibi, taştan örülmüş bir mahzen var. Mahzenin bir köşesinde de Horasan harcıyla sıvanmış bir mezar...
Yerin altındaki bu karanlık mahzende, birdenbire karşımıza çıkan bu mezarı gördüğüm zaman cidden çok heyecanlanmış, soğuk terler dökmüştüm. Yıllardır "Makam" denen türbede Şems'in gerçek mezarı bu olabilirdi. Durumu o günlerde üstad Abdülbâkî Gölpınarlı'ya mektupla bildirdim. Birkaç gün sonra Konya'ya geldiler. Birlikte tekrar mahzene indik. Üstad, bunun Şems'in mezarı olduğuna kesinlikle kanaat getirmişti. Nitekim, "Mevlâna Celâleddin" adlı eserinin ikinci baskısında, bu konuyu ele almış ve Şems'in mezannın Konya'daki Türbesi'nde bulunduğu gerçeğiyle, fakire iltifatlarını esirgememişlerdir.
Konya'daki Şems Türbesi'nde, Sultan'ûl - Ulemanın Sandukasının hemen gerisinde bir mezar da Şems'e izafeten "Şems Makamı" olarak adlandırılmıştır.
Niğde'deki Kesikbaş Türbesi de Şems'e izafe edilir. Bunlardan ayrı olarak Tebriz'de Geçil denilen mezarlıkta. Hoy'da, Pakistan'ın Multon şehrinde Şems türbeleri veya makamları vardır. Bunlar çeşitli rivayetlerle süslenmişlerdir. Bir söylentiye göre. Şems. kesik başını alarak Niğde'ye gelmiştir. Bektaşi'lerin itibar ettikleri "Velâyetnâme" adlı kitaba göre Şems. kesik başını koltuğunun altına gizleyerek semâ ede ede Tebriz'e gitmiş, orada defnedimiştir. Pakistanlıların söylediklerine göre de. Şems Konya'dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebrîz'e, oradan da Hindistan'a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon şehrinde ölmüştür.
Daha başka söylentiler de vardır ve söylenegelmektedir. Eflâkînin, Mevlâna'nın yakınlarından dinlediği rivayetlerin dışında, diğer bütün müellifler Şems'in Konya'dan gizlice uzaklaştığı ve izini kaybettirdiği inancı içindedirler.
Tezkere sahibi Semerkand'lı Devletşah'a göre, Şems, Konya'dan ansızın kalbolmuştur. Molla Abdurrahman Câmî (Vefatı: 1467) ise "Nefahat'ül Üns" adlı eserinde Şems olayına temas ederek, "O akılsız topluluk. Şems'in narasından sonra kendilerine gelince, yerde birkaç damla kandan başka bir şey göremediler. O saatten bugüne kadar da o mânâ sultanından bir nişan görülmemiştir" der. Başkaları da aşağı yukarı bu kanaate sahiptirler.
Daha önce de söylediğimiz gibi, bilinen bazı gerçekler vardır. Ama bir de gizlenmesi bir saygı ifade eden Sırlar vardır. Mevlâna'nın aziz ruhunu incitmemek için "hâmûş" olma vardır.
Bu üzücü, azap verici bahsi biz de kapayalım ve susalım burada aziz okuyucu!


Bu Sırada Mevlâna


Bu sırada Mevlâna, indifaa başlayan muazzam bir volkandı.
Mevlâna düşünce sınırını çoktan aşmış, zaman ve mekân kaydından sıyrılmış, aklı bir kenara itmiş, kendisini, âşkın ferman dinlemeyen sonsuzluğuna koyvermişti. Vücud bir kovandı, âşk onun arısı ve balı. Ten bir üzüm salkımı, aşk onun şırasıydı. Şimdi bu şıra, Şems'in görünüşte yok. gerçekte mevcut, yakıcı kavurucu güneşinde âşk şarabı haline geliyor, beden de, ruh da, bir ilâhi mestlik içinde, Hak'kı, ezelî ve ebedî sevgiliyi zikrediyordu. O güne dek Şems ve Mevlâna iki ayrı kutup, iki büyük mürşid. Şimdi tekleşmişti. Mevlâna diyordu ki:
"Denizin kenarına kadar, ayakların izi vardır. Ama denize girdikten sonra, ne iz kalır, ne nişan.."
İşte Mevlâna âşkın uçsuz bucaksız ummanına simdi dalmış, izsiz nişansız kalmış, garkolmuş. Hak'ta fânî olmanın ezeli sırrına ermişti. Bir hâdis-i şerifte: "mutû kable ente mutu) yani (ölmeden evvel olünüz..,) buyuruluyor ve bu sırra işaret olunuyordu. Bu, gerçekte, dünyadan elinizi, eteğinizi tamamen çekiniz, demek değildi. Gönlü kötülüklerden, kinden, hasetten arıtmak, nefse galebe çalmak, onu. Allah âskıyla doldurmak, olgunlaştırmak demekti. Mevlâna "Ölmeden evvel ölen bir kişi. gerçekte diri olan bir ölüdür. Canı arınmış, makamı yücelmiştir" buyururlar.
Mevlâna bu haldeyken etrafındaki çember de gün geçdikçe büyüyordu. Devrin sultanları, âşıkları, emirleri, bilginleri, dervişleri etrafını çevirmişlerdi. Mevlâna'nın sohbetine bir defa giren, onun büyüleyici tesirinden kurtulamıyor, kısa bir zaman sonra, eşiğine tapulanıyordu.
apazlar ve hahamlar onun âşk ve mânâ dolu. gerçeği izleyen.Allah'a yönelen sohbetiyle kendinden geçiyor, çoğu zaman hidayet yolunu seçiyorlardı.


Mevlâna Ve Şems Bir Menzilde Birleşiyorlardı


Bugün, ortada Şems yoktu ama, O'nun tutuşturduğu bir ilâhi âşk vardı. Bu âşk. surette değil, asıldadır, özdedir.
Mevlâna, şöyle der:
"Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlıklık, duvarda, duvarın üstünde değil güneştedir. Duvar yıkılırsa dahi, güzellik güneşte bakidir. Şu halde, ker*** değil, güneşe gönül vermek gerek.."
İste Mevlâna'nın Şems'e olan sevgisi .
Hak'kın ışıkları Şems'e vurmuştu.
Mevlâna bu ışığa âşıktır. Şems'in beden duvarı göçmüşse. ışık yine ışık olarak aslına yönelmiştir. O halde, âşıklar, âşka esasdır.
Bu kadar âyan-beyân gerçeği idrak edemeyen, tasavvuf zevki almamış, ham ruhlu gafiller, gerek Mevlâna'nın devrinde, gerekse sonradan olsun. Mevlâna ve Şems'in pek yakı ı dostluğuna, bir anlam verememiş, türlü dedikodularla saf zihinleri bulandırmışlardır. Bunlar güneşe ok atarak, güneşi yaralamaya çalışanlar kadar zavallı kişilerdir.
Bir mesele daha var burada. Bu karşılıklı sohbetlerde kim kimi yetiştirdi? Kim kime müriddi? Şems mi Mevlâna'ya. Mevlâna mı Şems'e mürşidlik etti. Bu müşkül gibi görünen, aslında hiç de öyle olmayan mesele, birçoklarının çenesini ve kalemini yordu.
Şems'le Mevlâna... Kim kimden feyz aldı? Bu bir tartışma konusu oldu. durdu.
Konu. hiç te sanıldığı kadar çapraşık değildi.
Mevlâna'nın yolu şeyhlik, dervişlik, mürşidlik yolu da değildi. Onun yolu aydınlık, apaçık, aşk yoluydu. Âşk ve cezbe yolu..
Bu yolda ne şeyh, ne mürid vardı. Şeyh ve derviş, âşık ve maşuktu. Seven ve sevilen..
An olur ki, âşık maşuk oluverir, maşuk ise, âşık.. Biri diğerini irşad ederken ilâhî âşk yolunda, aşkta fâni olmakta.
Onun içindir ki. Şems, "Makalât" adlı eserinde "Memleketimden çıkalı, Mevlâna'dan başka şeyh görmedim "diyerek onu ululuk burcunda seyreder. Mevlâna da onu Divân'ında, "Tebrizli Şems gerçek şeyhimizdir. Biz onun ayaklarının tozuyuz" diye taltif eder.
Bu öyle bir yoldur ki. bu yolun erleri, biri diğerine kılavazluk eder. Aslında, kılavuz da, yol da. yolcu da bir menzilde birleşir.
Şems, Mevlâna'ya aşk yoluda kılavuzluk etmiş, onu âşıklıktan mâşukluk durağına iletmiştir. Şems olmasaydı Mevlâna. Mevlâna olmasaydı Şems olmayacaktı elbet..Her ikisi de olunca gerçek âşk doğdu..


Haber Doğru Olsaydı, Canımı Verirdim



Derler ki, Mevlâna aslında yanmaya hazır bir kandildi. Şems geldi, çerağı ile bu kandili tutuşturdu.
Bu teşbihi yapanlar, doğru söyler ama. yanan kandil, hem kendini. hem çerağı yaktı. Ortada ne kandil, ne cerağ kaldı. Bir âşk meş'alesi oldu ki, ezelden ebede bütün gönülleri aydınlattı, ışıklarıyla yaktı kavurdu. Onu sevenler pervaneler gibi çevresinde döndüler, dönerken de yandılar.. Şairin:
"Döndükçe etekler yelpazelenir.
Döndükçe gönülde âşk tazelenir," dediği gibi.
Şimdi Mevlâna, Şems'in yokluğu içinde, tesellisiz, eriyip inliyordu. Başına dumanı renk bir destar sarmış, sırtına da alacadan önü yırtmaçlı bir ferace giymişti.
Ucan kus, açan çiçek, düsen yaprak, ağlayan gökyüzü, gülen, neşelenen insanlar, her şey Mevlâna'ya Şems'i hatırlatıyordu. Hele hâtıralar bitmez tükenmez hâtıralar, her köşede Şems'ten bir parça, her yanık ses Şems'ten bir nefes... Gazel üstüne gazel, ağıt üstüne ağıt... Yanık mısralara içini döküyordu, hep.. Bir gazelinde şöyle sesleniyordu:
"Ey yüzlerce gül bahçesinin canı, yaseminden gizlendin. Ey canımın canının canı nasıl oldu da benden gizlendin sen?
Gökyüzü seninle aydınlanmada, öyle olduğu halde neden gizlenirsin. Bu beden seninle diri. Ne diye gizlendin?..
Ey erenler sultanı.. Bizden ve iki âlemden gizlenirsen caiz. fakat şaşılacak şey şu ki. sen ey kendinden, varlığından geçmiş olan ay, kendinden de gizlendin.
Ey canlara aşikâr olan, öyle bir gizlendin ki, apaçık meydandasın da kendini gizledin."
Bir süre sonra. Şems'in gitmesi muhtemel olan ülkelere adamlar göndermişti. Her tarafta onu sorduruyor, aratıyordu. Bunlar boş teselliydi; ama bunsuz yapılamıyordu. Yollar daima gözleniyor, daima bir müjdeciye hasret çekiliyordu. Bazen ona:
— Şems'i filan yerde gördüm, gibi yalan haberler getiriyorlardı. O zaman Mevlâna, üzerinde başında ne varsa haberciye bağışlıyordu.
— Bu haber yalandı, dedikleri zaman, hiç üzülmüyor.
— Ben yalan habere sarığımı, feracemi verdim. Haber doğru olsaydı canımı verirdim! diyordu.
Bu aşkla şem'a şem'a yanan Mevlâna. bazı geceler sabahlara dek, iç âlemiye haşır neşir oluyor, her seferinde yedi sekiz gazel birden yazıyordu. Gazellerinde evvelce "hâmûş" mahlasını kullanmıştı. Şimdi Şems'in adını söylemekteydi. Zaten her şey ona Şems'ten bir parçaydı, söyleten oydu. Söyleyen de O olmuştu. O. Mevlânâ'nın bütün mevcudiyetinde idi. Şems, bir bahane, bir vasıta, bir sembol, bir addı.

Haylaz
27-01-07, 20:27
Altın Dövücünün Örsünden Gönül Sesleri Geliyordu

Pırıl pırıl bir ikindi serinliğinde Mevlâna Celâleddin, Konya çarşısından geçiyordu. Başı önüne eğik, elleri cübbesinin yenlerinde, ağır ağır yürüyordu, geçtiği yerlerde halk, ayağa kalkarak kendisini selâmlıyorlardı. Bir ara, kuyumcular çarşısının bulunduğu bir sokağa sapmıştı. Bu sırada kulağına örs üzerinde altın döğen, altını kâğıt gibi yaprak yaprak incelten işçilerin, muttarit çekiç sesleri gelmeye başladı. Çekicin ahenkle, tempolu vuruşundan öyle ilâhî bir musiki meydana gelmişti ki. bu tatlı ses, birdenbire oradan geçmekte olan Mevlânâ'nın ruhundaki kederi şevke çevirdi. Mevlâna duraladı. Bir müddet derin akisler yapan bu tatlı sesleri dinledi. Gözlerinin önünde kâinat nizamı âdeta canlandı. Bir güneş etrafında dönen seyyareler, peykler, güneşin karşı konamaz cazibesiyle, ilâhî âşk ve cezbeyle mest, dönüyorlardı. Sağ elini feracesinin yakasına götürdü. Gözleri vecdle kapalı, başı mazlum bir teslimiyetle sağ omuzu üzerine düşüvermişti. Çekiç sesleri gönül sesleri olarak geliyor, tatlı bir ahenkle çın çın ötüyordu. İlk çarkı attı sağ ayağıyla. Sonra da dönmeye başladı. Durmadan dönüyordu cadde ortasında.. Çekiç darbelerinin ahengine uyarak döndükçe içindeki gam neşeye çevriliyor, ferahlıyor huzur buluyordu.. Herkes işini gücünü bırakmış, caddeye dökülmüştü. Çepeçevre çevirmişlerdi Mevlânâ'nın etrafını.. Bu coşkunluğa kimse bir anlam vermeden hayran hayran seyrediyordu. Çekiç sesleri karşıki dükkândan geliyordu, hem de daha kuvvetli geliyordu.. Dükkân sahibi kuyumcu Selâhaddin, Mevlânâ'nın kendi çekiç sesleriyle semâ ettiğini görünce heyecanlanmış, âşka gelmiş, çıraklarına:
— Elinizi çekiç vurmaktan alıkoymayınız. Altın varaklar telef olacak diye hiç korkmayınız, vurunuz daha hızlı vurunuz, emrini vermiş, bir an yerinde duramayarak. caddeye fırlamış. Mevlâna ile birlikte semâ'a başlamıştı. Bir süre sonra çekiç sallayan işçilerin kollan yorulmuş, tempoları durmuştu. Mevlâna yavaş yavaş kendine gelmiş, karşısında kuyumcu Şelâhaddin'in o an gözü Mevlâna'dan başka hiçbirşeyi görmüyor, ilâhî hazinelere kavuşmanın heyecanını yaşıyordu.
Mevlâna'nın çekiç seslerine ayak uydurarak cadde ortasında kuyumcu Selâhaddinle birlikte semâ edişini şaşkın şaşkın seyreden halka bir ara Selâhaddin şöyle seslenmişti:
— Hey. niye öyle şaşkın şaşkın bakıp duruyorsunuz. Sizler altın aramıyor, altın için birbirinizi yemiyor musunuz? İşte benim dükkânım, altın varaklarla dolu, haydi durmayın, yağma edin dükkânımı, hepsi sizin olsun. Bana artık altın lâzım değil. Ben gerçek madenimi buldum.
Halk dükkâna üşüşürken Selâhaddin büyük bir teslimiyetle Mevlâna'nın önünde baş eğmişti:
— Senin feyz ve kemalinden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok. Beni nereye götürürsen götür...


Kuyumcu Selâhaddin Temiz Yürekli, Saf Bir İnsandı


Mevlâna o gün. Selâhaddinle birlikte Medresesine dönmüştü. Artık bundan sonra, "Zerkubî" unvanıyla tanınan kuyumcu Selâhaddin, Mevlâna'mızın has müridleri arasında yer alacaktır.
Selâhaddin-i Zerkubî, Beyşehir gölü sahillerinde bulunan "Kâmile" adlı bir köyde doğmuştu. Babası, Yağıbasan adında, saf, temiz yürekli bir köylüydü. Ailesi gölde balık avlamak, bunları satmak, çiftçilik yapmakla geçinip gitmekteydi. Bir fırsatını bularak Konya'ya gelen ve Konya'da bir kuyumcunun yanında birkaç yıl çırak olarak çalışan Selâhaddin bu yıllarda, Mevlâna'nm üstadı Tirmizli Seyyid Burhaned-din'i tanımış, onun sohbetlerinden hoşlanarak, derslerine devam etmişti. Seyyid Burhaneddin'in Kayseri'ye gitmesinden sonra da köyüne dönmüş, evlenip, çoluk çocuk sahibi olmuştu.
Bir zaman sonra, tekrar Konya'ya geldi. O gün Cuma namazını kılmak üzere Ebulfazl Carnii denen Alaeddin Camiine gitti. Minberde Mevlâna'yı gördü. Çok güzel vaaz ediyor. Seyyid Burhaneddin'in üstün hikmetlerini sayıp döküyor. O'nun ulu sözlerini açıklıyordu. Selâhaddin, Mevlâna'nın şahsında bir zamanlar rahlesi önünde diz çöktüğü şeyhi Seyyid Burhaneddin'i görmüş, heyecanlanmıştı. Vaazdan sonra, Mevlâna eski şeyhi olan Seyyid Burhaneddin'in sadık müridi Selâhaddin'i tanımıştı. İltifat ederek:
— Nerelerde idin? diye hatırını sordu. Selâhaddin boynunu bükerek:
— Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Belki bu yüzden sohbetinizden uzak düştüm.
— Hayır, hayır Selâhaddin, sen daime bizimle berabersin, bundan sonra da öyle olacak.
Birkaç gün içinde Selâhaddin köyden şehire göçerek, Kuyumcular Çarşısı'nda bir dükkân kiralamış, altın varak yaparak bunları "müzehhiplere, mücellitlere" satmak suretiyle geçimini sağlamaya çalışmıştı.
Ve işte o gün, çekicinin sesleri, coşkun ve cezbeli Mevlâna'yı. cadde ortasında heyecana getirmiş, semâ ettirmişti. Artık, bundan sonra Mevlâ'sından da, Mevlâna'sından da hiç ayrılmayacak, hatta Şems'in yerini alacaktı.
Selâhaddin gönlü gani, yüreği temiz, eli cömert, saf, ümmî bir insandı. Okuyup yazması belki yoktu ama, güçlü bir hafızası vardı. Sohbet meclislerinde aldığı irfan cevherlerini, kitap gibi hafızasına yerleştirir, yalnız yerleştirmekle kalmaz, kalbine de işlerdi. Mevlâna'nın huzurunda daima edeple dizleri üzerinde oturur, kollarını yenlerinin içine sokar, başını kalbinin üzerine eğerek, sohbetleri dinlerdi. Kendisinden birşey sorulacak olsa, hiç de ümit edilmeyecek şekilde (arifane, zarifâne ve âlimane) cevaplar verirdi. Erenler sohbetinde pişmiş, tasavvuf vadisinde bir hayli ilerlemiş, kendi kendini yetiştirmiş, insan-ı kâmil olmak yolunda çabalar sarfetmişti.
Kuyumcu Selâhaddin, şimdi Mevlâna'nın meclisinde Şeyh Selâhaddin olmuştu. Şeyhliği Mevlâna'ya değil, Mevlâna'nın çevresineydi. Bir gün Mevlâna'ya şöyle demişti:
— Benim gönlümde gizli kalmış nur çeşmeleri varmış da, benim haberim yokmuş meğer.. Sen benim gönlümü, gönlümdeki çeşmeleri öyle bir açtın ki, deniz gibi coşturdun beni..
Mevlâna Şems'in yokluğunun üzüntüsünü, Selâhaddin'in nurlu, saf ve temiz yüzünde, gerçekten coşkun gönlünde bulmuştu. Bu coşkun gönül, O'nun potasında elmas ve pırlanta oluyor. Allah sırlanyla, sevgisi ve aşkıyla bezeniyordu. Çevresindekilere Selâhaddin'e uymaları ve gönlünü almalarını söylemişti. Hatta, bir mecliste Mevlâna'ya:
— Arif kimdir? diye bir sual sormuşlardı. Mevlâna'nın cevabı şu oldu:
— Arif, sen sustuğun halde, senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da Şeyh Selâhaddin'dir.
Mevlâna onu; "Şeyhlerin şeyhi, ulusu, yücesi, vaktin Beyazîdî (Bestamî) zamanın kutbu, insanlar arasında Hakkın nuru.." diye övüyor. Şems için yazdığı gibi, Selâhaddin için de "Şeyh Selâhaddin" mahlaslı gazeller söylüyordu. Mevlâna, Selâhaddin'i, Şems'in yerine gelmiş ilâhî bir varlık olarak kabul ediyor, bir gazelinde şöyle diyordu:
"Geçen yıl çıkagelmiş kırmızı kaftanlı, ay yüzlü güzel, bu yıl, boz hırkaya bürünüp geldi.
Elbisesini değiştirdi ama, sevgili, o seugili. O, elbiseyi değiştirdi, bir başka elbise giyindi, geldi.."
Şeyh Selâhaddin, Mevlâna'nın bu coşkunluğu içinde temkinli, sakin halleriyle bir sükûnet meleği gibiydi. Mevlâna'dan yaşça çok büyüktü. İhtiyarlamış, temiz yüzünü beyaz, berrak kısa sakalı çevirmişti. Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled. "İptidanâme" adlı eserinde O'nun bu halini şu sözlerle tamamlar: Mevlâna'nın coşkunluğu, O'nun sayesinde yatıştı. O'nun irşadı başka bir çeşitti. Vergisi herkesten fazlaydı. Erenlerden yıllar yılı elde edilen feyzi, ondan bir nefeste almak mümkündü. Dilsiz, dudaksız sırlar söyler, dile getirmeksizin, gönül diliyle mânâ incileri dizerdi..)
Şeyh Selâhaddin az yiyor, az uyuyor, bazı geceler basını secdeden kaldırmıyordu.
Selâhaddin Mevlâna Meclisinde. Mevlâna'nın bulunmadığı zamanlar, onun yerine geçiyor, gönül sahiplerine, hikmet dolu, nasihatlar veriyordu:
— Biliniz ki. Allah, velileri merhamet mâdenidirler. Susuzlar, onlara koşar, onların sözleriyle şifa bulur, rahmet kazanır ve onların nuru ile dirilirler. O nur azalmaz, artar. Kimde bu sıfatlar yoksa, O. Allah velisi değildir. Gerçek âşık. Allah velisini bulur ve O'na bağlanır. Onların nazarları güneş gibidir, müridin vücuduysa taş.. Kabiliyetli olan taş, kâmil bir güneşin nazarında, yakut da olur, zümrüt de,
Selâhaddin Mevlâna'dan aldığı feyzi, halka saçıyor, aldığını veriyordu.

Mevlâna, Fatma Hatun'u Oğluna Aldı...

Mevlâna, Selâhaddin'le olan manevî yakınlığını, sıhrî bir bağla da bağlamak ve bu yakınlığı dünya durdukça sürdürmek istiyordu. Selâhaddin'in Fatma ve Hediye adında yüzleri gibi gönülleri ve halleri de güzel iki kızı vardı. Her ikisi de Mevlâna'nın elinde evlâd gibi gözetiliyor, kızlar Mevlâna'yı babalarından ayırmıyorlardı. Büyük kızı Fatma Hatun'u oğlu Sultan Veled'e nikahlayarak mütevazi bir düğün yaptı, şerbetler içildi, semâ edildi. Mevlâna, gözü gibi sevdiği oğlu Sultan Veled'in bu mutlu gönünde pek neşeliydi. Semâ ede ede, gazeller söylüyor, oğlu ve gelinini kutluyordu:
— Düğünümüz, gerdeğimiz kutlu olsun dünyaya.. Allah bayramı, düğünü tam bize göre ölçtü biçti. diyor ve Şeyh Selâhaddin'in bu devletli gününde herkesi semâa davet ediyordu.
— Arifler, dünya padişahının, o canlara can katan sultanımızın devleti sayesinde raksedin. Sûfiler, çark vurun, dönün, oynayın.
Düğünden sonra, oğlu Sultan Veled'i yanına çağırarak eşi Fatma Hatun'u daima hoş tutması için şu vasiyette bulunmuştu:
— Bugün, sen oğlumuzun nikâhında sana, seni denemek üzere teslim edilen, gönül ve gözümüzün aydınlığı, Fatma Hatun'un gözetilmesi için şunu vasiyet ediyorum.- Umulur ki, oğlumuz ona haksızlık etmez. Bir an bile kadının gönlüne, babamın ölümünden sonra vefasızlık ediyorlar, diye bir düşünce girmez. O, öyle bir kadındır ki cevherinin temizliğinden ötürü şikâyette bulunmaz, sabreder.. Fatma Hatun'u aziz tutasın, her gün ve geceyi, bayram günü ve gecesi bilesin..
Şeyh Selâhaddin'in diğer kızı Hediye Hatun. Saray'ın üstad hattatlarından Nizameddin'e nikahlanmıstı. Hattâ Hediye Hatun'un çeyiz parası çıkışmamıştı da Mevlâna'mız Vezir Muineddin Pervanenin karısı Gürcü Hatun'dan yardım rica etmişti. Mevlâna'nın pek yakın müridesi olan Gürcü Hatun, o kadar çok çeyiz eşyası göndermişti ki. Hediye Hatun'un sandığı, sepeti almamıştı, bir kısmı da Fatma Hatun'a ayrılmıştı.
Âşk ve şevkle dolu tatlı günler geçiyor, Hz. Mevlâna Şems'in hicran acısını. Selâhaddin'in hoş sözleriyle gidermeye çalışıyordu. Önceleri Şerns'e karşı olanlar, şimdi, şurada burada yeni dedikodulara başlamışlardı:
— Birinden kurtulduk, diğerine çattık.. Öteki neyse, ya şimdiki.. Koca Mevlâna okuyup yazması bile olmayan bir dervişe bağlanıp kaldı. Bu adamın bizden üstün nesi var, anlayamıyoruz. Üstelik, başımıza şeyh de oldu. Bu olur şey değil. diyorladı. Bu acı sözler Selâhaddin'in kulağına da geliyor, üzülüyordu.

Mevlâna Şeyh Selâhaddin! Böyle Kaybetti

Şeyh Selâhaddin, müridlerin kendi aleyhindeki sözlerine üzülüyordu. Çünkü daima iyiliklerini istiyor, Mevlâna'yı inzivadan çekerek, müridleri ile meşgul olması için çaba gösteriyordu. Hele, Cavuşoğlu adında, çok yakın bir dostu vardı. Ona daima iyiliklerde bulunmuştu. Şimdi, kendisine düşman olanların başında O geliyordu. Son zamanlarda işi o kadar azıtmışlardı ki, Selâhaddin'i, Şems gibi ortadan kaldırmayı dahi düşünüyorlardı. Bu haber Selâhaddin'in kulağına geldiği zaman gülerek şöyle dedi:
— Hak'kın buyruğu olmadan bir çöp bile kımıldamaz. Allah ferman buyurursa. kul çaresiz boyun eğer. Gerçekten onlar beni öldürmeye kasıtlı iseler, ben onların hayrını ve iyiliğini dilemekten başka sözetmem.
Kötülük çamurlarını iyilik pınarları ile yıkamak.. Selâhaddin, özünde kaynayan bu pınarları cömertçe açtı. Bir süre sonra da, onlar hatalarını anlayarak birer birer özür dilemeye başladılar.
Yıllar geçiyordu. Şems'ten sonra tam on yıl.. Sürekli oruçlar, geceli gündüzlü ibadet, ihtirasın, hasedin yuvalandığı nefisle mücadeleler Selâhaddin'in zayıf vücudunu çok yormuştu, bir ney kamışı gibi incelmiş, yüzünü çeviren zarif, kısa sakalı bir nur huzmesi gibi ağarmıştı.
Yaşlanmıştı da.. Göç zamanının geldiğini biliyor, yavaş yavaş hazırlığını yapıyordu. 1258 yılı Aralık ayı, sert, çetin bir kışla girmişti. Selâhaddin'in hırkasını yıkamışlar, kurusun diye dama sermişlerdi. Tam bu sırada Cuma ezanı okunmuş, başka hırkası olmayan Selâhaddin buz tutmuş hırkasını giyerek Camiye koşmuştu. "Hastalanırsın, yapma, etme" diyenlere:
— Cismin kaybı. Allah emrinin terkinden daha evlâdır., cevabını vermişti. Bu haliyle, ölümü istediği belliydi. Nitekim, ateşler içinde yatağa düşmüştü. Selâhaddin'in rahatsızlığı Mevlâna'yı çok üzdü. Sık sık ziyaretine geliyor, gelemediği günler de mektuplarla hatırını soruyor, geçmiş olsun diyordu. Bu mektuplarında içli gazeller de yazar, gönlünü alırdı. Bir gazelinde şöyle sesleniyordu:
rak olsun senden hastalıklar
Ey canlarımızın rahatı.
Ey gören gözümüz,
Kem gözler, ırak olsun senden..
Lütuf gölgen ırak olmasın bizden, Solmasın gül bahçesine benzeyen yüzün.. O gönül otlağımız, çimenliğimiz. Hep öyle taze hep yeşil..
Bizim canımıza gelsin Senin acın, Senin ağrın.
Hastalık bir türlü şifa bulmuyor, Şeyh Selâhaddin gün gün eriyordu. Artık ümit kesilmiş, sefer yakınlaşmıştı. Aralık ayının 29'uncu pazar günü, ten kafesinden kurtularak, can âlemine, ölümsüzlüğe kanat açtı. Allah'ın bol rahmetine kavuştu.
Mevlâna'yı can evinden yaralayarak göçtü, gitti Selâhaddin.
Mevlâna için bu kayıplar, babasından sonra Seyid Burhaneddin, sonra Şems, şimdi de Selâhaddin, bütün bunlar mukadderdi sanki.. Her giden Mevlâna'da derin bir iz bırakıyor, bu üzüntünün pençesinde Mevlâna, iç âleminin taa derinliklerine iniyor, kaynıyor, pişiyor ve yanıyordu. Sonra da bir yanardağ gibi kükreyerek taşıyor, Mevlâna oluyordu.
Mevlâna, Selâhaddin'in hastalığı haberini alır almaz. Selâhaddin'in evine koşmuş, yüzünü açmıştı. Çok üzgündü. Selâhaddin'in vasiyetini dinledi. Koca Şeyh, "Cenazeme neyzenler, kudûmzenler katılsın. Bir düğün şenliği içinde, semâ ede ede kabrime götürün beni'.." diyordu. Mevlâna bu vasiyete uydu. Muhteşem bir cenaze töreni hazırlandı. Neyzenler, kudûmzenler, âyin okuyucular ön safı almışlardı. Mevlâna onların arkasında semâ ediyor, daha geriden binlerce Konyalı tabutu omuzlar üzerinde âdeta uçuruyorlardı. Cenaze namazını Mevlâna kıldırmış, babası Sultan'ül-Ûlemâ'nın mezarı yanına defnedilmişti. O gece, Mevlâna'nın şu mersiyesi, Konyalılara içli gözyaşları döktürmüştüd:
Firkat-ü hicrinden ey yâr çerh-ü devran ağladı, Kana garkoldu gönül, hep akl ile cân ağladı.
Cebrail-i kudsiyanın yandı bâl-ü perleri, Enbiyanın, evliyanın gözlen kan ağladı.
Ey yazık, eyvah yazık, eyvah yazık,
Böye bir çeşm-i yakîyne şek-kü vicdan ağladı.
Mevlevî musikisinin büyük üstadı Itrî Dedenin "segah" makamında bestelediği bu mersiye, Mevlâna'nımızın kanlı gözyaşlarıyla şöyle devam ediyordu(2):
Gerçekte yüz âlemdin, bir kişi değildin sen. Dün gördüm, o âlem de bu âleme ağlamadaydı.
Gözden uzaklaşalı göz de ardından gitti.
Can, gözsüz kaldı da gene kanlar saçarak ağlıyor.
Gayretin olmasaydı, yağmur gibi göz yaşlan döker, öyle bir ağlardım ki.
Fakat gönlün, kanlar saçarak böyle gizli ağlaması daha iyi.
Gözyaşı da nedir? Ayrılığınla miskler yağdırmak, her nefes kanlarla erimek, her an ağlayıp durmak gerekti.
Ey şeyh Selâhaddin, ey tez uçan devlet kuşu, yaydan ok fırlar gibi uçup gittin, yay ağlamakta şimdi".
Kısa bir süre sonra Selâhaddin'in mezarı üzerindeki sandukasına şu kitabe yazıldı:
"Allah bakî. Bu mezar, şeyhimiz arifler güneşi, hidâyet ve yakıyn bayrağı, abdalın padişahı, halde ve sözde kemâl sahibi, arayan ve dileyen kalplere emniyet ve huzur olan, Allah'ın en büyük nuru, en kuvvetli burhan, basiret ıssı, içi-dışı, huyu-hulku temiz, Allah sırlarının denizi, gayba ait remizlerin tercümanı, takva imâmı, eşsiz örneksiz sırlar mahremi, asrın Beyazıd'ı, zamanın Cüneyd'i, Hak ve dinin salâh'ı, Konyalı Yağıbasanoğlu kuyumcu Feridun'un toprağıdır. Allah, sırlarını kutlasın, O, altı yüz elli yedi yılı Muharrem ayının ilk günü göçtü."
Şeyh Selâhaddin sabırlı, gönlü zengin, sözden öze yönelmiş, içine dönük, şeriatın inceliklerine titizlikle uyan, saf, temiz bir sûfî idi.
Coşkun Mevlâna, Şems'ten sonra, O'nun bu haliyle sükûn bulmuş, daha doğrusu, coşkunluğunu içine atarak, özleşmiş, içten yanmış, kavrulmuştu. Dışı külleşmiş bir kor gibiydi. Bir gün külden sıyrılacak, ateşiyle cihanı aydınlatacaktı. Bu, O'nun "Mesnevi" devrine bir hazırlıktı.

Mevlâna'nın Ufkunda Yeni Bir Işık: Çelebi Hüsameddin

Şeyh Selâhaddin'in vefatından kısa bir süre sonra, Mevlâna'nın ufkunda, bir başka ışık parladı. Bu ışık, Mesnevi gibi dünya durdukça duracak ölümsüz bir eserin meydana gelmesine vesile olan Hüsameddin Çelebi'dir. Biz O'nu Mevlâna soyundan gelen diğer Çelebilerden ayırmak için, lâkabını başa alarak "Çelebi Hüsameddin" diye adlandıracağız.
Çelebi Hüsameddin, Ahî-Türkoğlu diye tanınan Ûrmiyeli Hasan oğlu Muhammed'in oğludur. Soyu, 1107 yılında Bağdad'ta vefat eden Ebul-Vefa-i Kürdiye ulaşmaktadır. Dedeleri. Ûrmiye'den Anadolu'ya göçmüş, Konya'da yerleşmişlerdi. Babası Ahî Muhammed, Konya ve çevresindeki ahî teşkilatının reisi olduğu için "Ahî-Türk" adıyla tanınmıştır. Bundan dolayı. Çelebi Hüsameddin'e Ahî-Türkoğlu denmiştir.
Çelebi Hüsameddin. çocuk yaşlarında babasını kaybetmiş, fütüvvet erbabı Konya ahileri onu, babasının postuna oturtmuşlardı. Daha o günden Mevlâna'ya içten bir sevgi besleyen, fırsat buldukçe medresedeki derslerine, daha sonra da semâ ve sefâ meclislerine katılan Çelebi Hüsameddin, bulûğ çağına erince, bütün ahiler ve dostlarıyla birlikte
Mevlâna'nın hizmetine girmiş, Şems'ten ve Selâhaddin'den feyz almış, Şeyh Selâhaddin'in vefatından sonra da Mevlâna'nın yakını ve halifesi olmuştur. Bununla da kalmamış, Konya'da Anî teşkilâtının riyasete düşen payını, kendi mallarını da katarak Mevlâna'nın önüne sermiş, nesi var, nesi yoksa, Mevlâna'nın yakınlarına ve müridlerinden ihtiyacı olanlara harcanmasını niyaz etmişti. Bundan böyle, Çelebi Hüsameddin'in Konya Meram bağlarındaki konağı, Mevlâna dervişlerinin bir idare yeri olmuştu. Ayrıca Mevlâna, eline ne geçmişse olduğu gibi Çelebiye göndermiş, bu idarenin başına Çelebiyi getirmişti.
Gençliğinde iyi bir tahsil gören Çelebi Hüsameddin, Konya'da birkaç yüksek medresenin öğretmenliğini de yapıyordu. Mevlâna'nın âşk ve gönül zincirine bağlandıktan ve bu zincirin sağlam bir halkası olduktan sonra, O'nun mânevi terbiyesi altında pişmiş, "Hâmil-i esrarı ve haznedar-ı maârifi" olmuştu. Mevlâna, O'nu "Hale ziyası, Hak nuru, ruh cilâsı, dinin ve gönlün hüsamı cömert Hüsameddin" gibi vasıflarla övmede, Şems'ten ve Selâhaddin'den boşalan seçkin mevkiye oturtmadadır. Öyle ki Mevlâna, onsuz bir yere gitmez, onsuz konuşmaz, neşelenmezdi. Şems, bu kerre de Hüsamedin'de tecelli etmişti. Mevlâna bütün sevdiklerini O'nda, O'nun yakınlarında buluyor, görüyordu. Bir gün Çelebi Hüsameddin'in bağında otururken, yanındakilere Şems'ten bahsetmiş ve onu övmüştü. Mecliste bulunan müderris Bedreddin, Şems'i göremediğine üzüldüğünü belirtince, Mevlâna Hüsameddin'i kasdederek:
— Şems'e erişemediysen, öyle birisine eriştin, öyle birisine kavuştun ki saçının her telinde yüz binlerce Şems asılı... demiş ve heyecanlanarak semâ'a başlamıştı.

Haylaz
27-01-07, 20:27
Mesnevi'ye Böyle Başlandı


Mevlâna, Çelebi Hüsameddin'de de Şems'i görüyor, bir gazelinde şöyle diyordu;
"Tebrizli Şems'le Hak ziyası Hüsameddin , varlığın aslıdır. Onlar nokta olmuşlardır, başkaları onların çevresinde pergel gibi dönmededir.
Şems, Seiahattin ve Hüsameddin, bunlar birer ad, varltklanysa tek..."
Şems, Mevlâna'yı Mevlâna yapmış, O'nu ilâhî âşkın zirvesinden öteye aşırmış, Selâhaddin bu âşkın doruğunda, O'nu olgunlaştırmıştı.
Şimdi Hüsameddin, olgunlaşan ve dolgunlaşan âşk meyvasını demet demet toplayacak, teşne gönüllere Mesnevi pınarlar akıtacaktı. Manen bununla vazifeliydi. Nitekim bu vazifesini yapmakta gecikmedi.
Öyle ki Mevlâna Celâleddin. Şems'in ve Selâhaddin'in vefatından sonra, yavaş yavaş sükûn buluyor, coşkunluğu ve cezbesi fikir olgunluğuna doğru yöneliyordu. Âşk ve cezbeyle yanan, yakılan Mevlâna, simdi bu potada verime hazır bir haldeydi.
O'nun bu halini yakından izleyen Çelebi Hüsameddin, canla gönülle bağlı olduğu pir'inin kemâlini yaymak bu âşk ve irfan güneşinin perdelerini sıyırarak, ışıklarıyla bütün bir âlemi nurlandırmak istemiş, kendini bununla vazifeli saymıştı. Bu sırada, Mevlâna'nın gazellerinin toplandığı Divân da büyümüş, Divân-ı Kebîr olmuştu.
Şimdiyse, Mevlâna daha olgun, daha doyurucu bir eser verebilirdi. Bu eser, "Mesnevi" tarzında olmalı, ihvan zevkle okumalı, feyz almalı, öğrenmeliydi. Mevlâna'nın geniş bilgisi, üslûbu, hele pek üstün şairliği, hattâ şiir söylerken, öyle uzun boylu vezin-kafiye telâşına düşmeden bir suyun akışı gibi rahat ve irticalen şiir söyleyiş kabiliyeti bu işe yeterdi. Bu fikrini Mevlâna'ya açmak için fırsat gözlüyordu.
Bu fırsat gün gelip çatmıştı. Meram bağlarında, suların ışıl ışıl çağladığı bir bahçede Mevlâna, Çelebiyle geziyor, şiirler söylüyordu. Çelebi, tam zamanıdır diyerek fikrini açtı:
— Sultanım!. Gazel tarzında birçok şiirler tanzim buyurdunuz. Divân epeyce büyüdü. Eğer Hakîm Şenaî'nin İlâhinâme'si. Ferideddin Attar'ın Mantık'ut-Tayr'ı vezninde bir kitap yazacak olursanız, bu eseriniz, cümle âşıkların can yoldaşı olacaktır. Bundan sonra da, âşıklar, başkalarının sözleriyle değil, sizin eserinizle gönüllerini doyuracaklardır. Buna himmet, efendimizin pek bol olan lütuf ve inayetine kalmıştır.
Mevlâna buna hazırdı zaten.. Tebessüm etti. Sarığının kıvrımları arasından bir kağıt çıkararak Çelebi Hüsameddin'e uzattı. Bu kâğıtta, müstakbel Mesnevinin ruhunu, özünü teşkil eden ilk onsekiz beyit yazılıydı. Çelebiye:
— Oku, buyurmuşlardı. Çelebi Hüsameddin ilk beyti okudu:
"Bişnev in ney çün şikâyet mikûned" "Ez cüdayiha hikâyet mikûned" (Türkçesi)
"Dinle bu ney, nasıl, şikâyet ediyor, ayrılıklardan hikâyet ediyor."



Mesnevi'nin İlk Onsekiz Beyti


Mesnevi'nin Fatihası demek olan ilk onsekiz beytini başta Süleyman Nahifi (Vefatı 1738) olmak üzere, son yıllara kadar birçok şairlerimiz nazmen Türkçeye çevirmişlerdir. Bu tercümelerden biri de şöyledir:
Dinle Ney'den nasıl şikâyet eder? Ayrılıklardan hikâyet eder:
Koptuğumdanberi kamışlıktan ben, Ağlar kadın - erkek inleyişimden.
İsterim hasretle doğranmış yürek: Derdimi dökeyim feryat ederek.
Aslından kopup da ayrı kalanlar Gene o kavuşma gününü arar.
Her mecliste geldim ben âh-ü zâra, Eş oldum bedbahta ve bahtiyara.
Her kim sandı ki bana oldu yâr, Lâkin aramadı bende ne sır var?
Sırrım, feryadımdan değildir uzak, O nuru yok sanır lâkin göz, kulak.
Gizli değildir can tene, ten cana, Canı görmek için izin yok sana.
Yel değil ateştir bu Ney'in sesi,
Kimde bu ateş yok, sönsün nefesi.
Aşkın ateşidir ki Ney'e düştü. Âşkın coşmasıdır ki meye düştü.
Yardan ayrılanın Ney gönül sesi, Perdemizi yırttı O'nun perdesi.
Ney gibi panzehir var mıdır böyle,
Hem uygun, hem düşkün, kim gördü söyle?
Ney kanlarla dolu yolları söyler, Ney, Mecmûn âşkını hikâye eyler.
Bu aklı kim anlar bîhuştan gayrı? Dile mahrem var mı kulaktan ayrı?
Günler gam içinde vakitsiz soldu. Günler yanışların yoldaşı oldu.
Sen varsın, günlerim ne gam, gittiyse, Sen kal, temizlikle eşi yok kimse.
Balıktan gayrisi suyuna kandı Nasipsizin gönlü gecikip yandı.
Pişkinin halini hiç anlar mı ham? Söz kısa gerektir imdi vesselâm..
Hüsameddin Çelebi, okudukça coşmuş, coşdukça heyecanlanmıştı, yanaklarından süzülen gözyaşları, elinde tuttuğu onsekiz beyitlik Mesneviyi ıslatmıştı. Okuyup bitirdikten sonra, Mevlâna'nın ellerini öptü:
— Mevlâna'm, ey benim eşsiz hünkârım!.. Gönülden niyaz ederim. Bu beyitlerin sonu gelsin, sonsuzluğa kadar uzansın, ciltler dolsun..
— Çelebi, sen yazmayı kabul edersen, ben de söylerim.
— Kulunuz, şu andan itibaren canla başla hazırım.
— Yaz, öyleyse göz nuru Hüsameddin. Gerçeklerle yücelmiş, gerçekler güneşi Hüsameddin. yaz..
Kurtul, zincirleri kırıp ey oğul, Yetmez mi ki oldun altınlara kul.
Ondokuzuncu beyit böyle başlıyordu. Mesnevi bittiği zaman cilt sayısı altıya, beyit sayısı 25.618'e ulaşmıştı.
Mesnevi, o günden itibaren yazıldı. Gece gündüz, yolda, bağda, bahçede, hamamda, durup dinlenmeden söyleyen Mevlana.. Yorulmaksızın, aşkla, şevkle,, yazan Çelebi Hüsameddin. Bu hali Çelebi şöyle nakleder:
"Mesnevi'yi yazarken, eline kalem almazlardı. Medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram bağlarında ve diğer yerlerde, nerede hatırına geldiyse söyler, fakir de derhal yazardım. Hattâ, yazmaya bile yetişemezdim. Bazen, geceli, gündüzlü birkaç gün söylerdi. Bazen aylarca meşgul olmazlardı. Bir zaman iki sene fasıla verdiler. Bu müddet zarfında bir şey söylemediler, Bir cildin hitamında, cebren kendilerine okurdum. Bazen tashihat yaparlar, bazen yapmazlardı.."
Mevlana, Mesnevi'yi söylerken çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu kitaplardan, dinlediği hikâyelerden, halkın örf ve âdetlerinden misaller veriyor, konuyu bunlarla işliyor, bazen anlatılan bir hikâye, diğer bir hikâyeyi hatırlatıyor, onunla tasavvufî bir fikri, ahlâki bir düstura bağlıyor, aralarında ilişkiler kuruyordu.
Mesnevi'de uzun boylu düşünüp taşınarak yazma, kafiye arama, vezin bulma gibi kayıtlar yoktu. O tamamen (Failâtün, fâilâtün, fâilatün) vezninde Mevlâna'nın kayıtsız şuurundan, tedailerinden, ruhunun derinliklerinden süzülmüş, arınmış bir eserdir. Bir diğeri ardınca gelen fikir pırıltıları, ustaca ve üstadca söylenmiş ve o anda Çelebi Hüsameddin tarafından tespit edilmiştir. Bu yazma işi. Mevlâna'nın sükûnet bulup nefes alışına kadardır. Uykusuz geçen geceler, acıkmalar, bu arada Çelebinin sualleri, verilen cevaplar da esere girmiştir.
Hüsameddin Çelebi yazdığı müsveddeleri, münasip bir zamanda Mevlâna'ya okuyor, gereken düzeltmeler yapıldıktan sonra asıl nüshaya yazılıyordu. Mesnevi'de fırsat düştükçe Çelebi övülmekte, bazen doğrudan doğruya ona hitap edilmektedir. Üçüncü cilde başlarken, Çelebi Hüsameddin, şu beyitlerle okşanıyordu.- "Ey Hak Ziyası Hüsameddin, şu üçüncü deften de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini deş, özürleri bir yana at. Senin kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmektedir.." Altıncı cilde başlarken de: "Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, nice zamandır altıncı cildin yazılmasına meyledip durmadasın, "Hüsâmi-nâme", senin gibi bilgisi çok derin bir erin çekişiyle dünyayı dönüp dolaşmada.. Ey mânevi er, Mesnevi'nin son cildi olan altıncı cildini de sana armağan ediyorum" denmekte. Çelebi üstün vasıflarla taltif edilmektedir.


Mesnevi'nin Gönül Alıcı Dibaceleri


Mevlâna, Mesnevisinin her cildine, bir (dibace) ile başlamıştır. Arapça yazılan bu dibaceler. Mesnevi ciltlerinin tacı, yahut Mesnevi buketinin tomurcuğudur. Mevlâna bu dibacelerde, bütün samimiyetle "Allah'a hamd-ü senâ" da bulunur. Âyet ve hadiselerle söz incileri dizer. Mesneviyi tarif ve tavsif eder. Birinci ciltte: "Şüphe yok ki, Mesnevi, gönüllere şifâdır, hüzünleri giderir, Kur'ân-ı Kerimi apaçık bir hale koyar, rızkların bolluğuna sebep olur, huylan güzelleştirir. Mesnevi, sanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler" buyururlar.
İkinci cildin dibacesinde:
" Birisi bana âşıklık nedir? diye sordu. Dedim ki, benim gibi olursan bilirsin."
"Âşk ve muhabbet, Hak'kın sıfatıdır ve hakikatte muhabbet Hak'kın olup, kula nispeti mecazidir. Yani, âşk kullara evvela Hak'dan gelir, sonra kulda zuhur eder."
Üçüncü cildin dibacesinde:
"Nefsin, heva ve hevesine uyan, istirahatine düşkün olan, bir şeyden çabuk usanıp vazgeçen, kendisinden emin olmayan, zahmetlere katlanmayan, yalnız dünya geçimine düşen kişi ilme kavuşamaz. Allah'ın ihsanına şükredip takdir ettiğini yüce bilip, nefsin aşağılık hazlarından, kendisini beğenmekten, Allah'a sığınan kişi ilme kavuşur..."
Dördüncü cildin dibacesinde:
"Bu faydası en ulu olan güzel konağa dördüncü göçtür. Gök gürleyince bahçeler nasıl sevinir, güzel bir uykuyla gözler nasıl uzlaşırsa, bu dördüncü cildi görünce, ariflerin gönülleri öyle sevinir, öyle neşelenir. Ruhların huzuru, bedenlerin şifâsı, bu dördüncü göçtedir..."
Beşinci ciltte ise:
"Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat, mumu ele almakla yol aşılmış olmaz. Yola düzeldin mi o gidişin tarikattir. maksadına ulaştın mı o da hakikat... Bunun için hakikatler meydana çıksaydı, şeriatlar, yollar batıl olurdu) denmiştir.
Nitekim bakır, altın olursa, yahut da aslında altındır; artık onun için kimya bilgisine hacet kalır, kendisini kimyaya sürtmeye ne hacet var? Kimya bilgisi şeriattır, kimyaya sürtünmek te tarikat.
Hasılı şeriat hocadan yahut kitaptan kimya bilgisini öğrenmeye benzer. Tarikat, kimya eczasını kullanmak, bakırı kimyaya sürtmektir. Hakikat ise bakırın altın olmasıdır..."
Altıncı ciltte:
"Mesnevinin manevi delil ve beyanlarının altıncı cildi olan bu kitap, vehim, şüphe, tereddüt karanlıklarını aydınlatan bir çerağdır. Bu çerağı hayvanî duygu ile görüp anlamaya kimsenin kudreti yoktur.." buyurulmakta ve "Sır. ancak sırrı bilenle eşittir. Sır, onu inkâr eden kişinin kulağına söylenmez.." diyerek, bu son cilde başlanmaktadır.
Mevlâna, büyük eseri Mesnevi'yi bir beyitinde şöyle tarif eder: "Mesnevimiz, Vahdet dükkânıdır. Onda Vâhid'ten, yâni Allah'tan gayri ne görürsen, o puttur." Gerçekten, yalnız Allah'ı terennüm eden, Allah âşkını dile getiren, insanlığa hayırlı, aydınlık, nurlu bir yol çizerek, onu "kemâl" durağına ulaştıran büyük mürşid Mevlâna, onlara, onların anlayabileceği bir dille seslenmiş ve Mesnevi'sini atasözleri, hikâyeler, hattâ masallarla süslemiştir. Yine Mesnevi üzerine der ki: "Bu kitap, masal diyene masaldır. Bu kitapta halini gören ise er kişidir. Mesnevi. Nil ırmağının suyuna benzer. Kıpdiye kan görünür ama, Musa'ya âb-ı hayat.."
Dibaceleri Arapça, asıl metni Farsça olan Mesnevi, Mevlâna Müzesindeki en eski nüshasına göre, 25618 beyit. Mesnevi nüshaları zaman zaman yazıldıkça beyit sayıları artıp eksilmiş. Eflâkî Ahmed Dede, Mesnevinin 26660 beyit olduğunu söyler. Mevlevi şairi Esrar Dede ise Mesnevinin "Kur'an-ı Kerim'deki Besmele, Fatiha. Bakara suresinin harf sayısı kadar", yani 25639 beyit olduğunu kaydeder. Mesnevi'ler aşağı-yukarı bu sayıya yakın beyittedir.
Mesnevi gibi dünya çapında büyük bir eserin doğmasına vesile olan Çelebi Hüsameddin. Mevlâna'nın mübarek teveccühlerini kazanmıştı. Mevlâna onu, ömrünün sonuna kadar yanından ayırmamış, oğulları kadar, şefkat dolu bir sevgiyle ona bağlanmıştı.
Öyle ki, bir dakika olsun yanından ayırmaz, toplantılara onsuz gitmez. onsuz neşelenmezdi. Devrin ileri gelen devle! adamlarından Vezir Muineddin Pervâne, bir gün konağında bir semâ meclisi tertiplemişti. O gün. Celebi Hüsameddin gelinceye kadar Mevlâna'nın yüzü gülmemişti. Celebi, kapıdan girer girmez. Mevlâna. "Merhaba canım. Merhaba nurum, efendim. Merhaba Hak ve Peygamber sevgilisi. Gel benim ruhum, gel benini sultanını, gel benim gerçek padişahım..' diye seslenmiş, bu coşkun hitap, bu yanık yürek, bu dinmez iştiyak. Çelebiyi de coşturmuştu. O cici şevkinden, naralar atıyor, gözyaşı dökerek, semâ ediyordu
Mevlâna. içindeki engin sevgi denizinin bütün derinliğiyle yalnız Hüsameddin i değil, ona ait herşeyi de öylece severdi. Bir gün toplanmışlar. Celebinin evine gidiyorlardı. Mahallenin başında karşılarına bir köpek çıkmıştı. Birisi köpeği kovmak isteyince, Mevlâna hemen mâni olmuş:
— Bu, Çelebi'nin mahallesinin köpeğidir, ona dokunmayınız! demişti. Cebindeki bütün parasını Çelebiye gönderdiği bir gün, oğlu Sultan Veled:
— Baba, evde hiçbir şey yok. biz ne yapacağız? diyecek olmuş. Mevlâna da:
— Vallahî, billahî, tallahî, yüzbin zahit açlıktan ölüm haline gelse, bizde tek bir somun olsa, onu da gene Çelebiye göndeririz., cevabını vermişti. Bir gün de. Çelebinin evine erzak götüren hamala, sırtındaki cübbesini hediye etmiş:
— Keski senin yerinde ben olsaydım!., demişti.

Haylaz
27-01-07, 20:28
Şeyh Sadreddin Konevî De O'na Uydu


Mevlâna. Konya'ya geldiği zaman, etrafında, devrin tanınmış birçok mutasavvıflarını bulmuş, geniş bir ilim çevresiyle karşılaşmıştı. Bu mutasavvıflardan biri de. Şeyh Sadreddin Konevi idi. Sadreddin Konevî, 1210 yılında Malatya'da doğmuş, iki yaşındayken babasını kaybetmiş, annesiyle birlikte Konya'ya gelerek yerleşmişti. Tanınmış bilgin Muhyiddin-i Arabi. Konya'ya gelerek. Sadreddin'in dul annesi ile evlenmiş, böylece Şeyh Sadreddin. babalığı Muhyiddin'in manevî terbiyesi altında yetişmiş. "Vahdet-i vücûd" felsefesinin Anadolu'ya yayı-lması için çalışmış, eşerler yazmıştır. Hadîs ilminde eşi benzeri bulunmayan bir bilgindir.
Başlangıçta değişik inanç ve kanaatleriyle. Mevlâna'nın fikir ve düşüncelerinden ayrılan Sadreddin Konevî. devletten geliri olan, Selçuklu sultanları ile yakınlığı bulunan, itibarlı, zengin bir kimse idi. Konya'daki saray misâli konağında, câriye ve uşaklarıyla bir sultan gibi yaşıyordu. O'nun bu gösterişli hayatı, halkın sevgisiyle yaşayan, gönüllere seslenen yoksul Mevlâna tarafından kınanıyordu. Bununla birlikte, Mevlâna. Sadreddin'e büyük bir saygı gösteriyor, ilmini, irfanını takdir ediyordu. Bir gün, bir toplulukta, namaz kılacağı zaman, Mevlâna'ya imamlık teklif etmişlerdi. Mevlâna:
— Biz abdal erleriz, nerede olursa orada oturur, kalkarız. İmamlık, tasavvuf ve temkin ehline yaraşır... diyerek. Sadreddin'i öne sürmüş, imamlığa geçirtmişti. Ve sonra ilâve etti:
— Allah'tan korkan bir imamın arkasında namaz kılan, peygamberlerin arkasında namaz kılmış gibi olur.
Zaman geçdikçe. Şeyh Sadreddin, Mevlâna'yı anlamaya, ona karşı derin bir saygı ve sevgi göstermeye başlamış, bir gün onu şu sözleriyle övmüştü:
— Bestamlı Beyazıd'la Bağdad'lı Cüneyd, bu zamanda yaşamış olsalardı, bu Allah erinin bindiği atın eğer örtüsünü taşırlar, ona seyislik ederlerdi.
Zaman zaman ziyaretleriyle Sadreddin'in konağını süsleyen Mevlâna. onunla sohbetten büyük bir zevk duyuyordu. Bir keresinde Sadreddin'in evinde bir toplantı daha yapılmış, bu toplantıya, devrin ileri gelen bilginleri de çağırılmıştı. Konuşma sırasında, davetlilerden Emir Kernaleddin şöyle demişti:
— Mevlâna'nın etrafındakiler halktan ve orta tabakadan kimseler.. Çoğu esnaf.. Fazilet ve bilgi sahibi yanına uğramıyor gibi bir şey.. Nerede bir çulha, nerede bir bakkal, nerede bir terzi varsa, onun müridi olmuş.
Bu söz Mevlâna'yı incitmişti ama, cevabını da vermişti:
— Öyledir zahir.. Hallac-ı Mansur da bir "hallaç" değil miydi? Hepimizin bildiği Buharalı mutasavvıf bez dokumaz mıydı? Bir başkası camcıydı. Söyler misiniz, sanatlarının irfanlarına ne zararı oldu?


Bu yollu söz daha gelmişti Mevlânahın kulağına.. Diyorlardı ki:
— Mevlâna eşsiz bir sultan, misli görülmemiş bir insan. Oha sözümüz yok.. Ama, etrafındaki kötü kişilere ne demeli?
Mevlâna, bu tarize de karşılık vermiş ve susturmuştu:
— Eğer onlar iyi olsalardı, ben onlara mürid olurdum.
Mevlâna bu cevabıyla, kendisinin dışarıdan cahil, kaba-saba gibi görünen, gerçekte özü. cevheri bulunan ham insanları yetiştirmekle, olgunlaştırmakla, onları feyzinin bir peyki yapmak ve onlara öncülük etmekle görevli olduğunu söylüyordu.
Ve aslında da öyleydi..




Emir Süleyman Pervane, Mevlâna'nın Müridleri Arasına Katıldı


Bir gün. Mevlâna. Şeyh. Sadreddin'i ziyarete gelmişti. Sadreddin, Mevlâna'yı büyük bir saygı ile karşılayarak, odasının baş köşesine oturttu. Kendisi de edeple, karşısında diz çökmüştü. Karşılıklı, nurla dolu huzur dünyasına daldıkları bir sırada. Sadreddin'in hizmetinde bulunan bir derviş, bu sükûtu bozarcasına Mevlâna'ya:
— Söyler misiniz fakirlik nedir? diye bir sual sormuştu. Mevlâna hiç oralı olmadı, "murakabe"sine devam etti. Derviş, sualini birkaç kere tekrarladığı halde. Mevlâna susuyordu. Derviş, dışarıya çıktığı zaman, Sadreddin Konevî, dervişe çıkıştı:
— Ey pişmemiş ham adam.. Mevlâna sana güzel bir cevap verdi. Anlamadın.
— Cevabı neydi?
— Olgun bir derviş, velilerin huzurunda dille hiçbir şey söylemez, "hal" diliyle konuşur. Gerçek fakir, dünya ve ahiret pabucunu ayağından çıkaran, kendi varlığından geçen kişidir. Mevlâna, sana bunu demek istedi.
Sadreddin, Mevlâna'nın yücelik burcu önünde diz çökmüştü ama. başkaları bunun farkında değillerdi. Onlar, Mevlâna'yı anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlardı. Bir gün, yine bir toplantı yapılmıştı. İçlerinden Şeyh Necmeddin:
— Bugün Mevlâna şu toplantıya gelirse ne söylerse "hayır" diyeceğim! dedi. Bu söz üzerine Sadreddin Konevî, bu hareketinin doğru olmayacağını söylediyse de dinletemedi. Biraz sonra Mevlâna gelmiş ve ilk söz olarak: "Allah'tan başka Allah yoktur, Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir" dedi.
Şeyh Necmeddin'in buna "Hayır" demesine imkân var mıydı? Hatasını anlamıştı. Sustu. Özürler diledi o gün..
Mevlâna. devrinin bütün ileri gelenlerinden saygı görüyordu ama. hiçbiriyle münasebeti. Muineddin Süleyman Pervane ile olduğu kadar dostça ve samimi olamamıştı. Süleyman Pervâne, gençliğinde, Selçuklu Sarayında çeşitli hizmetlerde bulunmuş. Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev II. nın kızı Gürcü Hatunla evlenmiş, itibarlı bir devlet adamı idi. Bir ara. Tokat emirliğinde bulunmuş, daha sonra Moğolların Anadolu Umumî Valisi olan Baycu Noyan'ın. itimadını kazanarak "Pervane veya Pervaneci" mansıbını elde etmişti. Pervânecilik, Anadolu Selçuklularında, Vezirlikten sonra, en yüksek bir makamdı. Onaltı yıl Selçuklu devletini idare eden. bir taraftan Moğolların, diğer taraftan Selçuklu sultanlarının sevgisini kazanan Süleyman Pervane, olgun ve bilgin, düşkünler babası, hayırsever, ince ruhlu bir emir olarak tanınmıştı. Çevresindeki ilim adamlarına, mutasavvıflara, ilgi ve saygı gösterir, onları sarayına toplar, sohbet meclisleri kurardı. Tokat'ta vazife gördüğü sırada, tanınmış sûfîlerden Fahreddin Irakî'ye bir zaviye yaptırmış ve kendisi de müridi olmuştu. Konya'ya dönünce, önce, Mevlâna'nın derslerine devama başlamış, sonra da özel toplantılarına katılarak teveccühünü kazanmıştı. Eli acık, gönlü gani, hür düşünceli, temiz kalpli, aydın bir insan olduğu için Mevlâna'nın yanında seçkin bir yen vardı Mevlâna yazdığı mektuplarda Onu: "Kendi gücünden, kuvvetinden çekinen. Allah lûtfuna, ihsanına sarılan, muradına eriş mührüyle mühürlenmiş, kurtuluş bineğine binmiş olan ahiret yurdunu, yüce konakları dileyen adaletle, ihsanla eşdost, gerçeklikle, tam inançla arkadaş. Hak katında makbul halk katında övülmüş bulunan emirler padişahı Muineddin." diye taltif ediyordu. Bir mektubunda da: "Devletler bağışlayan güneş, yücelikler göğü, yücelerin baş tacı " diye övüyordu.


Mevlâna'nın Yeni Bir Eseri Doğuyor: Fîhî Mâ-fîh


Süleyman Pervane, zaman zaman Mevlâna ile başbaşa, tatlı sohbetler yaptığı gibi.bazan da Mevlâna'yı konağına davet ediyor, izzet ve ikramdan sonra. Mevlâna'nın hikmet dolu söz ve nasihatlerini, derin bir huşû içinde dinliyordu. Bu sohbetler, gün gelmiş, o kadar derinleşmiş ve genişlemişti ki, kâtiplar bunlar; yazmağa başlamış, bir süre sonra da. Mevlâna'nın (Fîhi Mâ-fîh) adlı eseri meydana gelmiştir. FîhiMâ-fîh. "Onun içindeki içindedir" anlamına gelmekte, mutlak varlık'ı. Allah'ı "akl-ı kül ve akl-ı cüz'ü", dünya ve ahiret görüşlerini, mürşid ve mürid münasebetlerini tasavvufî sohbetler halinde, hikâye ve misâllerle anlatmakta, bazan doğrudan doğruya, Süleyman Pervaneye hitap etmektedir. Bu sohbetlerin. Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin gibi Mevlâna'nın yakınları tarafından derlendiği, yazıldıktan sonra. Mesnevi gibi Mevlâna'ya bir kere okunduğu, ondan sonra aslî nüshaya yazıldığı sanılmaktadır. Nasıl. Celebi Hüsameddin Mesnevinin yazılmasına önayak olmuşsa, Süleyman Pervane de Fîhi-Mâfih'in meydana gelmesini sağlamıştır.
Mevlâna'nın fikrî hayatini. 76 bölümde dalga dalga seyreden bu eser nesir halindedir. Konular yer yer beyitlerle süslenir, akıcı üslûbu içinde okuyucuyu peşinden sürükleyerek kendi havası içinde eritir, pişirir, yakar. Mesnevi ne kadar coşkunsa, Fîhi Mâ-fîh te o kadar temkinli, ilmî ve ârifanedir.
Selçuklu devletinin saltanat kavgalarıyla haşır-neşir olduğu bir sırada, önemli bir vazifeyi elinde bulunduran Süleyman Pervane, fırsat buldukça Mevlâna'yı ziyaret ediyor, bulamazsa özürler dileyor
— Gece gündüz kalbim, canım sizin yanınızda, hizmetinizde: fakat Moğolların işinden, işlerin fazlalığından ziyarette kusur ediyorum, diyordu. Mevlâna da:
— Bu işler de Hak işidir. Çünkü bunlar Müslümanlığın güvenini sağlıyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek, huzur ve rahat içinde, taât ve ibadetle meşgul olabilmelerini sağlamak için kendinizi, malınızla, canınızla fedâ ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir, sözleri ile karşılık veriyordu. Pervanenin ziyaretleri, müridlerden bazılarını kıskandırmış olacak ki:
— Emir Pervane geldiği zaman. Mevlâna büyük sözler söylüyor, diye sitem edenler olmuştu. Bunu işiten Mevlâna:
— Emir gelince söz kesilmiyor. Çünkü o söz ehlidir ve daima sözü çeker, söz de ondan ayrılmak istemiyor. Başkaları da nazımla, nesirle, gerçekler ve incelikler söylüyorlar. Halbuki Emîr'in meyli, ilgisi bizedir. Yoksa ince sözler için değil. Çünkü, her yerde bu bilgiler ve inceliklerden vardır. Şu halde O'nun beni sevmesi, beni görmek istemesi bunlardan dolayı değildir. O, bende, başkalarında olmayan birşey görmektedir, diyordu.
Buna rağmen çok kereler, Emîr'i huzuruna kabul etmiyor, bekletiyordu:
— Emîr bizim ziyaretimiz için rahatsız olmasın ve zahmet etmesin. Çünkü bizim birçok hallerimiz vardır. Bir halde konuşuruz, başka bir halde susarız. Bir halde insanlarla ilgileniriz, başka bir halde yalnız kalırız. Hayret ve istiğrak içinde bulunduğumuz haller vardır. Allah esirgesin. Emir böyle bir haldeyken gelirse, hatırını soramayız, onunla konuşmaya halimiz elvermez. Bunun için dostlarla konuşmaya, onlarla meşgul olmaya durumumuz elverişli olduğu zaman, bizim gidip O'nu görmemiz daha iyi olur. diyordu. Bu sözlere Emîr şöyle karşılık vermişti:
— Mevlâna benimle meşgul olsun, benimle konuşsun, diye gelmiyorum. Sadece müşerref olup, kulları ve müridlerinden olmak için geliyorum. Meselâ bugünlerde Mevlâna meşguldü. Bana yüzünü dahi göstermedi. Geç vakitlere kadar beni beklettikten sonra savdı. Mevlâna bununla bana, bir ders verdi, bekletmenin ağırlığını, acılığını anlamam için böyle hareket eti. Müslümanları ve iyi insanları bekletmemek için. beni terbiye etti.


Mevlâna'nın Bir Mektubu


Bir gün Emîr Süleyman Pervane, Mevlâna'dan kendisine nasihat etmesi için ricada bulunmuştu. Mevlâna, bir zaman düşündükten sonra:
— Emîr Pervane, Kuran'ı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Pervane:
— Evet.
— Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
— Evet. doğrudur.. Bunun üzerine Mevlâna şöyle buyurmuştu:
— Madem ki, Allah ve onun Peygamberinin sözlerini okuyorsun, o sözlerden nasihat alamıyorsan. hiçbir âyet ve hâdis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın? Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı çıkmıştı.
Mevlâna, Emîr Muineddin Süleyman Pervaneyi hem çok seviyor, hem de onu tam bir ihlâsla "insan-ı kâmil" yapabilmek için potasında pişiriyordu.
Emîr Pervanenin Mevlâna'ya olan yakınlığını O'nun sözünden dışarı çıkmayısın! bilen halk. türlü ihtiyaçları için Mevlâna'ya başvuruyor. Emîr'den yardım ve şefaat etmesi için rica ediyorlardı. Mevlâna, yazdığı mektuplarda halkın dileklerini Süleyman Pervaneye ulaştırıyor, O da gelen mektupları okuyup öptükten sonra, başına koyuyor, gereğini yerine getiriyordu. Mevlâna'nın devrin ünlü kişilerine yazdığı, 147 mektubu içine alan "Mektubat-ı Mevlâna" adlı eserinde, bunun çeşitli örneklerini görmekteyiz. Bir keresinde Konyalı bir çiftçinin, saraydan kendisine yardım için verilen tohumluk buğdayının arttırılması talebiyle Emîr Pervaneye nasihat dolu uzun bir mektup yazmış ve mektubunu şöyle tamamlamıştı:
"..Duamızı, senamızı getiren bu zat, kapınıza kulluk için gelmede, bu mektubu getirmeyi de. bahanesiz, sebebsiz olarak da kaynayıp coşan lûtfunuza. ihsanınıza bir vesile kılmadadır. Alemde burun ihtiyaç sahipleri, bir umuda kapılarak ö kerem Kâbesine yüz tutuyorlar; o eşikten de ancak esenlikle ganimetler elde ederek, senine senine, sükrede sükrede dönüyorlar Kutlu hatırınıza apaçıktır ki. dünya devleti, dünya malı, ekin ekmek, tohum saçmak içindir. Bu ömür ve devlet tohumunu ekmek için vermişlerdi!, saklamak için değil, ekmek için verilen tohumu az verirler. O azıcık tohum da tanıklık eder ki. bana bunu ekmek için vermişlerdir, ambara koyup saklamak için değil Umarız ki. bu gelen kişi de, kapınızdan şükrederek döner. Sizin kabul edişinizi, yardımda bulunuşunuzu, akrânına karşı övünme, nazlanma silâhı olarak kullanır. O kerem gölgesinin kapısından nasıl döndün diye sordukları zaman, o yardımınız, onun dili haline gelir. Ebedi olarak ihsan ıssı olun, bağışlarda bulunun. Allah'tan öyle dilerim.."
Mevlâna mektuplarında, kendisi için kimseden hiçbir şey istememiş, yoksulların, gadre uğramışların, özü sözü doğruların daima yardımına koşmuş, onların koruyucusu olmuştur. 3u mektuplar aynı zamanda üslûp yönünden birer edebî şaheser olarak büyük önem ve değer taşımaktadır.
O çevresinin ışığı, güvenci ve dayanağı olarak, halkın gönlüne yerleşmişti.


Mevlâna, Resmini Yaptırıyor


Emîr Süleyman Pervâne'nın karısı Gürcü Hatun da. Mevlâna'nın ilk kadın müridleri arasında ve başta geliyordu. Bir sultan kızı olan Gürcü Hatun. Mevlâna'nın sohbetlerinde pişmiş, uyanık, kültürlü bir hanımdı.
Emîr Pervane, vazife ile Kayseri'ye nakledildiği zaman. Gürcü Hatun da kocası ile birlikte. Kayseri'ye gitmeye mecbur kalmıştı. Gönlü. Konya'dan, hele büyük mürşidi Hz. Mevlâna'dan ayrılmak istemiyordu. Mevlâna'nın birkaç poz resmini yaptırmak ve hiç olmazsa bunlarla hasret ve iştiyakını gidermek için, sarayın ünlü ressamı Aynüddevle'yi çağırmış, Mevlâna'nın birkaç poz tasvirini çizmesi için ricada bulunmuştu. Sanatının ehli olan Aynüddevle. bir tomar kağıt ve kalem alarak Mevlâna'nın Medresesi'ne gitmiş ve huzuruna destur alarak maksadını açıklamıştı. Mevlâna gülümseyerek:
— Yapabilirsen ne âlâ... demiş ve ayak üzere poz vermişti.
Kaleminden emin olan Aynüddevle. resmi çizmeye başlamıştı. Biraz sonra başını kaldırıp bir Mevlâna'ya bir de resme baktı. Hayret. olmamıştı. Yaptığı resim hiç te karşısında duran Mevlâna'ya benzemiyordu. İkinci bir tabaka kağıt alarak tekrar çizmeye başladı. Başını kaldırdı. Bu sefer de Mevlâna'yı değişik bir yüzle görmüştü. Üçüncü, dördüncü tabaka kâğıtlara başlamış, her defasında Mevlâna'yı başka görmüştü. Böylece bir tomar kâğıt harcamış, yaptığı resimlerin hiçbirisi Mevlâna'ya benzememişti. Hayretler içinde, naralar atarak kalemini kırmış. Mevlâna'nın dizlerine kapanmıştı. Bunun üzerine Mevlâna "Ah, ben ne de renksiz ve belirsizim. Ben bile kendimi olduğum gibi göremem. Sırlarını ortaya koy diyorsun. Fakat, benim bulunduğum yerde bu sırları koyacak yer bile yok" diye bir gazele başlamıştı. Aynüddevle, perişan ve şaşkın huzurundan çıkmış, çizdiği resimleri Gürcü Hatun'a götürmüştü. Gürcü Hatun bu resimleri, beraberinde Kayseri'ye götürmüş, en değerli bir hatıra olarak, yıllarca sandığında saklamıştı.
Mevlâna'nın Aynüddevle'ye:
— Sen bizim suretimize değil, siyretimize (gidiş yolumuza) bak! dediği, o günden sonra da Aynüddevle'nin, Mevlâna'nın en sadık müridlerinden olduğu söylenir.
Gerçekten de Mevlâna'nın Aynüddevle, Kaluyan, Bedreddin Yavaş, Şihabeddin. Alâeddin Süryânus gibi. ressam ve nakkaş, sanatçı müridleri vardı. Hattâ bunlardan Alâeddin Süryânus bir Rum genciyken Mevlâna'nın bir şefaatiyle dinini değiştirmiş, müslüman olmuştu. Şöyle ki:
Bir gün Mevlâna, caddeden geçerken acı bir çığlıkla irkildi. Cellatlar, bir Rum gencini yaka - paça idam sehpasına sürüklüyorlardı. Mevlâna oradan geçen birisine, sürüklenen bu gencin suçunu sordu:
— Şehrin zalim bir adamı vardı. Onu öldürmüş, şimdi cana can onu da öldürecekler.
Bunun üzerine Mevlâna koştu, cellatlar Mevlâna'yı görünce durakladılar. Mevlâna sırtındaki cüppeyi gencin üzerine attı. Artık ona kimse el süremezdi. Durumu sultana anlattılar.Sultan:
— Madem ki Mevlâna ona şefaat etti. Yapılacak bir şey yok. dedi. Mevlâna genci ölümden kurtarmıştı. Adını sordu, Genç:
— Süryânus. cevabını verdi ve Mevlâna'nın ellerine kapanarak hemen müslüman oldu. Ondan sonra da Alâeddin Süryânus olmuş, Mevlâna'nın müridleri arasına katılmıştı.


Kadı Kemâleddin'de Mevlâna'nın Halkasına Girdi


Devrin tanınmış bilginlerinden Kadı Kemâieddin-i Kâbî. Selcuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus'la görüşmek üzere. 125S yılında Konya'ya gelmişti. Şemseddin-i Mardinî. Zeyneddin-i Razî, Şemseddini- Malatî gibi Konya'nın şöhretli bilginleri. Kadı Kemâleddin'e Mevlâna'yı ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunmuşlardı. Kadı Kemâleddin de tavsiyeye uyarak Mevlâna'yı ziyaret etmişti. Hikâyenin bundan somasını kendisinden dinleyelim:
"O güne dek Mevlâna'nın ulu şöhretini, şuradan buradan duymuştum. Fakat, mevkiimin yüksekliği, servet arttırma hırsım ve maneviyata olan itikatsızlığım, o ulu kişiyi arayıp sormama manî oldu. Sonunda. Allah'ın, takdiri, canımın yoldaşı oldu. Ben de tam bir istek ve içten yelen bir cezbeyle o toplulukla birlikte Mevlâna Hazretlerini ziyaret etmek şetefine eriştim. Dostlarımız da Mevlâna'nın yanında idiler. Mübarek medresesinin kapısından içeriye adım atar atmaz Mevlâna'nın, biz kullarını karşılamak üzere geldiğini gördüm. Mübarek yüzüne sadece bir nazar attım, akhm başımdan gitti. Öylece hepimiz birden baş koyduk. Mevlâna o arada ben kulunu yanına çekti ve "Gördün mü seni nasıl buldum', ey seçkin dost. Gördün mü seni nasıl buldum, ey gönül, ey gönül sahibi." diye bir gazele başladı. Ondan sonra; "Allah'ya hamdolsun. bizim Kcmâleddin. celâl Kemaline doğru yüz çevirdi. Dinin en olgun kişilerinden bin oldu"dedi ve kendi içindeki "ilm-i ledün"den öyle bir bahsetti ki, "Böyle bir bahsi, bütün ömrümde, hiçbir bilginden işitmemiş, hiçbir kitapta da okuyamamışıım. Kendi anlayışım ve gücüm ölçüsünde onun yüceliğine vâkıf o/unca samimiyetle hâlis rnüridleri arasına katıldım."
Bundan sonra. Kadı Kemâleddin oğlu Kadı Sadeddin ve Necmeddin Atabey'i de Mevlâna'ya nuirid yapmıştı. Kendisi de. Karatay Medrese si'nde bir semâ töreni hazırlayarak semâ a girmişti. Renk renk çinilerle süslü, Karatay Medresesinin geniş kubbesi altındaki mermer havuzda şerbet yapılmış, basta Sultan İzzeddin Keykâvus olduğu halde, şehrin ileri gelenleri çağrılmıştı. Mevlâna o gün. dervişleri ile birlikte geç saat'ere kadar semâ etmiş, şu gazeli söylemişti "Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor şu sapsarı yüzlere şu kupkuru dudaklara sor.
Su nasıl yıldızı, ay'ı aksettirirse bedenler de canı, aklı bildirir gösterir.
Gökyüzünde, yıldızlar arasında parlak ay nasıl görünürse, âşık da yüzlerce kişi arasında öyle görünür. O görüdümü söner."
Ve o gün Mevlâna. semâdayken. "Açıkçasına tez. hızlı ateşli bir halde heyecanla geldi. Hakikaten onun ruhu gül bahçesinden bir koku almıştı. Bugün Kâb kaçlısı ab-ı hayatı aramak yolunda bütün kadıları geçti.." anlamındaki rubâisini de okumuş, Kemâleddin-i Kâbi'yi dostça kucaklamıştı.
Mevlâna'ya uyanlar, onun sözleriyle yüreklerini serinletenler. ondan feyz alabilmek için eşiğine yüz sürenler gittikçe çoğalıyordu. İlk günlerde Mevlâna'yı kıskananlar, yakın dostlarını çekemeyenler, şimdi etrafında toplanmışlardı.

Haylaz
27-01-07, 20:29
Mevlana'da Aşk


Mevlâna der ki, "Aşk geldi. Damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o.."
Uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakınılan bu eşsiz sevgili. Allah'tır. Âşk'da Allah'a karşı aşırı sevginin kemale erişi, âşığın âşkta yok oluşudur. Gerçek ilhama mazhar olmuş, gerçek yokluğu zevk edinmişlerin en büyük arzusu ilâhî vuslat'tır. Mevlâna, bu yolun coşkun âşığıdır, aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştur.
"Bizim peygamberimizin yolu âşk yoludur. Biz âşk çocuklarıyız; âşk bizim anamızdır,"
der ve hakiki diriliğin aşkta yok olmakla mümkün olabileceğini söyler "Aşksız olma ki ölü olmayasın. Âşkta öl ki diri kalasın.." Mevlâna'nın âşkı, ömrünün üç merhalesinde olgunlaşmış, bir ömür bu uğurda harcanmıştır. Mevlâna bunu bir beytiyle şöyle ifade eder: "Bütün ömrümün hülâsası şu üç sözden fazla değil: Hamdım, pişdim, yandım." Tahsil ve yetişme devresinin hamlığını Tebrizli Şems pişirmiş, ondan sonra yokluğu ile Mevlâna'yı yakmış, kavurturmuştur. Mevlâna'ya göre, gerçek âşığa aşktan başka herşey haramdır. İlâhi âşk ve ma'şuk herşeyin üstünde ve içindedir. İnsan, kendisini yoktan var edeni nasıl sevmez? Bu sevgi, aslında onun özündedir, herşeyin sonu ona varır. "Fîhi Mâ-fih" adlı eserinde şöyle buyurur: "Aslolan sevmektir. İnsan'ın mayasındaki bu duyguyu arıtmalı. açıklamalıdır. Bedenimiz bir kovan gibidir. Bu kovanın balı ne mumu da ilâhî aşktır..."
Mevlâna'nın Şems'e karşı yakınlığı ve âşkı da budur: Şeyh Şelâhaddin ve Çelebi Hüsameddin'e olan aşk da bu.. Onlarda mutlak varlığın kemâlini, cemâlinde Allah nurlarını gören Mevlâna, gerçek âşkı. yani "Zât-ı ilâhiye"yi sembolleştirerek terennüm etmiştir. Mesnevi'sinde, "Hakiki maşuk olan Allah'dan başka bir temaşası bulunan âşk. âşk olamaz, saçma-sapan bir sevda olur" buyurdukları gibi, Mevlâna'daki âşk, tam anlamıyla ilâhi âşk'tır; başka hiç bir şey değildir ve olamaz.
Mevlâna, coşkun âşkını Şems'in adında sembolleştirmiştir. Kendisinden yirmi yaş fazla 60-70 yaşındaki bu derviş, Mevlâna'da öz cevherini bulduğu ilâhî âşkı olgunluğa ulaştırmış, yokluğu ile de Mevlâna, O'nu âşkın sembolü yapmıştır. Bu sembol Allah'ın cemâl ve celalim imâ eder. Mevlâna, ezeli maşukun yüzünün aksını ve nurlu ışıklarını her yerde görür. Tebrizli Semseddinde bu nurlar; gören Mevlâna onu bunun için över. İlâhî vecdin verdiği mestligi, şarabın mestliğine benzetmiş, şarabı da âşk şarabı olarak sembolleştirmiştir. ilâhî âşkın, yakıcı sarhoşluğu bu.. Şiirlerindeki bağ, gül ve bülbül, hepsi de birer semboldür. Asıl maksat Allah'tır. Bir rubaisinde bunu şöyle dile getirir:
"Başımı koyduğum her yerde secde ettiğim O'dur. Attı yönde ve altı cihet dışında Mâbud O'dur. Boğ, bülbül, semâ ve sevgili.. Hepsi bahane, maksat daima O'dur."
İşte Mevlâna'daki âşk ve sevgili..
Çünkü o, herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar ceset ve kalıp itibariyle çok, fakat maya ve ruh bakımından tekli. Bir rubaisinde "Yine gel, yine gel.. Her kim olursan ol. yine gel.. İster kâfir ol, ister mecûsi, ister putperest. İster yüz kerre bozmuş o! tövbeni.." diyor ve ilâve ediyordu: "Umutsuzluk kapısı değil bu kapı. Nasılsan öyle gel.." Bütün bir insanlığı çağırıyor, aydınlık, nurlu kapısında, onlara gerçek yolu, Hak yolunu gösteriyordu.
Bu çağrıya uyanlar, onun etrafında kümeleşiyor. hidayet yolunu seçiyorlardı. Bilgini, cahili, zengini, fakiri, köylüsü-kentlisi, sultanından çobanına kadar Mevlâna'nın kapısında, ona uyanlar arasındaydı. Bu ilâhî bir çağrıydı. Konya bir gönüller yurdu, âşıklar kabesı olmuştu. Nitekim bu çağrı Mevlâna devrinde de, Mevlâna'dan sonra da gönüllerde aksini bulmuş, onun mübarek türbesi, onu sevenlerin bir sığınağı, zıya retgâhı olmuştu. Artık simdi Mevlâna cağrılıyordu. Gecen yılların Mevlâna ihtifallerinde biz de Ona şöyle sesleniyorduk artık: Gel. yine de gel. yine de...
Gel, cana can ver, imâna imân, Gel vuslatı hasretinden güç olan..
Dillerde senin adın. gönüllerde sen...
Umutsuzlara umut, çaresizlere çare sen.. Her yüzde sen, her yönde sen.
Ey köpük köpük aşk olup coşan
Ey semâ semâ dökülen, taşan..
Gel.. Ölümsüzlük tahtından haber ver bize..
Bizi bizden al götür, O Mesnevi ummanına. O İlâhî aşk kervanına.
Ey yılları yıllara ulayıp aşan,
Ey nesillerden nesillere ulaşan..
Doyumsuz sevgine doymuyor ihvan.. Sulha, sükûna susamış cihan..
Yetiş imdada aman ey büyük dost.. Ey koca Sultan. Bir kerre değil asla, bin kerre gel. Yine de gel, yine de gel, yine gel.


Mevlâna'da Doyumsuz Sevgi


O, âşk, cezbe, sohbet ve irfan yolunda mesafeler alıyor, çevresine iyilik, doğruluk ve güzellik nurları saçıyordu. Bir gün, iki kişinin kavga ettiğini görmüştü. Kavgacılardan biri, ötekine:
— Bana bir söyle, benden bin işitirsin...
demişti. Bunu duyan Mevlâna, yanlarına gitti, o adama:
— Ne söyleyeceksen bana söyle, benimle kavga et. Bana bin söyle, benden bir bile işitemezsin.
deyince, kavgacılar hemen susmuşlar, barışmışlar, büyük adamın önünde saygıyla eğilmişlerdi. O, dostluğun da, sulhun da temelini, insanların karşılıklı sevgisinde buluyordu. Kötülüklerden arınmanın yolu sevgide idi. Bir gün oğlu Sultan Veled'e şu nasihatta bulunmuştu. "O'nun hayrını ve iyiliğini söyle, göreceksin ki o düşman senin en yakın dostun olacaktır. Çünkü gönülden dile. dilden de gönüle yol vardır."
Sevmek, herşeyi. her yaratığı sevmek, ruhu olgunlaştırır, insana huzur verir. Bu sevginin kapıları Allah sevgisiyle açılır. Allah'ı seven, Allah'ın birliğine inanan kişi, kulluğunu sevgiyle gösterir. Bir rubaîsinde sevgili Allah'ına şöyle seslenir:
"Sevgilim, sana yakın olmanın sebebi hep sevgidir. Ayağını nereye basarsan, biz oranın toprağıyız. Aşk mezhebinde reva mıdır ki. âlemi seninle gördüğümüz halde seni görmeyelim." Yine şöyle der:
— Seviyoruz ve hayatımızın güzelliği o yüzden. Bu sevgi insanı "kemâl"e ulaştıran. Allah'a yakınlaştıran ve Allah vuslatını tattıran "gerçek" aşka. Allah arkına götürürdü. Yalnız gerçek aşkı. dünyevi aşktan ayırmak lâzımdı. Mevlâna, dünyevî askı, Mecnun'un devesine benzeterek. Mesnevisinde şu hikâyeyi anlatmada:
Mecnun, Leylâsına kavuşmak için devesine biner, ileri sürer. Devenin arkasında çok sevdiği yavrusu (daylak) vardır. Mecnun deveyi rnahmuzladıkça, yavrusu geride kalır. Yular gevşeyince de deve geriler. Mecnun, deveyi sürdükçe deve ileri, yular gevşeyince de deve geri..
Bir süre sonra da. Mecnun kendine gelir. Bir de bakar ki, ne görsün. Bulunduğu yerden bir adım öte gidememiş. O zaman Mecnun:
— A deve!. İkimiz de âşığız. Ben Leylâ'ya, sen daylağa.. Biz birbirimize yoldaş olamayız. Çünkü birbirimizin yolunu vuruyoruz, der.
Gerçek âşık, ten devesine binen değil, cân devesine binendir. Cân ve bekâ âlemine kanat açandır."
Gerçek âşık Mevlâna'dır. Mevlâna'yı yaşayandır. Gerçek âşk ta yalnız Allah'dır.
Öteki değil!
Âşk ve sevgi bahsinde kalem durmadan yazar, dil durmadan söyler. gönül coşar da coşar. Bu âşk Mevlâna'ya koca bir Divân, cilt cilt Mesnevi, kucak kucak kitap yazdırdı aziz okuyucu!
Biz. Cenâb-ı Mevlâna'mızın O'nun pek bol olan lûtfuna sığınarak, kırık-dökük cümlelerimizle hayat hikâyesini izlerken, tekrar bu konulara dönersek hoşgörünüz. Çünkü O, âleme açılmış bir sevgi bayrağı, kükreyen, fokurdayan, lavlar saçan koca bir âşk dağıdır. Hem de yedi yüz yıldan beri..
O güzellik güneşinden, o doğruluk durağından, o iyilik pınarından söz ederken "Fîhi Mâ-fih" adlı eserindeki su cümlesini de kaydetmeden geçemeyeğiz:
— Her kim ki bizi hayırla yâd ederse, onun da dünyada, yâdı hayırla olsun. Eğer bir kimse başka biri hakkında iyi şeyler söylerse, o hayır. o iyilik, kendisinin olur. gerçekte kendisini övmededir.



Mevlana'da Semâ


Mevlâna, coşkun âşkını, müzikle, semâ ile besliyordu. Müzik, âşkla dolup tasan gönlün oynaşı, sema bu âşkın vecdi ve hareketiydi. Şiir ise aşkın dili. gönül kandilinin yağıydı. Bu üç estetik unsur, yani müzik, sür ve semâ bir oldu mu. bir âsk çağlayanı oluyor, köpüre köpüre Mevlâna'nın ruhunda, benliğinden dökülüyor ve bu çağlayanda Mevlâna dahi silinip kayboluyordu.
Mevlâna'nın ilâhî âşkı ve vecdinin dili sayılan müzikte, rebabın ve neyin yeri büyüktü. "Rebabın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun âşıkların dilidir,." diyen Mevlâna: "Kebab aşk kaynağıdır, ahbap yoldaşıdır. Bulut nasıl gü bahçesini salarsa, rebabda gönülleri sular, gönüllere şakilik eder.." buyurur. Aşk susuzluğunu rebabın tatlı, yanık nağmeleriyle göderiyor. onun sesiyle gönlünü serinletiyordu.
Mevlâna, Mevlâna olalı beri Konya ney ve rebab sesleriyle dolmuştu. Nerede Mevlâna, orada müzik, şiir ve semâ vardı. Bu ses, bu nefesler taassubun kör kuyusuna düşenleri çileden çıkarıyor, "Bu çengilik ne diye? Biz iki eşek yükü kitap okuduk. Müziğin helal olduğuna dair bir tek satır bile görmedik.." diyorlardı. Bu sözler Mevlâna'ya ulaştığı zaman tek cümle ile itirazlarını cevaplandırıyordu:
— Onlar eşekcesine okumuşlar!
Rebabı ten kulağıyla değil, can kulağı ile dinlemek, onun dilinden anlamak demekti. Bir gün Mevlâna. "Biz. rebabtan cennet kapılarının açılışının tatlı sesini duyuyoruz" demişti. Her zaman Mevlâna'ya karsı olan Seyyid Şerefeddin buna da itiraz etmis:
— Biz de rebabı duyuyoruz. Fakat bize acı bir gıcırtıdan başka ses gelmiyor.
demişti. Mevlâna bu söze incinmedi. Şu zarif nüktesi ile cevap vermişti:
— Evet o da duyuyor. Fark su. Biz cennet kapısının açılışımn sesi
ni duyuyoruz, o ise kapanışının.. Ve ilâve ediyordu:
— Medreseleri bilginlere verdik, tekkeleri scyhlere.. Rebap ortalık yerde bizim gibi garip kaldı. Ona da rağbet gösterselerdi. şüphesiz bağışlardık. Bunu yapmadılar. Eh ne yapalım.garibi garip okşar. Hoş görsünler..
Rebap okşandıkca. hele Mevlâna'ni', hassas, ince parmaklarıyla
okşandıkça ilâhî nağmeler çıkarıyor, âşk ezgisiyle ağlıyor, inliyordu.
Hele o ney, o kamış parçası bir âlemdi. O ney ki. gönül sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor. Allah esrarını fısıldayan bir ses, bir nefes oluyordu. Bu ses. bu nefes, önce Mesnevi'de, "Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor" diye dile geliyor, ney olmaktan çıkıyor, Mevlâna'nın ta kendisi oluyordu. Aslında ney, benzi sararmış, varlığını Allah'a adamış, Allah âşığını temsil ediyordu.
Neyin üzerindeki yedi delik, insan başındaki göz, kulak, burun ağız gibi yedi deliği ifade ediyor ve ney, "İnsan-ı kâmil"i dile getiriyordu. Mevlâna, Mesnevi'sinde böyle bir ney'di. Nitekim, Mesnevi'yi ingilizce'ye çeviren Reynold A.Nicholson, "Mevlâna, kendisini, Çelebi Hüsameddin'in ağzından üflenen ve kendi yarattığı giryan musikiyi döken bir ney'e benzetir" demektedir. Rahmetli Yaman Dede, "Nây" adlı manzumesinde şöyle seslenir:
İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya Derd-i hicran ile inler, eder âh Leylâ'ya. Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya, Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânaya..


Dinle Ney'den


Ney, sazlıkta biten alelade bir kamış değildir. Ney. âşığın elinde ateştir, gönüldür. Allah sırrıdır.
Derler ki. Peygamber Davut, bir gün bir sazlıktan geçiyormuş. Bu sırada hafif bir rüzgâr esmeye başlamış. Kamışlar başlamış ötmeye.. Ama ne ötüş! Hazreti Davud olduğu yerde çivilenmiş kalmış. Bu ses, ne ilâhî ses, ne içten terennüm.. Bir tanesini koparmış, dudaklarına götürmüş, başlamış üflemeye.. Bundan sonra Allah'a olan âşk ve muhabbetini bu kamışla dile getirmiş. Bu kamış O'nun elinde kamış olmaktan çıkar, âşk haline gelirmiş. Davud'un ilâhîleri ve pek meşhur davudî sesi, terennümleriyle yanık nefesi ve sesiyle, feryad eden bir âşk misali ney ile ilgili olsa gerek.
Yine söylenir ki. Hazredi Muhammed (S.A.V). Allah sırrını yalnız can yoldaşı Hz. Ali'ye söylemiş, kimseye ifşa etmemesini sıkı sıkıya tenbih etmişlerdi. Hz. Ali, bu ilâhî sırrı, bir süre içinde gizlemiş, fakat sırrın ateşine, ağırlığına dayanamamış, yüreği parça parça olmuş, çöllere düşmüştü. Bir gün, perişan sahrada dolaşırken, kör bir kuyuya rastlamış. içini yakan, kavuran ilâhî sırrı bu kuyuya boşaltmış, ferahlamıştı. Kısa bir süre sonra, kuyudan, âb-ı hayat gibi sular taşmış, vâha haline gelmiş, ağaçlar, kamışlar bitmişti. Ney bu sazlıkta biten bir kamıştı. Erbabının elinde bu kamış dile geliyor, ilâhi sırları ifşa ediyordu. İşte birçokların meyhane sazı haline getirdiği ney. böyle ilâhi bir sırrın davetçisi olarak tanınıyordu.
Alevden nefesi ile hıçkıran, yanık ve perişan ney.. İlâhî bir selsebil aşkla dolu gönül. Mevlâna'nın, "Benim sırrım, feryadımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o nur yok. Ten candan, can da tenden gizli değil. Lâkin canı görmek için izin yok.." diye dile getirdiği âşk sembolü.. Ney için Mevlâna der ki:
Gizli sırlarını söylemede cihanın O yanık ney, o yanık ney, yanık ney,. Ney nedir? O busesi güzel cananın, Öptüğü şey, öptüğü şey, öptüğü şey.
İşte rebab ve neyin sesi, âşk evinin temel harcıydı. Bu seslerden nasibini alan âşık, vecde gelir, semâa girerdi. Gezegenler ve yıldızların, güneşin çevresindeki dönüşleri gibi, ilâhî sevgilinin manevî çevresinde döne döne.
Mevlâna, "Semâ, ilâhî vuslata erişmek içindir" der. Bu vuslat yolunun zevkini alan âşık, zaman ve mekân kayıtlarından kurtulur. Mesnevi'de, "zamandan, zaman kaydından kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun." (c: 3, b. 2775) denir. Bu anda "Demirle mıknatıs neyse âşıkla maşuk da odur" Mesnevi, (c: 3 b. 3152). Mevlâna'mızın. "Semâ ederken, ne neyden haberimiz olur, ne teften.." buyurdukları gibi âşığın cezbe hali, onu, o anda dünya kayıtlarından sıyırır. Bu hal bir süre devam eder. Sonra, yavaş yavaş sükûna varır. Allah'ın mutlak cemaline ve celâline hamdeder: "Artık öyle bir makama ulaşmıştır ki, orada ne zikir,ne zikreden, ne de zikredilen vardır". Bunun için Mevlâna, "Semâ, aşıkların gıdasıdır. Çünkü onda canana vuslatın hayali vardır" demektir. Tebrizli Şems "Hak'kı isteyen ve ona âşık olanlar, semâ ettikleri zaman, aşkları ve manevî halleri çoğalır" diyerek, Mevlâna'yı daima semâ etmeğe teşvik etmiştir.


Mevlâna'da Gerçek Dost Ve Gönül


Mevlâna'ya göre gerçek dost, Hak'tır. O'nun dostu olmak, O'nun dostluğunu kazanmak, ancak O'nu sevmek, derin bir aşkla sevmek ve O'na yakın olmaktır. İnsanlar arasındaki dostluğa pek güveni yoktur. Bir gün Konya'nın dış semtlerindeki bir viraneden geçiyordu. Yıkıklar arasında, birkaç köpeğin, şarmaş-dolaş olmuş uyuduklarını gördü. Yanındakilerden biri:
— Bu biçareler arasında ne kadar güzel bir birlik var. Ne de dostça şarmaş-dolaş uyuyorlar...
dedi. Mevlâna:
— Evet. sen bunlar arasındaki birliğin ve dostluğun ne kadar samimi olduğunu öğrenmek istersen, onların aralarına bir les veya ciğer atıver O zaman bu dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu görürsün.
Sonra ilâve etti:
-- Köpeklerin bu hali, dünya menfaatine, yalnız midelerine, yalnız keselerine tapanların aralarındaki dostluğa benzer. Görünüşte pek samimidirler. Ama aralarına bir dünyalık girerse nice yıllık tuz etmek hak larını unuturlar namus ve şereflerini havava verirler.
Dostluk, paraya pula değil, ruha duyguya dayanrnalıdı;'. Bir şiirinde Mevlâna, "Benin; ne altın dolu keseye, ne de altın kâseye meylim vardır" der. Altın dolu kese de. altın kâse de dünya ehlinindir. Kadirbilirlik, samimiyet, sevgi, şefkat, gibi mânevi duygular ise gönül ehlinin.
Yine bir şiirinde Mevlâna, "Bu hırka içinde olduğumuz müddetçe, ne kimseden incinir, ne de kimseyi incitiriz,.." buyurmaktadır. Gerçekten de Mevlâna, ömrü boyunca ne incinmiş, ne de incitmiştir. Gönül onun için bir Allah kıblesidır. Gönül yıkmamak gerekir. Der ki:
— Hacılar. Kabe'nin dört cihetinde de secdeye varırlar Kabe'yi ortadan kaldırdın ve herkes gönül gönüle secde ediyor demektir. Su halde inanan bir insanın gönlü Allah evi yıkılır mı?
Bir şairimilin de. "Kıblegâh'ı kibriyadır yıkma kalbin" kimsenin'dediği gibi gönül adamı Mevlâna, insanı sadece gönül kıblesinin mihrabı olarak görür ve buna önem verir. Der ki:
— İnsan-ı kâmii'in şu âlemde bir alâmeti olsaydı, ilâhi remizlerin tümüne gönül yoluyla tercüman olurdunuz.
inşan, gönle eğildi, onunla seninle benli oldu, onun sesini dinledi mi, kendini bildi demektir. Kendini bilenin Allah'ı bileceği aşikârdır. Yoksa, bu esrarı başka türlü çözmeye imkân yoktur. Bir rubaisinde şöyle der:
Belini bağla o gönüldeki parlak ışığa. Boş masallarla çözülmez bu düğümlü esrar. Nitekim dağda, bayır/ardaki çayla derenin Sana bir faydası yok evde akan çeşme kadar..
Mevlâna, insanlar arasındaki her günün doğuşun, savaşın ortadan kalkması için "gönül birliği"ne varmalarını şart koşar ve, "Gönül birliği. dil birliğinden üstündür" der. Düşünen, seven, inanan insan Mevlâna'nın gönlü bu..


Mevlâna'nın Dili Üzerine


Orta Asya'nın Türkistan ve Horasan bölgelerinde yaşayan halkın büyük bir kısmı Türk. bunların ana dili Türkçe'dir. Bugün dahi, Azerbaycan'dan doğuda Çin şeddine kadar bütün bir Orta Asya'yı içine alan geniş bölgelerde, hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça Türkçe konuşabilir, Türkceyı değişik lehçeleriyle her yerde bulabilirsiniz. Bu bölgede Oğuz Türklerinin, XI. Yüzyılın başlarında kurdukları Büyük Selçuklu Devleti, kısa zamanda gelişip yayılmış. Türk dili de. geniş ve yaygın Türk topluluklarının dili olarak tarihi seyrini sürdürmüştür. Büyük Selçuklu Devletinin Horasan. İran. Suriye ve Anadolu Selçukluları adıyla dört kola ayrılmasından sonra da durum değişmemiş. Türkçe, Arap ve Fars dillerinin kuvvetli baskısı altında, varlığını geniş halk yığınları, aşiret ve boylar arasında koruyabilmiştir.
Türklerin çoğunlukta olduğu ve Parsların çok az sızabildikleri Orta Asya'nın Türkistan ve Horasan bölgesinin ünlü kültür merkezi Belh şehrinde dünyaya gelen ve pek gene yaşındayken Baha Veled'le birlikte Anadolu'ya göçen, yine bir kültür merkezi Konya şehrine yerleşen Mevlâna Celâledciin'in ana dili, soyca sopca Türk olusuyla da şüphesiz Türkçe'dir. Bunun aksini düşünmek, biraz tarihi, tarihin seyrini, Mevlâna'nın doğduğu bölgenin etnik karakterini bilmemek olur. Ne var ki, islâm dininin etkisi ve İslâm halifesinin İslâm devletleri üzerindeki manevi nüfuzu ile Arapça devlet diline hâkimdir. Resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar, vakfiyeler, kitabeler Arapça ile yazılmakta medresede Arapça okunulmakta öğretilmektedir. Bunun yanıbaşında Farsça, işlenmiş bir dil olarak tasavvufa ve edebiyata girmiş, kültürlü ve enteilektüel tabakanın bilmesi, okuması, yazması gereken bir dil olmuştur. Mevlâna da daha tahsil çağının eşiğinde bu iki dille karşılaşmış, babasından ve hocalarından Arapça ve Farsça'yı öğrenmiş, bu dillerde yazılan eserleri okumuştur.
Anadolu'nun Selçuklular eliyle Türkleşmesinden sonra, kalabalık bir Rum halkın oturduğu bölgelere, aralıksız Türk akınları olmuş. Orta Asya'dan getirilen veya Moğol akınlarının şerrinden kurtulmak için kendi arzuları ile göçen Oğuz Türkleri yer yer Anadolu'ya yerleşmiş, bu aşiretler Anadolu'da köyler, kasabalar kurmuş, kısa zamanda yerli halkı aralarında eritmiş, İslâmlaştırmış veya onları azınlık durumuna düşürmüşlerdir. Böyle bir ortamda Mevlâna, ana dili olan Türkçe ile, Konyalı müridlerine seslenirken, azınlıklarla da ilişiğini kesmemiş, Rumca'yı öğrenmiş, hattâ Rumca şiirler söylemiştir
Evinde, ailesi ve çocuklarıyla, halkla günlük konuşmalarında, vaazlarında Türkçe konuşan Mevlâna, eserlerini devrinin icabı alarak Farsça, bazılarını da Arapça yazmış, yazdırmıştır.
Mevlâna'nın eserlerindeki Farsça'nın, bir Anadolu Farsçası olduğu. Mevlâna'nın bu dili sonradan öğrendiği üzerinde bilginler, zaman zaman durmuşlardır. Bunlar arasında yer yer Türkçe şiirleri. Türkçe beyit ve ibareleri vardır. Bunlara Divân-ı Kebir ve Mesnev' adlı eserlerinde rastlanır. Bu konuda Martinovitz, Salemann, Veled Çelebi (İzbudak), M.Serafeddin Yaltkaya. Mecdud Mansuroğlu gibi bilginler geniş araştırmalar yapmışlardır. Tarihçi Necip Asım'a göre, Mevlâna'nın Türkçesi, daha çok Kıpçak Türkcesi'ne, Mansuroğlu'na göre de Oğuz lehçesiyle veya onların yakın şiveleriyle konuşan Türk kabilelerinin şivelerine benzemektedir.
Mevlâna. Mesnevi'sinde, "Amaç. armağan, aş, götürü, kışlak, yaylak, konuk, sınır. Allah, töre, ulak. yasa. yurt" gibi öz Türkçe kelimeleri ustalıkla kullandığı gibi, Divan-ı Kebîrinde;
Okçulardır gözleri Hoş nişandır kaşlar; Öldürür yüz suvari Kimdir ol Alparslan.
veya "Şems" mahlası ile bastan başa Türkçe, 22 beyittik bir gazelinde:
"0! kim gide uzak yola gerek azık ala bile Almaz ise yolda kala. irmeye hergiz menzile"
şeklinde öz Türkçe şiirler söylemiştir.
Mevlâna bir sanatçı, bir şair. hattâ çok kere söylendiği gibi bir filozof değil, gerçek bir sûfidir. Sonsuz bir âşk ve coşkun bir âşk ve coşkun bir vecdle tasavvuf yolunda ilâhî mürşiddir. Fikir ve düşüncelerini öğretmek için çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu, kitaplardan, dinlediği hikâyelerden faydalanmış, örnekler vermiş, ele aldığı konulan, âyet ve hadislere bağlamış, Türk Atasözleri ve tabirleriyle bezemiştir O'nun eserlerinde:
Ateş olmayan yerde duman tütmez. Ağlamayan çocuğa meme vermezler. Ne ekersen onu biçersin Vakitsiz öten horozun başını keserler. Zaman sana uymazsa, sen zamana uy. Yıkık köyden haraç alınmaz gibi. bugün de atasözlerimiz arasında yaşayan, öz be öz yüzlerce Türk atasözü yer yer serpiştirilmiştir. Yine eserlerinde, halk tâbirleri, Türk gelenekleri, örfleri, inançtan ile ilgili pekçok konulara geniş yer verilmiştir. Bütün bunlar incelenmeden, Mevlâna, eserlerini Farsça yazdı diye, onu bu dillerle konuşan milletlere maletmek ilmî gerçeklere uymaz/yanlış olur.
Mevlâna. Türk Milletinin bütün bir insanlığa yayılan ölümsüz armağanıdır.
Sözlerimizi O'nun şu rubâî'si ile bağlamak isteriz:
"Yabancı bellemeyin, ben de bu ildenim."
"Sizin ocağınızda kendi ocağımı arıyorum"
"Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim." "Hindu soyuyorsam da. gerçekte aslım Türktür benim.."


Mevlâna Ne Şair, Ne De Filozoftur


Mevlâna çok okuyor, okuduğu kitaplardan notlar alıyor, sırası geldikçe, eserlerinde bunlardan faydalanıyordu. Mevlâna aldığını halka vermekle, onlara doğru yolu göstermekle görevli bir Allah eriydi. O'nun dilinde şiir. bir fikri daha yaygın, daha kolay anlatabilmek için bir vasıtaydı. Mevlâna'ya göre şiir. üzüm bağının çitten duvarı gibidir. Gerekli olan bağın üzümüdür, çit duvarı değil. Önemli unsur söz ve mânadır, vezin ve kafiye değil. Hattâ söz de fazladır. Der ki:
— Ben kafiye düşünürüm, sevgili bana der ki, yüzümden başka bir şey düşünme.. Ey benim kafiye düşünenim. Benim yanımda devlet kafiyesi sensin, karşımda rahatça otur.. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin? Harf (vezin-kafiye) nedir? Üzüm bağının çitten duvarı. Harfi, şiiri, sözü ortadan kaldır. Bu üçü olmaksızın senine konuşayım..
Yine der ki:
— Allah, şiir için kafiye aramaktan başka bir dert vermedi bana.. Sonunda, ondan da kurtardı beni. Şu şiiri al da eski bir şiir gibi yırt gitsin. Mânâlar, zaten harfe, ölçüye sığmıyor, anlatmak istiyorum ama, onlar da bu dilekten çok üstün.
Ve gerçekten Mevlâna, çoğu zaman, vezin ve kafiyeyi bir kenara iterek, pervasız bir rahatlıkla fikir ve mânâ âlemine kanat açar.
Mevlâna'ya şâir diyenler, işte bu yönden aldanırlar. Mevlâna'nın şairliği, O'nun diğer meziyetlerinden çok sonra gelir. Mevlâna, filozof da değildir. Felsefe. O'nun âşk ve cezbe dolu fikir ve düşünce yolunda, yol vuran, köstekleyici bir engel, ilâhî âşkı ve doyumsuz sevgi pınarlarını bulandıran bir vesvesedir. Felsefe, yalnız akla önem verdiği, duyguyu, kalbi doğuşu benimsemediği için noksandır. Hele âşk. felsefede aklın kabul edeceği bir iş değildir. Mevlâna'ya göre âşkı aşkla anlamak lâzımdır. Akıl, âşkın şerhinden âcizdir. O, "Allah'a visal"İ. âşk'ta bulmuş, gerçek bir mutasavvıftır.
Mevlâna'ya göre, âlimin gayesi, ilmin aracılığı ile, gerçeğe ulaşmaktır. Bu da tasavvufta kendini bilmektir. "Fihîmâ-fih" adlı eserinde, "Zamanımızdaki âlimler, kılı kırk yarıyorlar, kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi bilmiyorlar. Oysa ki, asıl önemli olan ve kendilerine herşeyden yakın bulunan şeyi, yani kendilerini bilmiyorlar.."der. Kendini bilen ise Allahyı bilecektir. Yol bu kadar yakın iken, hayale kapılmanın, vesvese ile uğraşmanın ne lüzumu var. Mesnevi'deki bir hikâyeye göre, sinek, bir avuç su birikintisi üzerinde yüzen saman çöpüne konmuş:
— Duymuştum, denizler varmış, üzerinde gemiler yüzermiş. Gemileri de kaptanlar idare edermiş. Her halde ben şu anda bu gemilerden birinde kaptanım...
Gibi vehme, hayale kapılmış.. Öyle olmaktansa, denizleri, gemileri bilmek, görmek ve bu gemilerin kaptanı olmak gerek..
Mevlâna buna ermiş, erişmiş, gerçek erenlerdendir. Hattâ erenler halkasında tâcdır, imamedir. Kendisinden öncekilerin ve sonrakilerin..

Haylaz
27-01-07, 20:31
MÜMİNE SULTAN (Mevlâna’nın Annesi)

İslâmın büyük Peygamberi “Kadın, Allah yolunda erdir, ona kadın demek revâ değildir” buyurmuş. Bu sırlı buyruktan aldığımız neş’e ve Mevlâna’nın annesi olması sebebiyle bu konuya Mümine Sultan’ın özlü hayat hikâyesiyle başlıyoruz.

Mümine Hatun, Belh Emîri Rükneddin’in kızıdır. Bunlardan daha önemlisi bir nur kaynağı olmasıdır. Mevlâna gibi Pîri, bir Allah sevgilisini can evinde besleyip geliştirecek imana ve şansa sahiptir. Seçilmiş, kutlu bir varlık olduğu için ulu bir zâta, Bahâeddin Veled’e (Sultânu’l-Ulemâ) zevce olmayı Allah kendisine nasip etmiştir. Belh’te evlenen bu iki bahtlının ilk çocukları Alâeddin’dir. Muhammed Celâleddin (Mevlâna) ikinci evlat olarak dünyayı şereflendirmiştir.

Mevlâna, Mesnevî’nin bir beytinde: “Kadın Hak nurudur, sevgili değil, sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil” buyurur. Bu mübarek kelâm, Allah’ın Hâlikiyet sıfatının kadında tecelli ettiğinin Pîr’in ağzından açıklanışıdır. Seçilmişlerden seçilmiş, nurlardan daha nur olan Mümine Sultan çevresini aydınlatırken, sevgili oğlu, müstesna insan Mevlâna’yı içindeki nur kaynaklarıyla beslemiş, büyütmüştür.

Sultânu’l-Ulemâ’ya kadın; gönüller sultanı Mevlâna’ya ana olan evliyalar güzeli Mümine Hatun, ailenin Karaman’da bulundukları dönemde vefat etmiş ve Karamanlıların Ak Tekke dedikleri zâviyeye defnedilmiştir. Mevlâna’nın kardeşi Alâeddin de burada vefat etmiş ve aynı türbeye defnedilmiştir. İki ulu ere hizmet eden Mümine Hatun “Mâder-i Sultân” (Sultan’ın Annesi) diye ün salmıştır. Ne yazık ki hayatı hakkında çok az şey bilinir. Fakat veliyye bir kadın oluşunda rivayetler çoktur.


Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir. (Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.)

Ak Tekke, diğer adlarıyla Valide Sultan Camii veya Mader Sultan Türbesi imanlı orta Anadolu kadınlarının, evliyaya gönül verenlerin ve bilhassa Mevlâna âşıklarının ziyaretgâhıdır.

Valide Sultan Camii oldukça geniş bir avlu içindedir. Tam bir kavis gibi kemerlenmiş sade ve zarif kapısından içeri girilir. İleri doğru dikdörtgen şeklinde olan sol taraf, tahta parmaklıkla namaz kılınan kısımdan ayrılmıştır; üstü sandukalarla örtülü kabirlerle kaplıdır. Mihrap hizasında camiin doğu güney tarafında küçük bir oda gibi etrafı çevrili olan ve böylece diğer yatırlardan ayrılmış bulunan sanduka Belh Emiri Rükneddin’in aziz kızı Mümine Sultandır. Bu ulu Hatunun kabrine yakın “Sır Ebesi” diye anılan fakat kime ebelik yaptığını bilemediğimiz bir kadın kabri daha vardır. Vaktiyle semâhâne olarak da kullanılan ve bugün namaz kılınan kısmı ayıran bölmeden geriye doğru, iki sıra hâlinde üstü sandukalarla örtülü başka kabirler mevcuttur. Bunlar Çelebilere aittir. Müezzin mahfilinin altındaki yatır ise Mevlâna hazretlerinin kardeşi Alâeddin’indir.


SULTÂNU’L-ULEMÂ (BAHÂEDDİN VELED)

(Mevlâna’nın Babası)


Sultânu’l-Ulemâ diye ülkelere nâmı yayılan Bahâeddin Veled, Belh bilginlerinden Hüseyin Hatibî’nin oğludur. Annesi ise hükümdar Alâeddin Muhammed Harezmşah’ın kızı Melike-i Cihan, Emetullah Hatun’dur.

1125’de dünyaya gelen Bahâeddin Veled iki yaşında iken babasını kaybetmiş, annesi tarafından ihtimamla yetiştirilmişti. Harizmşah sülâlesinden olan akrabaları kendisini padişahlık tahtına oturtmak istedilerse de Baha Veled kabul etmedi. Kendini dinî ilimlere adadı. Büyük babası Ahmet Hatibî’den ve Necmeddin-i Kübrâ’dan feyiz aldı.

Âriflerin Menkıbeleri’ni yazan Ahmet Eflâkî, Baha Veled’e “Sultanü’l-Ulemâ” unvanının verilme sebebini, Belhli üç yüz âlimin rüyada Hz.Peygamber’den aldıkları emir ile olduğunu anlatır.

Bu rüyayı gören ünlü âlimler sabahleyin Bahâeddin Veled’e mürid olmuşlardı. O günden sonra da Bahâeddin Veled “Sultânu’l-Ulemâ” (Âlimlerin Sultânı) diye anıldı.

Sultânu’l-Ulemâ’nın mânevî büyüklüğü, eşsiz bir müderris oluşu; ilmi, irfanı, kerametleri Horasan’da yayılınca çekememezlik, kıskançlık ve dedikodu baş gösterdi. Hasetçiler Sultana kadar gidip;

-Halk, Baha Veled’e çok bağlandı. Yakında tahtınızı elinizden alır, tarzında bir kışkırtma yaptılar. Bu habere çok üzülen ve çare arayan Muhammed Harizmşah, elçilerinden birini Bahâeddin Veled’e gönderdi:

-Şeyhimiz Belh ülkesini kabul ederse padişahlık onun olsun. Bana da başka ülkeye gitmem için müsâde etsin. Bir ülkede iki baş olamaz, diye haber ulaştırdı.

Baha Veled son derece müteessir olarak;

-Biz dervişiz, dervişlere saltanat münasip değildir. Gönül hoşluğu ile biz sefer edelim de Sultan kendi dostlarıyla baş başa kalsın, diye karşılık verdi.

Üç yüz mürid, üç yüz deve yükü kıymetli kitap, ev eşyaları, azıkları ve bunları taşıyacak kervan hazırlandı. Fakat Bahâeddin’i çok seven ve ondan ayrılmak istemeyen Belhliler feryada başladılar. Bir kaynaşmanın başlamasından korkan Harizmşah, Sultânu’l-Ulemâ’ya derhâl haberciler göndererek özür diledi. Kendisi de bir akşam veziri ile birlikte yatsı namazından sonra Baha Veled’in huzuruna vardı. Kararını bozması için bizzat yalvardı; lâkin karar, karardı.

1190 (?) yılında halkın gözyaşları arasında yola çıkan kervan, her geçtiği yerde sevgi ve hürmetle karşılanıyor, hüzünle uğurlanıyordu. Bu uzun yolculuğun mühim duraklarından biri Bağdat’tı. Baha Veled ve kafilesi Bağdat’ta iken Cengiz idaresindeki Moğol ordusunun Horasan şehirlerini tahrip ve yağma ettiği haberi geldi; Belh de kuşatılmıştı.

Bağdat’tan sonra Hicaz’a giden, oradan Şam’a geçen kafile yine bir müddet konakladıktan sonra Şam’dan da hareket etti. Artık Rûm’a (Anadolu) geliyorlardı. Malatya şehrinden çıkıp Erzincan civarından geçerlerken Melik Fahreddin’in âriflerden olan hanımı İsmetî Hatun bir ata binerek Bahâeddin Veled’i karşılamaya koştu. Şehirlerinde oturmaları için pek çok yalvardı. Sultânu’l-Ulemâ;

-Bu şehirde bir medrese yaptırırsanız, bir müddet kalmak mümkün olur, buyurdu.

Uyanık kalpli, âşık gönüllü İsmetî Hatun’un emri ile derhâl Erzincan‘ın Akşehir’inde bir medrese inşaatına başlandı ve kısa zamanda tamamlandı. Sultânu’l-Ulemâ dört sene o medresede ders verdi. Sonra yine yollarına devam ettiler. Konak, konak Lârende’ye (Karaman) geldiler. Lârende şehrinde yedi sene kalan Bahâeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin’i Semerkantlı Koca Şerefeddin Lâlâ’nın kızı Gevher Bânu ile evlendirdi. Yine Lârende’de pek üzücü iki mühim hadise oldu: Bahâeddin Veled kıymetli hanımı Mümine Sultan’ı ve birinci oğlu Alâeddin’i kaybetti. Bu vefatlardan sonra kervan yine hazırlandı. Kafile, son durakları olan Konya’ya hareket etti. Selçuklular’ın başşehrinde yer yerinden oynuyor, herkes gelenleri karşılamaya hazırlanıyordu.

Sultan Alâeddin Keykûbad, Bahâeddin Veled’e sarayından bir yer hazırlatmış orada alıkoymak istiyordu. Fakat ünlü bilgin Altın Aba Medresesi’ni tercih etti. 1208’de(?) artık menzile ulaşmışlardı.

Sultan Alâeddin Keykûbad;

-İmamlara medrese, şeyhlere hânkâh, emîrlere saray, tüccarlara han, gariplere kervansaray münasiptir, buyurarak sarayda oturma teklifini kabul etmeyen Baha Veled’e kırılmamış, maiyeti ile birlikte müridi olmuştu.

Sultânu’l-Ulemâ, ekseriya halkın gönlündeki sırları söylerdi; mizacı yumuşak ve nazikti. Çok riyâzet ve çok ibadet ederdi. Müridlerinden biri, neden kendisine bu kadar ezayı revâ gördüğünü sormuştu. Aldığı cevap şu oldu :

-Bunların hepsi çocuklarımız ve dostlarımız içindir.

Baha Veled daima mezarlıkları gezer. Ve

-Ey, Rabbim! Bizi güzel huyla huylandır. Iztıraplara dayanıklı et, diye dûa ederdi.

-Gündüzleri mezarlıkları gezin, geceleri yıldızları seyredin. Bu, Peygamberimizin vasiyeti ve âdetidir, buyururdu.

Baha Veled :

-Ben yaşadıkça ve mânâ meydanında at koşturdukça benim gibisi zuhur etmez. Dünyadan göçüşümü bekleyin. Sonra oğlum Celâleddin’in nasıl bir insan olacağını, benim mertebemden daha yüksek bir mertebeye çıkacağını görürsünüz, buyururdu.

Konya surları yapılmadan çok evveldi. Şimdiki Yeşil Kubbe’nin (Kubbe-i Hadrâ) olduğu yerde küçük bir tepe vardı. Bir gün Baha Veled oraya gitmiş, gezinti esnasında müridlerine ;

-Benim, oğlumun, onun evlâtlarının mezarları burada olacaktır, demişti. Sözü tahakkuk etti. O tepenin yeri Sultânu’l-Ulemâ’ya sevgili ve eşsiz oğlu Mevlâna Celâleddin’e torunlarına ve sevgi ile kendilerini onlara, onların yoluna katanlara hârikûlâde güzel bir türbe oldu.

Baha Veled’in vefatından sonra Selçuklu Sultanı Alâeddin’in mühim bir sıkıntısı olsa şeyhinin Türbesine koşar mutlaka ferah bularak dönerdi.


Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir. (Linkleri sadece üyelerimiz görebilmektedir.)

Bugün, Sultânü’l-Ulemâ’nın Yeşil Kubbe altındaki kabrinin üzerinde Selçuklu tahta işlemeciliğinin şâhâne örneklerinden olan çok heybetli bir sanduka vardır.



SEYYİD BURHÂNEDDÎN-İ TİRMİZÎ

(Mevlâna’nın Hocası)

Seyyid Burhâneddîn-i Tirmizî, Sultânu’l-Ulemâ’nın Horasan’daki müridlerindendi. Bahâeddin Veled’e intisap ettikten sonra bir müddet kırlara düşüp, tecelli nurlarının çokluğundan kararsız olmuştu. Riyâzeti pek sever, daima perhiz yapar, nadiren yemek yerdi. Kalplerdeki sırları söylediği için Horasan, Buhara, Tirmiz ve civarında “Seyyid-i Sırdân” diye tanınırdı. Baha Veled’in Horasan’dan göç edişinden sonra Tirmiz’e gitmiş ve orada inzivaya çekilmişti.

Seyyid, günlerden bir gün kuşluk vaktinde birdenbire; “Eyvah! Şeyhim bu toprak âleminden göçtü” diyerek feryat ile ağlamaya başladı. Günlerce ıstırabını, kederini teskin edemedi. Sonra bir gece rüyasında Sultânu’l-Ulemâ’yı gördü. Şeyhi hiddetle bakıyor;

-Burhâneddin, nasıl olur da bizim Hüdevendigârı (Mevlâna) yalnız bırakır, yanına gitmezsin? Bu atabeklik vazifesine yakışmaz, diyordu. Uykudan üzüntü ile uyanan Seyyid Burhâneddin hemen hazırlanıp, birkaç yakını ile birlikte yola koyuldu ve 1211 senesinde Konya’ya ulaştı. O sırada Mevlâna Celâleddin yedi sene boyunca oturdukları Lârende’ye bir seyahat yapmıştı. Hüdâvendigâr’ı bulamayan Seyyid-i Sırdan bir mektup yazarak dönmesini rica etti. Mevlâna mektubu alınca öpüp, gözlerine sürdü ve derhâl Konya yolunu tuttu.

Kavuşma çok heyecanlı oldu; her ikisi de kendilerinden geçtiler. Seyyid Burhaneddin, delikanlı Celâleddin’in bilgide eşi olmadığını görmüş; bâtınında da işlenmemiş mâdenler bulunduğunu keşfetmişti. Sevgiyle yürüyen hocalık-talebelik devresi tam dokuz yıl sürdü.

Seyyid, Mevlâna’nın büyüklüğünü çok iyi biliyor, onu çok seviyordu. Bunun için ;

-Benim onun üzerinde hakkım vardır; ama onun benim üzerimdeki hakkı binlerce misli fazladır, buyuruyordu. Dokuz sene tamam olduktan sonra yine bir sevgi havası içinde Seyyid zaman zaman Mevlâna’dan Kayseri’ye gitmek için izin istemeye başladı. Mevlâna’nın gönlü ise bir türlü gitmesine rıza göstermiyordu.

Bir gün Mevlâna dostlarından bir grup Seyyid’i bir katıra bindirerek bağlara götürmüşlerdi. Kayseri yolculuğunu düşünen Burhâneddîn-i Tirmizî birdenbire hayvanın sıçraması ile yere düştü ve ayağı kırıldı. Şehre döndükleri zaman sitemli bir tebessümle Mevlâna’ya;

-Ne güzel mürid; mürşidinin ayağını kırıyor! dedi. Sonra;

-Niçin gitmeme izin verilmiyor? diye sordu.

Mevlâna bu soruya soruyla karşılık verdi;

-Neden beni bırakıp gitmek istiyorsun?

Cevap şu idi:

-Buraya kuvvetli bir arslan yöneldi (Şems-i Tebrizî); olabilir ki birbirimizle geçinemeyiz. Benim görevim artık bitti. Bunun için gitmek istiyorum.

Seyyid Burhâneddîn Kayseri’yi seviyordu. Oraya yerleşecek, inzivaya çekilecek, köşesinde gece gündüz Hak’la bir olacaktı. Nihayet Mevlâna’nın müsâdesiyle, o zaman Darü’l-Feth denilen Kayseri’ye yollandı.

Hayatının geri kalan günlerini Kayseri’de geçiren Burhâneddîn-i Tirmizî, 1220 senesinde bir gün, hizmetine bakan müridinden bir testi sıcak su getirmesini istedi. Su gelince, müride;

-Kapıyı kapa ve garip Seyyid göçtü diye dışarda selâ ver, buyurdu. Suyu getiren mürid, çıkar çıkmaz, efendisi ne yapacak diye, içerisini gözetlemeye başladı. Seyyid abdest almış, elbisesini giymiş, odanın bir köşesine kıvrılmıştı.

-Ey, bana bir emanet veren hâzır ve nâzır Allah! Lûtf edip bu emaneti al. İnşaallah beni sabredicilerden bulursun (Kur’an, XXXVII, 102), âyetini okuyarak ruhunu Hakk’a teslim etti.

Seyyid-i Sırdan’ın vefat haberi etrafa yayılınca büyük küçük herkesi hüzün ve acı kapladı. Hâfızlar Kur’an okuyor, şeyhler zikrediyor, selâlar veriliyordu. Seyyid bu şekilde toprağa verildi.

Sahip Şemseddin, Seyyid’in Türbesini yaptırdı. Fakat çok kısa zaman içinde türbe harap oldu. Tekrar yaptırıldı; yine yıkıldı. Bir gece Sahip Şemseddin, Seyyid’i rüyasında gördü; üzerine türbe yapılmasını istemiyordu. Bir müddet sonra Mevlâna’ya mektup gönderildi. O zaman otuz dört yaşında olan Hüdâvendigâr dostlarıyla beraber Kayseri’ye geldi; Burhâneddin-i Tirmizî’nin kabrini ziyaret etti.

Seyyid Burhaneddin'in türbesi bugünkü şekliyle, 1892'de Mesnevi şarihi ve zamanda Ankara Valisi olan Abidin Paşa'nın yardımıyla yapılmıştır.



ŞEMS-İ TEBRİZÎ

(Mevlâna’nın Can Yoldaşı, O’nu Aşk Yoluna Düşüren Velî)

Babası Bahâeddin Veled’in vefatında yirmi dört yaşında olan Mevlâna, sultanın emri ile babasının yerine oturtuldu. Seyyid Burhâneddin’in Konya’ya gelmesine kadar, dinî ilimleri öğretme vazifesine devam etti.

Mevlâna’nın ilk mürşidi babası idi. Sonra dokuz sene Seyyid Burhâneddîn-i Tirmizî’den feyz aldı.

Mevlâna, o zamanın ilim ve irfan merkezi olan Hâlep ve Şam’da ders görmüş, zâhir ve bâtın ilimleriyle mücehhez bir âlim, bir zâhit olmuştu. Bilgide, keşifte, keramette, güzel söz söylemede, güzel huyda eşi yoktu. Akıllara hayret veren zekâ ve irade sahibi idi. Mollâ-yi Rûm diye nâmı dillere destandı. Bütün hayatında öğrenmekten ve öğretmekten zevk almıştı. Kitaplarına düşkünlüğü son derecede idi. Ders verdiği medreseler, hayranları ile dolup taşıyordu.

Bu vaziyet, Tebriz’li Şems’in Konya’ya vâsıl oluşuna kadar beş sene sürdü; sonra her şey birdenbire değişti. Bu değişme, Şeyh-i Ekber’in senelerce evvel görüp söylediği gibi Mevlâna’nın aslında uçsuz bucaksız bir umman oluşunun icabı idi.

O Ne Kutlu Bir Gündü

1224 senesinin bir Cumartesi günüydü. Mevlâna’nın etrafını talebeleri sarmış, hürmet ve sevgilerinden yaya yürüyorlardı. Birdenbire önüne kalenderî kıyafetli bir derviş çıktı. İleri atılarak Mevlâna’nın katırını çevikliği ile durdurdu. Gözleri alev alev parlıyordu. Sordu :

-Ey, madde ve mânâ altınlarının sarrafı! Muhammed Mustafa mı büyük, Bayezid-i Bistamî mi?

Mevlâna irkildi :

- Bu nasıl suâldir? Elbette Muhammed Mustafa bütün enbiyâ ve evliyânın serveri ve lideridir.

Derviş :

-Evet; ama, Muhammed (a.s.); “Yarabbi, seni tenzih ederim. Biz seni lâyıkı ile bilemedik” buyurdu. Bayezid ise; “Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim, cübbenin içinde Hak’tan gayrı varlık yok” dedi.

Mevlâna cevaben;

-Bayezid bir Hak tecellisine mazhar olunca kabının darlığından taştı. Hz. Muhammed ise hangi mertebeye varsa evvelki makamlardan istiğfar ediyor, “Ey bizim düşünce ve idrâkimizden olan Allah! Biz seni lâyıkı ile bilemedik.” diyordu, dedi.

Yabancı derviş bir çığlık kopardı. Mevlâna katırdan aşağı atladı. Ortalığı telâş ve uğultu kaplamıştı. Birbirlerine büyük bir cezbeyle bir “ân”da bağlanan bu iki ulu zât beraber Gevhertaş Medresesi’ne geldiler. Bir hücreye girdiler. Bir rivayet; kırk gün, bir rivayet üç ay kimseyi içeri almadılar. İstiğrak, semâ, Hak sohbeti ve visâl orucu ile ruhânî günler geçirdiler.

Bu derviş, Şems-i Tebrizî idi. Mevlâna, vaktiyle Şam’da Hz.Şems’e rastlamış, fakat yüzü kapalı olan Şems’i bir görüp bir kaybetmişti. Ezel sevgisiyle ruh dostunu şimdi çok iyi tanıyordu ve; “İyd-i ekber ki Şems-i Tebrizî’dir; o bayramın büyük kurbanı ben oldum” buyuruyordu.

Mevlâna ile Şems-i Tebrizî’nin Konya’da birbirlerine kavuştukları yere Marace’l- Bahreyn yani, “İki denizin kavuştuğu yer” denildi.

Şems-i Tebrizî Kimdir?

Mevlâna’nın ilim, irfan ve aşktan ibaret hayatından gücümüz nispetinde bahsederken Şems’in sırlı hayatından biraz olsun söz açmadan geçmek imkânsızdır.

Şems-i Tebrizî, 1164’de Tebriz’de doğmuştur. Ecdâdının İran Türklerinden olduğu söylenir. Adı Şemseddin Muhammed, babasının adı Ali’dir. Dedesi ise Melek Dâd-ı Tebrizî’dir.

Şems, çocukluk dönemlerinden sonra Tebriz şehrinde sepet ören Ebu Bekr-i Zenbilbâf’ın müridi oldu. O günleri kendisi şöyle anlatır :

-Çocuktum, melekleri ve gayb sırlarını müşâhede ediyor, bütün insanların bunları gördüklerini zannediyordum. Sonra görmediklerini anladım. Şeyhim Ebu Bekr beni, onları söylemekten alıkoydu. Babam;

-Bu, bizim Şemseddin’e tâat ve riyâzetle değil ezelden beri verilmiştir, derdi. Velâyetleri şeyhimden aldım; fakat bende şeyhimin ve kimsenin görmediği bir şey vardı. Onu şimdi Mevlâna gördü.

Ne güzel söylenmiş bir beyit vardır :

Kadr-i dürr-ü gevheri âlem bilür

Âdemi amma yine âdem bilür

(İnci ve cevherin kıymetini dünya bilir

Ama, insanı ancak insan bilir)

Hz. Şems’in makamı o dereceye ulaşmıştı ki şeyhi ile kanaat edemez olmuştu. Aşkı, vecdi hudutsuzdu. Bir yerde karar kılamazdı. Kara bir keçe giyer, günlerce oruçlu gezerdi. Yedi günde bir, yarım ekmeği kelle suyuna tirit yapar, yalnız onu yerdi. Senelerce seyahat etti. Bir kervansaraydan bir kervansaraya konardı. Bu sebeple ve mânâ âlemindeki seyrinden dolayı kendisine, Şems-i Perende (Uçan Şems) dendi. Âriflerin bâzıları ona Kâmil-i Tebrizî veya Seyfullah (Allah’ın kılıcı) da derlerdi.

Şems, kabına sığamayacak kadar taşkın bir ruha; hiçbir kayıt ve çerçeveye girmeyen coşkun, sûfiyâne bir cezbeye sahipti. Sabrının, kararının tükendiği, sırlarına mahrem bir dost aradığı bir gece;

-Ey Rabbim! Kendi örtülü velîlerinden benim sohbetime tahammül edecek birini karşıma çıkar, diye niyaz etti. Elbette Hak katında dûası makbul idi. Rûm ülkesine gitmek, Mevlâna Celâleddin’i bulmak için ilham aldı. Lâkin o mübarek yüze kavuşmanın bir de şükran borcu olacaktı. Uçan Şems de kendi “başını” şükrâne olarak adadı.

İşte böylece, Mevlâna âleminin “şemsi” Konya’ya aşk ve ateşle vardı. Şekerciler (Şeker-furûşân) Hanına yerleşti. Sonra Mollâ-yi Rûm’un yolunu beklemek için, Altın Aba Medresesi’nin önüne gitti ve daha önce bahsedildiği gibi “iki derya” kavuştu.

Hüdâvendigâr’ın aziz oğlu Sultan Veled, babasının Şems ile olan karşılaşmasını Hz. Musa ile Hızır’ın buluşmasına (Kur’ân, XVIII, 64–80) benzetir. Şems’in yüzünü görünce;

-Sırlar ona güneşin doğuşu gibi açıldı; görülmemişleri gördü, der. Sonra ilâve eder:

-Mevlâna üstad bir şeyh idi, yeniden mürid oldu. Nihayete ermişti, baştan başladı. Herkes ona tâbî idi, o Şems’e tâbî oldu.

Mevlâna’nın Şems’e tâbi oluşu ve en ağır imtihanları geçirişi hiç şüphesiz kabının enginliği icabı idi. Mevlâna, “Mü’min, mü’minin aynasıdır” hadisine göre bir ayna gibi Hz. Şems’te gördüğü kendi güzelliğine, aslına âşık olmuştu. Allah Kur’an’da : “Beni sevmek isteyen sana (Peygambere) muhabbet etsin” buyurmuştu. Velîler, Peygamberlerin vârisi olduğuna göre velîler velîsi Şems’e aşk, aslında Allah’a olan aşkın bir tezahürü idi.

Artık Mevlâna kayıtsız şartsız, her ne bahasına olursan olsun, Hz.Şems’e tâbî idi. Sabrı ile en çetin imtihanları başarıyordu. İhtimal ki bu sebeple;

-Dost bize zehirle dolu bir kadeh getirdi; zehir onun elinde olduğu için o zehri zevk ve sevinçle içtik, demişti.

“Aşk şehidi nasıl olur, söyle, diyen olursa, tıpkı buna benzer diye ona benim canımı göster” buyurmuştu. Aşk dâvasının elbette ki çetin, nefse ağır gelen imtihanları vardı. Nitekim, insan ruhunu tam mânâsıyla saf bir hâle getirmek için nefsin gururunun kırılması lâzımdı. İşte en ağır imtihanların neticesinde Hz.Şems, Mevlâna’nın ayaklarına kapanıp ;

-Başlangıcı olmayan, başlangıcın sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyada baştan sona kadar senin gibi gönül tutan bir sultan, bir Muhammedî yürekli ne gelmiş, ne de gelecektir, dedi ve o anda baş koyup kendisi Mevlâna’ya mürid oldu.

Bütün Konya şaşkındı. Mevlâna’nın ne hocalığı, ne vaazı, ne de kitaplarına olan düşkünlüğü kalmıştı. Halk dedikoduya başladı. Talebeler;

-Şems, Hüdâvendigâr’ımızı bizden ayırdı, diye kıskançlığa düştüler. Dünya böylesine bir aşkı anlamaz, kaldıramazdı. Hâlbuki biraz evvel de arz etmek istediğimiz gibi, Şems, Hakk’ın tecellileriyle dolu Hak velisi idi. Onu sevmek, Hakk’ı sevmekti. Onunla sohbet, Hak’la sohbetti. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de : “Ey, iman edenler, Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyordu. “Sâdıklar” velîlerdi. Fakat, hamlar, ancak zâhiri gören zâhirperestler, insandaki mânâyı göremediler. Bunun için Mevlâna bir beytinde : “Sabah kuşları onun ziyâsını görmeye tahammül edemezler, nerde kaldı ki gece kuşları onu görmeye tamah etsinler” buyurmuştu...

Şems-i Tebrizî’yi ve Mevlâna’yı anlamayanlar da, gün geçtikçe işi büyüttüler. 1225 yılının bir Perşembe günü dedikoduların artmasıyla ortadan kayboldu. Mevlâna’nın emri ile her taraf arandı. Hiçbir iz bulunamadı. Mevlâna, büyük bir keder içinde idi. Kıyafetini değiştirmiş, mâteme bürünmüştü. Istırabından gazeller söylüyor, muhitinden ayırmadığı neyzenlere ney üfletiyor, semâ ediyordu. Uyku, durak bilmiyordu. Zaten Mevlâna’nın istirahat ettiği vâkî değildi.

Şems Konya’yı terk ettikten sonra doğru Şam’a gitmiş bir han köşesine yerleşmişti. O da Mevlâna’nın hasretiyle yanıp tutuşmakta idi. Nihayet dayanamayarak Hüdâvendigâr’a bir mektup gönderdi. Mevlâna, hiçbir kelimenin izah edemeyeceği bir şekilde sevince gark oldu. Semâ etti ve hemen gazel tarzında bir cevap yazdı; oğlu Sultan Veled’i Şems’i geri getirmesi için Şam’a gönderdi.

Bir ay sonra Şems-i Tebrizî, Sultan Veled’in refakatinde Konya şehrine giriyordu. Yol boyunca Sultan Veled, bütün ısrarlara rağmen, hürmet ve sevgisinden yayan yürümüştü. Mevlâna’ya müjdeciler koşturuldu. Âşıkların sultanı şükran hisleriyle namaz kılıyor, semâ ediyordu. Sonra bekleyiş helecanlarına takati kalmadı. Yollara çıktı; kafile göründü. Konya bayram havası içinde idi. Tebrizli Şems’in büyüklük ve kudretine inananlar karşılamaya iştirak etmişlerdi. Dedikodu yapanlar ise pişmanlık hisleri içinde idiler. Şems ve Mevlâna kucaklaştılar. İnsanları çok iyi tanıyan, Muhammedî-meşrep olan Hz.Şems, pişmanlık duygusuyla önünde eğilenleri çoktan affetmişti. Nâzikâne muamelesi ve hekîmâne sözleriyle hissiyatının ulviyetini göstermişti.

Mevlâna, Şems-i Tebrizî’yi bu ikinci sefer gelişinde kendi çocukları gibi bakıp büyüttükleri güzel Kimya Hatun’la evlendirdi. Belki de bu evlilikle onu Konya’ya bağlamak istiyordu.

Günler tekrar, sohbet, semâ, istiğrak ve murâkabe ile geçiyordu.

Şems-i Tebrizî’nin Mevlâna ile olan mânevî alışverişinin eskisinden fazla, daha derinlerde olduğunu gören fesat kişiler, kıskançlık ve kötü görüşlerinden ortalığı tekrar karıştırmaya başladılar. Nihayet 1227 senesinde bir gece Hz.Şems’in ortadan kaybolmasına sebep oldular.

Menâkıb kitaplarının bazısında Şems’in, çekemeyenleri tarafından şehit edildiği; bazısında da izinin bulunmadığı yazılıdır. Bu kayboluş olayının rivayetleri çeşitlidir. Doğrusunu Allah bilir. Bizce mühim olan, Hz. Şems’in vazifesini tamamlamasıdır.

Şems’in kayboluşundan sonra Mevlâna yine her tarafı aratmış; bizzat Şam’a gitmiş, boş dönmüştür.

Mevlâna, Şems’in lâfını edenlere, “Filân yerde gördük” diye konuşanlara üstündeki cübbesini bağışlıyor;

-Bu senin yalanına armağan; doğru olduğunu bilsem canımı verirdim, diyordu. Güzel gözleri uykusuzluk ve gözyaşından kan içindeydi. Gazellerinin, rubailerinin en yanıklarını;

“O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi?

Ümit güneşinin söndüğünü kim söyledi?

O güneş düşmanı dama çıkıp;

İki gözünü kapadı ve güneş battı...” diye söylüyordu.



SALÂHADDİN-İ ZERKÛB

(Mevlâna’nın Şems’ten sonraki Yakın Dostu, Halifesi ve Dünürü)


Mevlâna’nın kutlu çevresinde müstesna bir yeri olan Salâhaddin Feridûn Zerkûb, Konya’da bir göl kenarında kurulmuş olan Kâmile köyündendi. Fakat Şems-i Tebrizî gibi aslen Tebrizli olduğu söylenirdi. Ümmî idi, yani okuma yazma bilmezdi. Buna rağmen son derece zeki ve anlayışlı idi. İlim ve irfan âşığı idi. Bu aşkla genç yaşta Seyyid Burhâneddin Tirmizî’nin müridi olmuştu. Şeyhine hizmet eder, sohbetlerini kaçırmazdı. Seyyid Burhâneddin Kayseri’ye gittikten sonra Salâhaddin de gönlünde açılan ayrılık acısıyla Konya’da duramamış, anasını, babasını ziyarete köyüne gitmiş, orada evlenmişti. Bir müddet sonra yine Konya’ya döndü. Bir gün Cuma namazına gitmişti. Mevlâna camide ders veriyor, Seyyid Burhâneddin’den bahsediyordu. Âşık ruhlu Salâhaddin, birdenbire Mevlâna’nın zâtında Seyyid’in hâl ve nurunu gördü; vecd ve istiğrak içinde feryat ederek minberin önüne atıldı, Hüdâvendigâr’ın ayaklarına kapandı. O andan itibaren içinde Mevlâna’ya karşı büyük bir sevgi ateşi belirdi ve dostlarının en bağlılarından oldu.

Şems-i Tebrizî Konya’ya gelip iki denizin birleşmesi misâli, Mevlâna ile mahrem sohbetlere koyulduğu zaman Salâhaddin-i Zerkûb, iki ulu zâta kendi hücresini tahsis etmiş, hizmetlerine de kendisi bakmıştı.

Salâhaddin’in en mühim hususiyetlerinden biri de dinlemekti. Mevlâna’nın huzurunda daima diz üstü oturur, kollarını yenlerinin içine sokar, başını kalbinin üzerine eğer, onun sohbetini dikkatle dinlerdi. Ancak kendisinden bir şey sorulduğu zaman da ârifâne cevaplar verirdi.

Şems-i Tebrizî’nin gidişinden sonra bir gün Mevlâna, Konya çarşısında dalgın dolaşmakta idi. Yolu kuyumcuların olduğu tarafa düştü. Salâhaddin’in bu çarşı içinde bir dükkânı vardı. Çırakları ile içerde altın dövüyorlardı. Bir çok çekicin âhenkli vuruşundan öyle bir mûsikî meydana geliyordu ki, dükkanın önünde Mevlâna durakladı. Sesleri dinledi; heyecanı artıyor, dayanılmaz vecd hâlini alıyordu. Bir eliyle feracesinin yakasını tuttu ve semâ’ya başladı. Çarşı halkı şaşkın seyrediyordu. Bu hâli gören Kuyumcu Salâhaddin, çekici bıraktı. Kalbinde coşa gelen aşk ve şevk şûlesiyle çıraklarına;

-Siz devam edin, altınların ziyan olmasına bakmayın, dedi; dışarı fırladı, koştu, Mevlâna’nın ayaklarına kapandı.

Mevlâna semâ esnasında şu gazeli söylüyordu :

Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-ı Zerkûbî

Zihî sûret, zihî ma‘nî, zihî hûbî, zihî hûbî

(Bu kuyumcu dükkanında bir hazine göründü.

Ne hoş sûret, ne hoş mânâ, ne güzellik, ne güzellik...)

O gün öğleden ikindiye kadar âşıklar sultanı semâ’ya ara vermedi. Öyle ilâhî bir âlemdi ki Mevlâna’nın bu semâı Kuyumcu Salâhaddin’in gönül gözünden perdeleri kaldırıyor, mânâ göklerinde uçuyordu. Bir ân geldi, fânî cihanın bütün maddesiyle alâkası kesildi. Varlığı eridi, gitti; sırf ruh kaldı. Mânevî hazineye müstağrak oldu. İşte o zaman;

-Yağma, ey ahâli, yağma! diye seslenmeye başladı.

Pek kısa zamanda dükkânındaki altınlar kapışıldı. Zahirî varlığını, bulduğu mânevî ve ebedî hazine uğruna yağma ettiren Salâhaddin’in servetinden ortada eser kalmadı.

Vaktiyle Seyyid Burhâneddin’in feyzi ile olgunlaşan Salâhaddin, Mevlâna’nın aşk ateşiyle bir anda pişmişti.

Kuyumcu Salâhaddin yukarıdaki olaydan sonra Mevlâna’ya şöyle diyecektir :

-İçimde nur kaynakları varmış da haberim yokmuş. Onları öyle bir uyandırdın, coşturdun ki...

Kuyumcu Salâhaddin’in nur kaynakları coşmuş taşmıştı. Ya Hüdâvendigâr’ın hâli nice idi? Âşıklar sultanı da Hz.Şems’in yüce mânâsını Salâhaddin’de bulmuş, onu gönül tahtına oturtmuştu. Erlerin eri olan Salâhaddin’i “Hak velîsi, zamanın Bayezid’i, devrin Cüneyd’i, Hızır kademli, İsa nefesli, Hak dinin Salâh’ı, iki âlemin Kutbu” diye övüyordu.

Tebrizli Şems’in kayboluşundan sonra Mevlâna, kendine tâbî olanlarla meşgul olma işini ve irşâd vazifesini 1229 senesinde Salâhaddin-i Zerkûb’a bıraktı ve onu Şeyh yaptı.

Seyyid Burhâneddin, Hz.Şems ve Mevlâna gibi üç büyük irfan güneşinden feyz alan Şeyh Salâhaddin, dinî usullere son derece riayet ederdi.

Mevlâna Şeyh Salâhaddin’e olan sevgisinden oğlu Sultan Veled’i Şeyhin kızı Fatma Hatun’la evlendirmişti. Bu suretle arada zahirî bir bağ ve akrabalık kurulmuştu. Keramet ehli ve kâmile bir hanım olan Fatma Hatun’un Hediye isimli bir de kız kardeşi vardı. Mevlâna onu da pek sever, “Fatma benim sağ, Hediye ise sol gözümdür” derdi. Hediye Hatun da Nizameddin-i Hattat ile evlendirilmişti.

Böylece on sene geçti. Riyâzet ve mücahededen pek zayıflayan Şeyh Salâhaddin günün birinde hastalandı. Mevlâna hemen her gün ziyaretine geliyor, başucunda oturuyordu. Nihayet Şeyh Salâhaddin;

-Bana müsaade et de dedi, artık bu dünyadan göçeyim, dedi.

Mevlâna bu yalvarışa boyun eğdi. Bir gazel yazıp gönderdi ve ziyaretini kesti. 1239 senesinde Şeyh Salâhaddin’in canı maksuduna erdi.

Cenaze, vasiyet ettiği gibi, kudümler, defler çalınarak, neyler üflenerek kaldırıldı.

Salâhaddin’in ölümüne son derece üzülen Mevlâna, onun için şu gazeli söylemiştir.

“Hakikatte sen bir kişi değildin, yüz cihandın. Dün gece gördüm ki senin gittiğin o cihan bıraktığın bu cihana ağlıyordu.

...

Yazık, yazık, pek yazık oldu. Böyle gören göze, şüphe gözü ağlamaktadır.

Ey, Şah Salâhaddin! Ey, çabuk uçup giden devlet kuşu. Yaydan fırlayan ok gibi uçup gittin. O yay da ağlamaktadır şimdi.

Salâhaddin’e ağlamayı herkes bilmez. O ağlamayı, kimlere, hangi insanlara ağlanacağını bilen bilir.”



HÜSÂMEDDİN ÇELEBİ (AHÎ TÜRKOĞLU)

(Mevlâna’nın Hâlifesi, Mesnevî’nin Kâtibi)


Hz. Mevlâna’nın kalbinde ikinci ayrılık yarası açan Şeyh Salâhaddin’in vefatından sonra, Mevlâna irfan şûlelerinin âhengini temin etmek vazifesini Çelebi Hüsâmeddin’e tevdi etti.

Hüsâmeddin Çelebi, Hz.Şems ve Mevlâna tarafından çok sevilmiş şanslı bir kişi, seçilmiş bir mânâ adamıydı. Hâlifelik sırası Şeyh Salâhaddin’den sonraydı. Fakat Mevlâna Celâleddin’e sorarsanız, Hz.Şems de dahil, mânâda hepsi BİR’di, hepsi aynı nurdandı.

Hüsâmeddin Çelebi’nin babasının adı Mehmed, büyük babasının adı Hasan idi. 1204 senesinde Konya’da doğmuş, çocuk denecek yaşta yetim kalmıştı. Zamanının şeyhleri kendisine pek ilgi gösterirler, meclislerine davet ederlerdi. Böylece daha çocukken birçok büyüklerin sohbetlerinde bulundu. Sonra Mevlâna Celâleddin’in huzurunu kendisine gönül durağı seçti ve bu da son menzili oldu.

Hüsâmeddin Çelebi, bütün varlığını, Hz.Ebubekir’in malını Hz.Muhammed uğruna feda etmesi gibi, Mevlâna yolunda, Mevlâna sevgisinde feda etti. Bir gün lalaları geçim vasıtası mal mülk kalmadı diye kendisine târizde bulundular. O ise evin eşyalarını da satmalarını emretti. Günün birinde :

-Artık bizden bir şey kalmadı, diye karşısına gelen lala ve hizmetkârlarına;

-Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Allah’ın elçisine uymak müyesser oldu. Sizleri de Mevlâna’nın aşkı ile âzâd ettim, dedi.

Mesnevî Yazılıyor

Bir gece Mevlâna ile yalnız kaldığı saatlerde Çelebi huzuruna gelip dedi ki :

-Feridüddîn-i Attâr’ın İlâhinâmesi ve Mantıku’t-Tayr’ı gibi bir kitap yazılsa, bütün insanlar arasında hâtıra olarak kalır. Âşıklara yoldaş ve ulu bir rehber olur. Bu kulunuz ister ki değerli dostlar, yüzlerini Mevlâna’mızın kutlu yüzüne çevirsinler ve başka bir şeyle meşgul olmasınlar.

Mevlâna, Çelebi’yi dinliyor ve gülümsüyordu. Hüsâmeddin Çelebi susunca, mübarek sarığının içinden bükülü bir kâğıt çıkarıp uzattı. Mesnevî’nin ilk on sekiz beyti hazırdı .

Böylece Çelebi’nin eline verilen on sekiz beyitle Mesnevî-i Şerîf başlamış oldu. Sonra, yıllarca sürdü. Sohbet ederken, semâ ederken, yolda, bağda, medresede, gece sabahlara kadar, hangi saatte ve nerede olursa olsun Hüsâmeddin Çelebi karşısında, aşkla, şevkle yazıyordu. Bunu ancak Hüsâmeddin Çelebi gibi sevmesini bilen, Mevlâna’da aşkı ile yok olan bir bahtlı yapabilirdi. Böylece VI ciltlik dünya edebiyatının bir şâheseri ve ruhânî hayatın yol göstericilerinden biri olan MESNEVÎ yaklaşık sekiz yılda tamamlanmış oldu. Bu büyük aşka ve çok şerefli çalışmaya mukabil Mevlâna, Mesnevî’yi “HÜSÂMÎNÂME” diye sıfatlandırdı ve ciltlerin başında Çelebi’yi: “Hak ziyası Hüsâmeddin, yıldızların nuru şah Hüsâmeddin, gönüllerin hayatı Hüsâmeddin” diye övdü.

Yıl 1273’ü gösterdiği vakit Mesnevî’nin söylenip-yazılması tamamlanmış; Mevlâna da arzuladığı Sevgili’sine kavuşmuştu. Müridler Mevlâna’nın makamına oğlu Sultan Veled’i geçirmek istiyorlardı; O ise bu makama Hüsameddin Çelebi’nin lâyık olduğunu ve onun oturması gerektiğini söylüyordu. Hüsâmeddin Çelebi de ısrarlara dayanamayarak bu makama oturmuş müridleri ve halkı irşâdla Mevlâna’nın vazifesini devam ettirmeye başlamıştı. Bu mübarek vazife 10 yıl kadar sürecek ve Çelebi ileride tesis edilecek Mevlevîlik Tarikatı’nın ilk ve Mevlâna soyundan olmayan tek şeyhi olarak tarihe adını yazdıracaktı.

Bir gün Çelebi müridleriyle birlikte Meram’daki bağlara gitmişti. Bir derviş şehirden geldi;

-Mübarek Türbenin alemi düştü ve bir çatlak açıldı, diye haber getirdi. Çelebi teessüre kapılıp;

-Dönelim, ömür kadehimiz dolmaya başladı. Göç zamanı yaklaştı. Dost, vuslat müjdesini verince ayaklarımızla değil, başımızla sürünerek gitmemiz gerekir, diyerek ağlamaya başladı. Böylece âşıklar mahzûn ve kederli olarak evlerine döndüler.

Hüsâmeddin Çelebi birkaç gün hasta yattıktan sonra, H. 683 (M.1284)Şaban ayında Allah’ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık yirmi altı bin beyitlik altı cilt Mesnevî’yi, dünya tarihinde hiç görülmemiş bir şekilde gece gündüz demeden kaleme alan; on sene irşâd makamında kalan Hüsâmeddin Çelebi, Yeşil Türbe’nin giriş kapısına yakın bir yerde yatar.



SULTAN VELED

(Mevlâna’nın Oğlu ve Mevlevîliği Tesis Eden Kişi)


Mevlâna ve yakınları tarafından Bahâeddin diye çağrılan Sultan Veled, 25 Rebîulâhir, 623 de (24 Nisan 1226) Lârende’de (Karaman) doğdu. Mevlâna sevgili oğluna, babası Sultânu’l-Ulemâ’nın adını (Bahâeddin Veled) taktı. Sultan Veled’in annesi, bilindiği gibi, Lâlâ Şerefeddin’in kızı Gevher Banû idi. Küçük yaşta annesiz kalan Sultan Veled, velîye bir kadın olan dadısı Kirâmana ve üvey annesi Kerra Hatun’un annesi tarafından büyütüldü. Mevlâna da sevgili oğlu ile pek meşgul olur; onu daima kucağında uyuturdu. Gençlik çağında ise kendisini görenler, Mevlâna’nın kardeşi zannederlerdi. Bu benzeyiş için Hz. Pîr oğluna;

-Sen insanların iç ve dış yaratılışları bakımından bana en çok benzeyenisin, derdi.

Sultan Veled de bu alâka ve benzeyişten asla şımarmaz, kibirlenmez; bilâkis tevâzunun timsali bir insan olduğunu her hâliyle gösterirdi.

Oğlunun yetişmesine âzami dikkati sarf eden Mevlâna, diğer oğlu Alâeddin’le birlikte Sultan Veled’i Şam’a tahsil için gönderdi.

Sultan Veled, Mevlâna’nın sevdiklerine son derece sevgi ve hürmet gösterirdi. Yirmi yaşında iken Şems-i Tebrizî’ye mürid olmuştu. Sonradan babasının emri ile Şems’i alıp Konya’ya getirmek için Şam’a gitmiş, dönüşte bütün yol boyunca yürümüştü. Şems’in ısrarlarına rağmen;

-Padişah at üzerinde, kul at üzerinde nasıl olur? diyerek yaya kalmayı tercih etmişti. Hiç şüphesiz bu bir Velî terbiyesi idi.

Sultan Veled, kayınpederi olan Salâhaddin Zerkûb’a da aynı hürmet ve muhabbeti gösterirdi. Velîler velîsi Şems’in kayboluşundan sonra, Salâhaddin Zerkûb’a tâbî olmuştu.

Mevlâna, evlat sevgisinin yanı sıra mânâ birliği ile de sevdiği oğluna;

-Bahâeddin, daima cennette olmak istersen herkesle dost ol. Hiç kimseye kin gütme, buyururdu. Sultan Veled, mayasındaki aşk, iman, şefkat ve tevazû gibi güzel hasletlerden başka bu nasihat ve görenekle yetişiyordu. Âşıkların, âriflerin sultanı, biricik babasının kıymetini ise pek iyi biliyordu. Bunun için;

Mevlâna’dır evliya kutbu bilin

Ne kim ol buyurdise anı kılın

Allahdan rahmettir anın sözleri

Körler okusa açıla gözleri

diyordu.

Bir bahar günü, Meram bağlarına gidilmiş, semâ edilmişti. Mevlâna vecd içinde gazeller söylemişti. Bir aralık Sultan Veled coşkunlukla;

-Sübhanallah ! Konya’nın ne hoş manzarası var. Rahmet nurları ışıldıyor, dedi. Mevlâna;

-Evet, vallahi Konya mübarek bir şehirdir; onu sana bağışladım. Bizim mübarek Türbemiz, büyük Mevlâna Bahâeddin’in kemikleri, çocuklarımız, bizden sonra gelenler, muhiplerimiz bu şehirde oldukça bu şehir zevâl bulmayacak. Boş da kalmayacak. Şehir halkı emin olacak, buyurdu.

Mevlâna’nın vefatından sonra yedi gün geçmişti ki Çelebi Hüsâmeddin Sultan Veled’in önüne gelerek;

-Mevlâna’mız cemâl ve visâl âlemine gitti. Biz yetimleri de size tevdî etti. Buyurunuz, pederinizin makamına geçiniz. Hâiz olduğunuz irfan ve kemal ile bu makâmın ehlisiniz, dedi.

Sultan Veled de Çelebi Hüsâmeddin’in ellerine sarılarak;

-Pederimin hâlifesi ve dostların ulusu sizsiniz. Hüdâvendigâr’ın yadigârısınız. Pederim, bütün ashâb ve evlâtlarının umurunu size tevdî etmişti, diye cevap verdi.

Böylece Sultan Veled, babasının makâmına Çelebi Hüsâmeddin’i geçirdi ve senelerce Çelebi’ye tâbi oldu. Çelebi’nin vefatından sonra pek çok kişinin yalvarıp yakarmasıyla ancak Mevlâna’nın makâmına geçti.

Sultan Veled de babası Mevlâna’nın Seyyid Burhaneddin’e, Hz.Şems’e, Salâhaddin Zerkûb’a ve Hüsâmeddin Çelebi’ye bağlanması, onları övmesi gibi Çelebi’den sonra Bektemüroğlu Şeyh Kerimeddin’e bağlanmıştı.Yedi yıl sonra, 691 yılı Zilhicce ayında (M.1284) Şeyh Kerimeddin vefat etti ve Mevlâna Türbesi’ne defnedildi.

Sultan Veled, açık üslubuyla babasının sözlerini açıklar, Hadisleri, Âyetleri tefsirde fevkalâde başarılar gösterirdi. Mevlevî semâına âyin şeklindeki düzeni, Sultan Veled vermiş; ayrıca Mevlevîliği yaymak için birçok şehirlere seyahat etmişti.

Sultan Veled, irfan dolu hayatının son deminde, Kasım 1312 Cumartesi gecesi ağlayan yakınlarına şöyle demişti :

-Kılıç kınından sıyrılmadan kesmez. Siz de bizim kılıf gibi olan vücudumuzun harap olmasından müteessir olmayın. Biz her ne kadar gözü perdeli olanlardan gizli kalırsak da mânevî dostlarımızın yanındayız. Sizin hareketlerinizi idare etmekten geri durmayız.

Mevlâna’nın velî oğlunu sevgili ve eşsiz babasının yanına defnettiler. Halk, yedi gün Türbenin üzerinden bir nurun yükseldiğini gördü.

Sultan Veled’in üç mesnevisi, divanları ve bir de Ma’ârif adlı mensûr tasavvufî eseri vardır. Mesnevilerinin isimleri de İbtidânâme (Velednâme), Rebâbnâme ve İntihânâme’dir.

Sultan Veled’in, Şeyh Salâhaddin Zerkûb’un kızı Fatma Hatun’dan Emir Ârif Çelebi, Mutahhara Âbide Hatun ve Şeref Ârife Hatun, sonradan aldığı Nusret ve Sünbüle Hatunlardan Şemseddin Emir Âbid, Salâhaddin Emir Zâhid, Hüsâmeddin Emir Vacid isimli çocukları olmuştur. Mevlâna’nın kutlu nesli Sultan Veled’den devam etmiş ve bu sülâleye “Çelebiler” denmiştir.





ULU ÂRİF ÇELEBİ

(Mevlâna’nın Torunu, Mevlevîliği Anadolu’nun Birçok Yerine Yayan Kişi)



Sultan Veled’in ışıklı hayatının nihayet bulmasından sonra, yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi geçti.

Sultan Veled’in eşi Fatma Hatun’un daha önce doğan çocukları yaşamamıştı. Bu hamileliğinde de yine bundan korkuyordu. Fakat, Mevlâna’nın gönderdiği müjdeli bir haber Fatma Hatun’un korkularını giderdi.

Ârif Çelebi, 1272 de dünyaya geldi. Bu mesut haberi alan Mevlâna, hemen Fatma Hatun’un yanına koştu; gelininin başına paralar serptikten sonra, çocuğu istedi. Mübarek feracesine sararak alıp götürdü. Epey bir zaman sonra geri getirdi. Yavruya kendi adı ile anne tarafından dedesinin adı olan Muhammed Celâleddin Feridun adını verdi. Sonra;

-Bu çocuğu Emir Ârif diye çağırın. Bana da babam, “Hüdâvendigâr” derdi, adımı söylemezdi, buyurdu ve şu gazele başladı :

Feridun kutlu olsun bize; din padişahı olsun,

Gökteki ay gibi parlasın, aydın bir hâle gelsin.

Şekerlerle dopdolu mısır tarlası gibi tatlılaşsın,

Kutluluk meydanından topu çelsin;

Eyeri vurup yağız devlet atına binsin.

Ay gibi ikbal burcundan doğan bu Feridun baştanbaşa sevgidir.

Hamd olsun Allah’a; devlet köşkünde rütbesi, mansıbı artar.

670 yılında bir Salı günü anasından doğdu.

Zilkade’nin sekiziydi; öğleyi iki saat geçmişti.

Hüsrevler soyundandır.

Şirin gibi sevgili olur elbet.

Ana tarafından da soylu bir padişahtır ;

Baba tarafından da.

Kara gözleri huriler gibi cennetten gelmiştir.

Ergenlik çağına gelip yetişince bu şiirimi görür, beğenir.

Dilerim, binlerce yıl yaşasın.

Feridun, sen de bu dûaya candan âmin de.

Bir gün de Mevlâna bu kutlu torununu sevip okşarken, Sultan Veled’e;

-Bahâeddin, bu çocukta yedi velînin nurunu görüyorum : Babam Bahaeddin’in, Seyyid Burhâneddin’in, Şems-i Tebrizî’nin, Şeyh Salâhaddin’in, Çelebi Hüsâmeddin’in, benim ve senin, buyurdu.

Şimdi, Ulu Ârif Çelebi’nin çocukluk günlerini düşünürken Menâkıbu’l-Ârifîn’den şu satırları aktaralım :

“Ârifin beşiğini Mevlâna’nın yanına getirdikleri zaman Mevlâna mübarek eliyle üzerindeki örtüyü kaldırıp inayet nazarları ile mütemadiyen beşiğin içine baktı. Bu kundak çocuğu da Hakk’ın inayeti ile büyük babasına karşı bir takım hareketler yapmaya başladı. Mevlâna, Ârif, “ALLAH” de, buyurdu. Hemen söylemek kudretini veren Cenab-ı Hakk’ın dile getirmesiyle İsa’nın dili gibi fesahatle “Allah” demeye başladı. Öyle ki çevredekilerin hepsi bunu işitip feryat ettiler. Bir kısmı o hâlin dehşetinden bayıldı...”

Ulu Ârif Çelebi büyüdükçe hâli, tavrı, yürüyüşü, semâı velhâsıl her şeyi Mevlâna’ya çok benziyordu. Fakat meşrebi Şems-i Tebrizî gibi celâlli idi. Kendisine hürmet ve aşk derecesinde sevgi gösterenlerden biri de babası Sultan Veled’di. “Velî’yi velî bilir, ârifi ârif anlar” gereğince gerçeği görüyor, oğlunu evlat sevgisinin çok fevkinde seviyordu.

Emir Kayser-i Tebrizî’nin kızı Devlet Hatun’la evlenmiş olan Ulu Ârif Çelebi çok seyahat ederdi. Hemen bütün Anadolu’yu gezmiş, Irak ve Tebriz’e kadar gitmişti. Sohbetlerinde;

-Peygamber ve velîler mucize ve keramet için değil, insanları Hakk’a davet için bu âleme gelmişlerdir. Fakat bedbahtların inkârları sebebiyle olağanüstü şeyler gösterirler ki başkaları ibret alsın, buyururdu. Yine buyururdu ki :

-Mevlâna’nın kutsî ruhunun hakkı için söylüyorum, ben kendimi göstermeyi asla sevmem. Keramet de hiç hoşuma gitmez; ama bazı zaman vâkî olan şeyler dostları teşvik içindir.

Âriflerin menkıbelerini toplayıp Menâkıbu’l-Ârifîn’i, yazan Ahmed Eflâkî de Ulu Ârif Çelebi’nin müridlerinden idi. Mevleviliğin ilk dönemleri hakkında bizleri aydınlatan bu güzel kitabı, Ârif Çelebi’nin emri ile yazmıştı.

Bir gün Ulu Ârif Çelebi Lârende’den Aksaray kazasına gitmişti. Semâ meclisleri tertip ediliyor, kendisine türlü ikramlarda bulunuluyordu. On gün kadar kaldıktan sonra bir gece uykusunda pek çok ağladı. Sabahleyin sebebini soranlara bir çardakta oturduğunu ve görülmemiş bir bahçeyi seyrettiğini, bahçede dedesi Mevlâna Celâleddin’i gördüğünü anlattı. Mevlâna yedi velînin nurunu taşıyan torununu davet ediyordu. Ulu Ârif Çelebi o davetin tesirinden ve bahçenin güzelliğinden ağlamıştı. Bu rüyadan sonra hemen Konya’ya hareket etti. Şehre varınca kendisinde bir kırıklık, bir keyifsizlik peyda oldu. 719 Hicrî (M.1320) yılının Zilkade ayında bir Cuma günü güneş doğarken Türbenin kapısında Mevlâna’nın şu sözlerini söyledi :

“ Bu dünyadan kurtulmanın zamanı geldi. Burada bana hem-derd kalmadı. Benim hem-derdim babam ve Hüdâvendigâr idi. Hüdâvendigâr’ın yüzünü arzuluyorum. Mutlaka gideceğim.”

Rahatsızlığına aldırmayarak o gün Cuma namazına gitti. Baba ve dedesini ziyaret etti. Şimdi gömülü olduğu yere uzanıp yattı. Bir zaman sonra kalkıp buyurdu ki :

-İnsanın toprağı gömüldüğü yerden alınmıştır. Beni buraya gömün...

Ertesi gün rahatsızlığı biraz daha arttı. Etrafında ağlayanlara;

-Gelişimiz sizin için olduğu kadar gidişimiz de sizin içindir, diyordu. “Bütün hâllerinizde sizinle beraberim. Tam bir huzurla beni yolcu edin.”

Ulu Ârif Çelebi’nin hastalık müddeti bir ay sürdü. Mevlâna’nın dünyadan göçüşünden evvel olduğu gibi yine o günlerde Konya’da deprem oluyordu. Zilhicce ayının yirmi dördüncü Salı günü çocukları Şahzâde Bahaaddin Emir Âlim ve Muzaffereddin Emir Âdil yanında idiler. Onların Hüdâvendigâr’a ait olduklarını, vasiyete ihtiyaçları olmadığını söyledi. Ahmet Eflâkî’ye Türbesi’nin hizmeti ile meşgul olmasını, menkıbeleri toplayıp yazmasını tembih etti. Öğle ile ikindi arası Kur’an okuyarak kırk dokuz yaşında aslına göçtü (M. 5 Kasım 1320).

Tam kış ortasıydı. Konya’nın meşhur soğukları ortalığı kırıp geçiriyordu. Yerler ve sular donmuştu. Buna rağmen hâlkın ekseriyeti cenazede bulundu. Çelebi, yanık bir merasimle baba ve dedesinin yanına Yeşil Türbe’ye defnedildi.




SADREDDÎN KONEVÎ

(Kaddesallahu Sırrahulaziz)


İsmi Muhammed bin İshâk, künyesi Ebü'l-Meâlî, lakabı Sadreddîn'dir. 1210 (H.606) târihinde Malatya'da doğdu. 1274 (H.673) târihinde Konya'da vefât etti. Kabr-i şerîfi Konya'da kendi adı ile anılan câminin bahçesindedir.

Sadreddîn-i Konevî'nin babası İshâk Efendi, Anadolu Selçukluları nezdinde yüksek makam sâhibi biriydi. Küçük yaşta babası İshâk Efendi vefât etti. Üvey babası Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn-i Konevî'nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgûl oldu. Çok iyi bir tahsîl gördü. Kelâm ve tasavvuf ilimlerine âit birçok kıymetli eserler yazdı.

Muhyiddîn-i Arabî , Sadreddîn-i Konevî'nin terbiyesi ile çok yakından meşgûl oldu. Yetişmesine özel ihtimâm gösterdi. Muhyiddîn-i Arabî'den Konya'da ilim ve feyz alan ve çok istifâde eden Sadreddîn-i Konevî, hocası ile Halep ve Şam'a gitti.

Muhyiddîn-i Arabî Sadreddîn-i Konevî'ye nefsini terbiye yollarını öğretti. Sadreddîn Konevî günlerini riyâzet ve mücâhede ile nefsiyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye ulaştı ki, uyumamak için Muhyiddîn-i Arabî onu alır, yüksek bir yere çıkarır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgûl olurdu.

Bir gün annesine birkaç hanım gelip; "Sen zengin, îtibârlı bir kişinin hanımı iken şimdi bir Pîr-i Mağribî'ye vardın. Hâlin nasıl, hayâtından memnun musun?" dediler. O da; "Hâlimden memnunum. Geçimim de iyidir. Lâkin gözümün nûru oğlum büyük sıkıntılar içindedir. Gecesi de gündüzü de yoktur. Efendim Muhyiddîn-iArabî kendisi kuş eti yer, ballı şerbetler içer, lâkin ciğerpâreme bir arpa ekmeği dahi vermez. Yememek ve içmemekten bir deri bir kemik kaldı. Üstelik onu da göremez olduk. Onu kimseye göstermez. Uykusu gitsin diye zenbile koyup bir yere asar." dedi. Bu şikayetlenme sözlerinden Muhyiddin-i Arabî haberdar olunca Sadreddîn Konevî'nin annesi özür diledi ve cân-u gönülden istiğfâr etti. Sonra oğlu Sadreddîn-i Konevî mânevî dereceleri geçip büyük velîler arasına girdi.

Sadreddîn-i Konevî anlatır: "Hocam Muhyiddîn-i Arabî hayatta iken, benim maneviyat aleminde yüce makamlara kavuşmam için çok uğraştı. Lâkin hepsi mümkün olmadı. Vefâtından sonra bir gün, kabrini ziyâret edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allah'ın muhabbeti beni kapladı. Birden Muhyiddîn-i Arabî'nin rûhunu çok güzel bir sûrette gördüm. Tıpkı sâf bir nûrdu. Bir anda kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde onun yanında olduğumu gördüm. Bana selâm verdi. Hasretle boynuma sarıldı ve; "Allah'a hamd olsun ki, perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefâtımdan sonra kavuşmuş oldun." buyurdu.

Yine kendisi anlatır: 1255 senesi Şevvâl ayının on yedisine rastlayan Cumartesi gecesi, rüyâmda şeyhim Muhyiddîn-i Arabî'yi gördüm. Aramızdaki uzun konuşmalardan sonra, ona, Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-ül Hüsnâsı ile ilgili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; "Çok doğru, pek güzel!" deyince, ona; "Efendim! Hakîkatte güzel olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğrettiniz. Siz olmasaydınız, bu ilimleri bana kim öğretirdi?" dedim. Mübârek ellerini öptüm ve; "Efendim! Bütün mahlûkâtı, her şeyi unutup Allah'ı dâimî olarak hatırımda tutabilmem için bu fakîre duâ ve himmetlerinizi istirhâm ediyorum." diye yalvardım. O da, benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyandım."

Sadreddîn Konevî , bundan sonra çok büyük mânevî derecelere yükseldiğini, mânevî âlemlerin kendisine seyrettirildiğini, hiçbir zaman Allah'ı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını Nefehât isimli eserinde bildirdi.

Sadreddîn-i Konevî hocası Muhyiddîn-i Arabî'nin vefâtından sonra evliyânın büyüklerinden Evhadüddîn-i Kirmânî'nin sohbetlerine kavuştu. Ondan da yüksek mânevî bilgiler tahsîl etti. Sonra hac dönüşü Konya'ya gelip yerleşti. Orada güzel halleri ve kerâmetleriyle çok meşhûr oldu.

Sadreddîn-i Konevî Konya'ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescidde imâmlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve îtibâr etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Selçuklu Sultanı Alâeddîn şahidi olduğu bazı kerametlerini görünce Sadreddîn-i Konevî'ye karşı sevgisi fazlalaştı ve O'na karşı büyük bir hürmet ve itibar gösterdi.

Sadreddîn-i Konevî Konya'da binlerce talebeye ders verdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa'îdeddîn-i Fergânî, Müeyyedüddin Cendi gibi birçok hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Zamânının en büyük âlimlerindendi. Kelâm ilmindeki yeri eşsizdi. Bu ilimde birçok ince meseleleri açıklığa kavuşturdu. Muhyiddîn-iArabî'nin "Vahdet-i vücûd" hakkında söylediklerini ve yazdıklarını dîne ve akla uygun olarak îzâh etti.

Nasîruddîn-i Tûsî ile hikmete âit bâzı meselelerde mektuplaşmaları oldu ve aralarındaki uzun süren münâzaralardan sonra, Nasîruddîn-i Tûsî aczini îtirâf ederek, onun üstünlüğünü kabûl etti. Sadreddîn-i Konevî'nin hayâtı, zühd ve takvâ içerisinde geçti. Haramlardan çok sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin kalbini kırmaz, dünyâ malına aslâ meyletmezdi.

Sultan Alâeddîn zamânında Hâce Cihân adında Konya'da çok zengin biri vardı. Malının hesâbı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu Sara hastalığına tutuldu. Derdine çâre bulunamadı. Zenginin ona çâre için başvurmadığı tabîb kalmadı. Bunun için çok para sarf etti. Lâkin hiçbir çâre bulamadı. Hâce Cihân'ın yolu bir gün Sadreddîn-i Konevî'nin dergâhına uğradı. Derdini ona açtı. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî ona oğlunun adını sordu. Hâce Cihân; "İsmi Alican, vâlidesinin ismi de Hân'dır." dedi. Sadreddîn hizmetçiden kâğıt kalem istedi ve Eûzü besmele okuyup; "Bismillahillezî lâ yedurru maasmihî şey'ün fil erdı velâ fis semâî ve hüvessemîul alîm. Eûzü bi kelimâtillah-it-tâmmâti küllihâ min nefsihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezât-iş şeyâtîn." yazdı ve duâlar etti. Hâce Cihân eve gittiğinde oğlunun hastalıktan tamâmen kurtulmuş olduğunu gördü. Allah'a şükürler etti ve bunun kerâmet olduğunu anlayıp, Sadreddîn-i Konevî'ye karşı sevgisi arttı.

Horasan'dan bir derviş birçok yerler dolaşarak Şam'a gelmiş ve orada Sadreddîn-i Konevî'nin yüksek hal ve kerâmet sâhibi birisi olduğunu işitmişti. Bunun üzerine görmeden ona âşık oldu ve Konya'ya geldi. Sadreddîn-i Konevî'nin dergâhına uğradı. Derviş dergâhta misâfir edilip, kendisine her gün nefis yiyecekler ve içecekler ikrâm edildi. Derviş, Konevî'nin sofrasının böyle zengin olmasına hayret etti. Oraya kim gelirse, sofra hazır olur ve istediği yiyecekler önüne gelirdi. Herkes ihtiyâcı kadar yedikten sonra giderdi. Bu yiyecek ve içeceklerin eksik olduğu bir gün görmedi.

Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya'ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî 'nin dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî 'nin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; "Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. KeşkeAcem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu." diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî 'ye açtı ve; "Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip Cenâb-ı Hakk'a kavuşursunuz." dedi. Sadreddîn-i Konevî i dervişin bu sözleri üzerine; "Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim." buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya'da unuttuğunu hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddîn-i Konevî dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; "Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım." dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî ona tebessüm edip; "Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti." buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya'ya döndüler.

Sadreddîn-i Konevî i bir gün, Allah'a yalvarıp; "Yâ Rabbî! Sana lâyıkı ile ibâdet, kulluk yapamadım ve seni hakkıyla tanıyamadım. Senin lutf ve ihsânına güveniyorum. Cennet'teki makâmımı görmek arzu ediyorum." dedi. O gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuş ve insanlar kabirlerinden kalkıyordu. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:

"Beni de Rabbimin huzûruna götürdüler. Allah meleklere emredip; "Alın Cennet'e götürün." buyurdu. Beni alıp Cennet'e götürdüler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı. Onları seyrettim. Bir bahçe vardı ki, onun meyvesi miskti. O esnâda bir elma mikdârı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnâda rüyâdan uyandım. Uyandığımda sağ elimde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu da her tarafı kaplamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddîn-i Arabî'nin bana hediye ettiği hırka-i şerîfe sirâyet etti." buyurdu. Sadreddîn-i Konevî vefât ettiklerinde kefenine bu miskten konulmuştur.

Bir zaman Sadreddîn-i Konevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Kâdı Sirâcüddîn ve başka âlim ve sâlih zâtlar Konya'nın Meram Bağlarına gittiler. Mevlânâ oradaki bir değirmene girdi ve uzun bir süre kaldı. Kâdı Sirâcüddîn değirmene girdi. Sonra da Sadreddîn-i Konevî geldi. Değirmen taşını dinlediler. Sadreddîn-i Konevî ; "Ben de bu taşın Allah'ı zikrettiğini, Sübbûhun Kuddûsün, dediğini işittim." buyurdular.

Şems-i Tebrizî Konya'ya gelince, Mevlânâ devamlı bununla sohbet edip, hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya'nın ileri gelen diğer âlimleri buna üzülüp, hep birden şehri terk ederek Denizli'ye gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultânı çok üzüldü. Çünkü âlimleri seven, onları koruyan biriydi. Bir Cumâ günü Sadreddîn-i Konevî'den ricâda bulunup; "Ben âlimler arasındaki şeylere karışamam. Bu iş, pâdişâhların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cumâ namazında âlimlerin bulunmaması şânımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup getirin!" dedi. Sadreddîn-i Konevî hemen katırına binerek yola çıktı. Bir anda kendisini Denizli'de buldu. Orada âlimleri bulup; "Cumâ namazı vakti geçmeden Konya'ya dönmemiz lâzımdır. Sultânın kalbini kırmayınız; pâdişâhlar, Allah'ın emrini îfâya memur kişilerdir. Onlara karşı gelmek, onları üzmek hiç uygun değildir. Sonra Allah'ın gazâbına uğrarsınız." buyurdu. Daha buna benzer birçok iknâ edici sözler söyledi. Yanında evliyâdan Ahî Evren de vardı. Âlimler iknâ olur gibi oldular. Dediler ki: "Biz teklifinizi kabûl edip gelecek bile olsak, Cumâ vakti Konya'da bulunmamız imkânsızdır." Sadreddîn-i Konevî de; "Siz kabûl edin, Allah müslümanları sevindirenleri mahcûb etmez." buyurdu. "Âlimler teklifi kabûl edip, hemen yola çıktılar. Birkaç günlük yolu bir anda kat edip, Cumâ vaktinden evvel Konya'ya vardılar. Sultan Alâeddîn buna çok memnun oldu. Sadreddîn-i Konevî 'ye olan sevgi ve muhabbeti daha da arttı. İslâm âlimlerine dâimâ yardımcı oldu.

Sadreddîn-i Konevî anlatır: "Rüyâmda Fahr-i kâinât Efendimizi gördüm. Yanlarında Ashâb-ı kirâm olduğu halde medreseyi teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip, uygun bir yere oturdu. Rasulullah efendimiz Mevlânâ'ya çok iltifât ettiler ve hazret-i Ebû Bekr'e dönerek; "Yâ Ebâ Bekr! Ben, Celâleddîn ile, diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile, ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur." buyurdular. Mevlânâ'yı sağ tarafına oturttular. Rasulullah efendimiz bu rüyâ ile talebelerinden Mevlânâ'nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini anlasınlar."

Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya'nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî de orada bir seccâde üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccâdeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; "Sizin seccâdenize oturursam, kıyâmette bunun hesâbını nasıl verebilirim?" dedi. Sadreddîn-i Konevî de; "Senin oturmada fayda görmediğin seccâde bize de yaramaz." deyip, seccâdeyi oradan kaldırdı. Mevlânâ, Sadreddîn-i Konevî'den önce vefât etti. Vasiyeti üzerine, cenâze namazını Sadreddîn-i Konevî kıldırdı.

Ömrünü Allah'ın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî duâlarında:

"Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin." buyururdu.

Sadreddîn-i Konevî vefât ettiğinde cenâze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındı. Vasiyetine uyularak kabri üzeri kapatılmayıp, açık bırakıldı.

Sadreddîn-i Konevî'nin kabrini ziyâret edenler, onun feyzlerinden istifâde ederler. Onu vesîle ederek yapılan duâlar, bi-iznillah kabûl olur. Sıkıntıda kalanlar ondan yardım isteseler, Allah'ın izniyle rûhâniyetleri imdâda yetişir.

1899 senesinde Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, şahsî parasıyla, Sadreddîn-i Konevî'nin câmiini ve türbesini îmâr ve ihyâ edip canlandırdı.

Türbesine hizmet edenlerden biri rivâyet etti: "Zamânın devlet erkânından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi.Câmide namazı kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî'nin nefsini terbiye etmek için yaptırdığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket, huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra Cenâb-ı Hakk'a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına Sadreddîn-i Konevî'nin huzûruna gelip, Allah'a, O'nu vesîle ederek uzun bir duâ etti. Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; "Bizler, ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzûrunda bulunduğumuz Sadreddîn-iKonevî ve onun emsâli olan büyükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır. Allah'ın yardımı ve bunların mânevî destekleri olmadıkça, bizim görünürdeki güç ve kuvvetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz, bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin mânevî kumandanlarını ziyâret ederiz." dedi.

Konevî Câmiine devamlı gelenlerden biri anlatır: "Sadreddîn-i Konevî'yi iki defâ rüyâmda gördüm. İlk gördüğüm gecenin gündüzünde, bir iş yüzünden birçok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm. Rüyâmda heybetli bir şekilde görünüp bana buyurdu ki: "Kimseyi üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın." Bu ihtar bana çok tesir etti. Bundan sonra kimsenin kalbini kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalıştım.

İkinci rüyâm da şöyle oldu: İlk rüyâmdan sonra artık devamlı onun kabrinin bulunduğu câmiye gitmeye başladım. Câminin ve türbenin tâmiratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyâmda bana güler yüzle görünüp; "Hizmetlerinden memnunum. Allah bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz." buyurdu. Bu ikinci rüyâdan sonra Sadreddîn-i Konevî'ye karşı sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Bütün günümü, câmi ve türbenin işleriyle geçirmeye başladım.

Sadreddîn-i Konevî'nin Nüsûs, Hukûk, En-Nefehât-ül-İlâhiyye, Mefâtîh-ül-Gayb, Fâtiha Tefsîri, Şerh-i Ehâdîs-i Erbaîn gibi eserleri vardır.

FAKR NEDİR?

Bir defâsında Mevlânâ Sadreddîn-i Konevî'nin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddîn Konevî'nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Mâruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defâlarca yaya olarak hacca gitmişti. Pekçok velînin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince, Mevlânâ Celaleddin'e; "Fakr nedir?" diye bir suâl sordu. Fakat hiç cevap vermedi.Bunun üzerine tekrar; "Fakr nedir?" diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca, Mevlânâ kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî huzursuz olup; "Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz suâl sorarsın? Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?" deyince, derviş; "Ne cevap verdiler?" dedi. "Fakrın târifini yaptı. O; "Allah'ı tanıyınca, dil tutulur." hadîs-i şerîfi gereğince cevab verdi. Şimdi lâyık olan şudur ki, derviş, şeyhi huzûrunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır..."

VASİYYETNAMESİ

Rahmân ve Rahîm olan Allah (c.c.)'ın adıyla

Allahü Teala'nın rahmet, hoşnutluk özel af, lütuf ve mağfiretine muhtaç olan ve bu vasiyeti yazan kulu Ali oğlu Yusuf oğlu Muhammed oğlu İshak oğlu Muhammed, yanında bulunsun bulunmasın, bu vasiyete vakıf olan müminleri kendisine şahit tutarak tasdik ve itiraf eder ki; şüphesiz Allah (c.c.) teala birdir. Zatında, sıfat ve fiillerinde tektir. Herkes O'na muhtaçtır. O, kimseye muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç kimse O'na denk değildir.

Yine Allah (c.c.) teala'nın kendi lütuf ve iyiliğinden seçip temizlediği, saflığa erdirdiği, bazıların peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.) de olduğu gibi [Allah, O'na, ailesine, kendisine tabi olanlara salât ve selam etsin.] umumî olarak bütün yaratıklarına, diğer peygamberlerinde olduğu gibi bazılarını da hususî olarak bazı kabile ve topluluklara gönderdiği doğru ve gerçektir.

Ben, yine yakînen inanıyorum ki cennet ve cehennem hak'tır. Amellerin derlenip toparlanacağı ve Allah katma kabul edilecekleri ve ilahi terazi ile tartılacakları, yani" mizan" haktır.

Bütün peygamberler, vazifeleri gereği Allah teala'dan ne getirmiş ve ümmetlerine haber vermişlerse, bunların hepsi doğrudur. Ve onlar, bunların hepsini doğru olarak naklet-mişlerdir. Kendi şeriatları yani tebliğ ettikleri dinleri nesh edilmeden sonra gelen bir din ile hükümleri kaldırılmadan önce o dinin hükümleri ile hükmedip amel etmişlerdir. Hükmettikleri herşey de de doğru hükmetmişlerdir. Yakînen haber verdikleri kıyamet de haktır. Anlayış ve idrak yönünden inanç esaslarının şeklinde değişiklik olsa da inanç esaslarının aslı birdir ve haktır. Gerek hissî ve manevi olsun cennet ve cehennem haktır ve gerçektir, sırat haktır. Dünya ve ahireti birbirine bağlayan berzah yani kabir hayatı da haktır.

Peygamberimizden bizi intikal eden, O'nun ahiret, cennet ve cehennem ile ilgili haller, Allah (c.c.)'ın fiil ve sıfatlarına dair verdiği bütün tafsilat hak'tır. Ben, bu düşünce ve inançla yaşadım ve bu inançla ölüyorum.

Dostlarım ve bana mensub olan müridlerim, talebelerim, beni müslümanların umumî kabristanına defnetsinler. Ölümümün ilk gecesinde Allah'ın beni, her türlü azabından ve cezalandırmasından uzak tutarak beni bağışlaması ve Allah (c.c.)'ın kabul etmesi niyetiyle yetmiş bin kelime-i tevhid (Lailahe İllallah) diyerek tevhid hatmi yapsınlar. Yine ölümümde hazır bulunanlardan her biri kendi kendine aynı niyetle ağır başlılık ve kalb huzuru içinde yetmişbin "Lailahe İllallah" diyerek zikirde bulunsunlar.

Ayrıca beni fıkıh kitaplarmdaki gibi değil de hadis kitaplannda belirtildiği şekilde yıkamalarım istiyorum. Kefen olarak beyaz bir izar sarsınlar ve Şeyh-i Ekber MuhyidDin Arabi'nin elbiseleri ile kefenlesinler. Kabrime Şeyh EvhadüdDin Kirmani’nin seccadesini yaysınlar. Cenazemi hiç bir cenaze okuyucusunun takip etmemesini, kabrimin üstüne ne bir bina, türbe, ne de bir tavan yapılmasını vasiyet ediyorum. Sadece kabrimi sağlam taşlar ile örüp yapsınlar. Fakat başka bir şey yapmasınlar. Böylece, hem kabrimin örtülmesi kolay olur, hem de yıkılıp yeri kaybolmaz.

Defnedildiğim gün, kadın, erkek, fakir ve kimsesiz düşkünlere ; özellikle de kör ve kötürüm olanlara bin dirhem dağıtılmasını bundan yüz dirhem'in ŞehabüdDin Ebrari'ye ve yüz dirheminin de Şeyh Muhammed En-Nahcuvanî'nin meclisine devam eden Kemal'e verilmesini ve bunların uygun gördükleri şekilde kendi dostlarına dağıtılmasını vasiyet ediyorum. Ayrıca ZiyaüdDin Mahmud ve BedrüdDin Ömer'e selamınım ulaştırılmasını ve hatıra olarak kendilerine namaz kıldığım seccadelerimden birer tanesi ile, birer elbisemin verilmesini vasiyet ediyorum.

Felsefe ile ilgili kitaplarım satılıp parası sadaka olarak dağıtılsın. Tıp, Fıkıh, Tefsir gibi diğer ilimlerle ilgili kitaplarımı da Şam'a vakfediyorum. Onların hepsi orada bulunan ve Allah (c.c.) için ilim tahsil edenlere verilsin. Kendi yazdığım kitaplarım da benden bir hatıra olarak Afifüd-Din'e ulaştırılsın. Ve ehli olan kimselere onları okutması söylensin.

Kızım Sekine'ye de [Allah (c.c.) onu muvaffak kılsın] namaza ve diğer farzlarla birlikte istiğfar etmeye, Allah (c.c.) 'tan mağfiret dilemeye devam etmesini, Allah (c.c.) a itaatta bulunmasını vasiyet ediyorum.

Dostlarıma da ancak yaşanılmak sureti ile bilinebilen zevki marifetlere, anlaşılması güç ve kapalı olan bilgilere dalmamalarını ister benim, ister şeyhim'in Allah (c.c.) ( Allah ondan razı olsun) sözleri olsun, onların sadece sarih ve açık olanları ile yetinmelerini bunların dışında kalan açık ve sarih olmayanların tevilini düşünmemelerini vasiyet ederim. Benden sonra bu yol kapatılmıştır. Onlar hiç kimsenin kendi sözleri olarak söyleyip naklettikleri sözlere itibar etmesin. Sadece onlardan kim İmam Muhammed Mehdi’ye yetişirse O'na benim selamımı ulaştırsın. Ve başkasının değil, yalnızca O'nun haber verdiği şeyleri, bilgileri alsın.

Şimdilik sadece ve sadece benim ve şeyhimin yazdığı eserlerle onların içindeki sarih ve açık olan bilgilerle yetinsin. Kitap, sünnet ve müslümanların icmai ile sabit olan şeylere sarılsın, zikre de devam etsin. Kenilerine yol gösterici olarak yazdığım "Er-Risalet-ül Hadiye vel-Mürşide" adlı risalemde olduğu gibi Cenab-ı Hakk'ın huzurunda başka şeyleri kalbinden çıkarmakla meşgul olsun. Ve Allah(c.c-) hakkında hüsn-ü zanda bulunsun. Gerek nazari ve gerek lüzumsuz başka ilimlerle meşgul olmasın.Aksine zikirle ve Kur'an okumakla meşgul olsun ve görevlendirildiği virdlere devam etsin. Yukarıda işaret edildiği üzere, açık ve sarih beyanları mütalaa etsin.

"Bekâr olanlarınız Şam'a hicret etmeye çalışsın . Çünki; yakında buralarda da bir takım fitneler zuhur edecek, çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben, sizi Allah (c.c.)'a havale ediyor, ona bırakıyorum." Doğrusu Allah (c.c.) kullarının ne yaptığını görür. Allah (c.c.) sakınan ve onun doğru olarak gösterdiği yola giren kimselere yeter. Dostlarım, dualarında beni hatırlasın ve her türlü haklarını bana helal etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helal olsun.

Daha önce benim üzerimde meşru bir hakkı olduğunu iddia eden kimse, kızım Sekine'ye müracaat etsin. O'da onun razı olacağı şekilde hakkını ödesin.

Allah (c.c.)dan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum.

Allah'ım Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih eder, Sana hamd ederim, Senden başka ilah yoktur, Sana tevbe eder; Senden mağfiret dilerim. Beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz Sen çok bağışlayıcı ve merhamet edensin.

Rahmetullahi Aleyh



ÂTEŞ-BÂZ-I VELÎ

(Mevlâna’nın ve Dergâh’ın Aşçısı)


Konya’da Âsitane ve Huzûr-ı Pîr diye anılan Mevlâna Dergâhı’ndan başka merkeze bağlı beş Mevlevî Tekkesi daha vardı. Bunlardan en önemlisi Şems ve Âteş-bâz Zâviyesi idi. Mevlevî Tekkeleri Âsitâne ve Zâviye olarak iki kısma ayrılırdı. Zâviyeler, Âsitâneden daha küçük sayılırdı. İşte hayatından ancak birkaç çizgi ile bahsedebileceğimiz Âteş-bâz-ı Velî Konya’da, Meram tarafında, kendi adını taşıyan Zâviyenin civarındaki Türbede medfûndur.

Rivayetlere göre, Âteş-bâz-ı Velî, Mevlâna hazretlerinin aşçısı idi. Mutfak, Mevlevîlikte pek mukaddes bir yerdi. Dervişliğe “ikrâr” veren hamlar orada olgunlaşır; çiğler orada pişer, kemâle ererdi.

Mevlevîler arasında nakledildiğine göre, Âteş-bâz bir gün odun kalmadığını Hz.Pîr’e arz etmiş. “Kazanın altına ayaklarını koy” cevabını almıştı. Emre uyan, madem ki böyle dendi, olmaz olmaz, diye düşünen Âteş-bâz iki baş parmağından çıkan alevle kazanı kaynatmıştı.Ve ondan sonra ismi ateşle oynayan mânâsında “Âteş-bâz” kalmıştı. Asıl adı Şemseddin Yusuf idi. Mevlâna’nın sevgili babası Sultânu’l-Ulemâ ile Horasan’dan geldiği söylenirdi.

Âteş-bâz-ı Velî, Sultan Veled zamanında dünyadan göç etmişti. Meram civarında, Âşıkan(Aşkan) durağında, bahçeler ve iğdelikler arasından geçilerek gidilen Türbesinin cephesindeki kitabenin Türkçe’si şöyledir :

“Bu kabir, kutlu şehit rahmetli İzzeddin oğlu, milletin ve dinin Şemsi, Yusuf Âteş-bâz’ın kabridir. Altı yüz seksen dört yılı Receb’in yarısında Allah rahmetine ulaştı. Allah yarlıgasın.”

Haylaz
27-01-07, 20:34
Sevgide güneş gibi ol,
dostluk ve kardeşlikte
akarsu gibi ol,
hataları örtmede gece gibi ol,
tevazuda toprak gibi ol,
öfkede ölü gibi ol,
her ne olursan ol,
ya olduğun gibi görün,
ya göründügün gibi ol.



Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.



Eşekten şeker esirgenmez ama eşek
yaratılışı bakımından otu beğenir.




Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.



Leş, bize göre rezildir ama, domuza,
köpeğe şekerdir, helvadır.




Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül,
kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?



Pisler, pisliklerini yapar ama
sular da temizlemeye çalışır.



Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür.
Selviyi hür bir halde yücelten,
kederi de sevinç haline sokabilir.



Nasıl olur da deniz, köpeğin agzından pislenir,
nasıl olur da güneş üflemekle söner?



Akıl padişahı kafesi kırdı mı,
kuşların her biri bir yöne uçar.



Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta
aşağılık dünyadan göğe sıçrayiverir.





Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü,
inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.




Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur.
Kıskançlık ateşten meydana gelir.



Dünya tuzaktır. Yemi de istek.
İstek tuzaklarından kaçının.




Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama
susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.




Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin.
Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.




Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek,
inciyle denizin varlığından da şüphe eder.




Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu,
dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.




Oruç tutmak güçtür, çetindir ama
Allah'ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından,
bir derde uğratmasından daha iyidir.




Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.





Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana,
içinde inci vardır.




Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir.
Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.





Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?





Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes
çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?




Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler.





Her dil, gönlün perdesidir.
Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.




Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları
olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.





İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey
görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun
diye bu alem yok değildir.




A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın,
tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme.




O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.







Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da
nedir bir sevgiye harcanmadıktan,
bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.







Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor,
gama binlerce defa aferin.







Nefsin, üzüm ve hurma gibi
tatlı şeylerin sarhoşu oldukça,
ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?




Şu dünyada yüzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de,
şeytandan dert satın alır.



Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?



Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.


Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.



Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir,helvadır.




Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır.
Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?



Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.




Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür.
Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.






O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile.
İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.



Genişlik, sabırdan doğar.



Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.


Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin.
Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.


Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi.
Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.



Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder.
Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir.
Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.


Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah'tır.
Tamahkarın kıblesi ise altın torbası.


Sarhoş, cinayeti yapar da sonra "özrüm vardı, kendimde değildim"der.
Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana,onu sen çağırdın.



İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir.
İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.



Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış, oysa önünde yüzlerce dağ var


Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak,başka yere koymak.


Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.


Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde.


Yol kesenler olmadıkça ,lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça,
sabırlılar, gerçek erler, yoksulları doyuranlar nasıl belirir, anlaşılır?


Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır.


Anlayış, edep şehirlilerdedir. Ziyafet, garip konaklamak da köylülerde.


Resimler ister haberleri olsun,ister olmasın,
hepsi de ressamın elindedir, o elden çıkar.



Alışan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç?
O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker,kaçar.


Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez.
Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.


Çalınmış kumaş,devamlı kalmaz insanda. Hırsızı da darağacına götürür.


Ağlayışın,feryat edişin bir sesi,sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.


Her korkuda binlerce eminlik vardır,göz karasında onca aydınlık mevcut.


Verdiğini geri alan kişi, köpek gibi kusmuğunu yemiş olur.


Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki.
Ağzını,şarabı verene aç.


Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür.
Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür.


Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir.
Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.



Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?


Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları.
Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?


Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel,
külhandan gelen yelden ayırt edilir.


Dünya malı, bedene tapanlara helaldir.


Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu,
miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.


Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.


Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları,
tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.


Kötü nefis, yırtıcı kuştur.


Hırsın yemdir, cehennemse tuzak.


Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır.
Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.



Dil, tencerenin kapağına benzer.
Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.


Yemekle dolu karın, şeytanın pazarıdır.


Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu,
gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.



Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir.
Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.



Mumundur karanlık veren sana.



Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir.
Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.



Rüşvet alan para pul padişahı değiliz.
Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.



Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana.



Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti.
Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.


Saman çöpü gibi her yelden titrersin.
Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.



O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti.
Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.



Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor,
gama binlerce defa aferin.


Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça,
ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?


Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç.
Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç.


İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır.
Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana.


Doğruluk, Musa'nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer.
Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar.


Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek
Allah'ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.


Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası,
huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.



Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker.
Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.





Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler.
Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden
o zaman da biz inciniriz.

Geniouss
27-01-07, 20:44
Eywallah memet

Kelebek
27-01-07, 21:38
eyvallah da bu ne kanka,başlıklara bakmak bile yarım saatimi aldı:Demeğine sağlık.okuyan olursa gözüne sağlık:)

Haylaz
27-01-07, 21:44
büyük insan, Allah dostu, Mevlana... elbet merak eden olur :)

•[уаŁиız мєŁєκ]•
16-07-07, 07:56
çok güzel emeğine sağlık edebiyat dersleri aklıma geldiii :)

öslem
16-07-07, 10:43
valla çok güzeldi ama okuyamadım hepsini ya çok uzun başlıklara göz ata bildim bende vaktim olursa okucam bigün okumaya değer bi hayat

OzkhaN
17-07-07, 12:34
ben de hepsini okuyamadım ama az çok bir fikrim var Mevlana ile ilgili.. kısacası eşi gelmez bir kişi..