PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : BİR KUĞUNUN SON DANSI* (ben yazdım)



emir
17-10-08, 20:20
BİR KUĞUNUN SON DANSI
***Hayatı tek kelimeyle tanımla deseler; acımasız derdi... Aslında o da biliyordu acımasız olanın hayat değil kendi seçimlerinin sonucu olduğunu ama ortada bi acımasızlık vardı ve her insan gibi oda bu curmu kendisine yüklemek istemiyordu...
Ona bakanlar yalnızca dikkat çekmeye çelıştığını falan zannederdi, tanıyanlarsa gerçekten acırlardı... İnancı kalmamıştı hiç bir şeye, çünkü inançlar güzellikleri bir nedene bağlama isteğinden doağar; o hiç güzellik görmemiştiki bir neden arasın o güzellik için.
Kendisinin bile alışamadığı çevresini ailesine beğendirememişti. ailesiyle çevresi arasındaki seçim hakkını çevresinden yana kullanarak hayatının hatasını yapmıştı belkide.
Sık sık aşık olur çoğu zamanda aşı olduğu kızı kazanamazdı. Oysa bakıldığında cazip bir sevgili adayıydı kızlar için. Yakışıklıydı, zekîydi ve en önemlisi kadınların dilinden gerçekten anlıyan bi yapısı vardı. Bunların yanı sıra yazdığı şiirler, kısa uzun hikayeleri okul arkadaşları arasında olay olur arkadaşları ondan şiir isterken kuyruk oluştururlardı. Korkusuzdu , hayatın acımasızlığı beni alt edemez sanıyordu o zamanlar. Üstelikte çok eskiye dayanmıyordu o eskiler; aylar öncesine kadar o dünyanın en mesut genciydi belkide...
Otların üzerine uzanmış, kimsenin uğramadığı kalabalık şehrin bu tenhasında ağlıyordu. Unutulmuştu ama onu asıl bu hale getiren kendisininde unutmak zorunda oluşuydu. Unutmak zorundaydı onca yalanın üzerine bulduğu gerçek aşkını. Unutmak zorundaydı hayatın her köşesindeki iğrençlikleri görmesini engelleyecek kadar güzel o peri kızını. Peri kızı dediğime bakamayın; tanısanız nefret edersiniziz eminim. En azından ben nefret ederdim hayatımda öyle biri olsa. Güzellikte kusursuz; tam peri masallarından fırlamış melekler gibi. Ama başkada övülecek yanı yok. Bir kızda güzellik hariç aranabilecek bütün kriterler sıfır onda, hatta sıfırın bile altında eksilere düşmüş...
''bir hafta sonra nişanlanıyor... bir hafta sonra nişanlanıyor.. BİR HAFTA SONRA NİŞANLANIYOR!!!'' Kafasında dönen tek cümle buydu; ne başka bir şey düşünebiliyor ne de susturabiliyordu içinde çığlık çığlığa bağıran sesi. Yeni yeni aşık olmaya çalışıyordu üstelik başka bir kıza. Aşık olmak ve bu sefer mutlu da olabilmek istiyordu. Ama o kızıda düşünemiyordu şu dakkada. Kafasında dört kelimelik aynı cümle dönüp duruyordu:'bir hafta sonra Nişanlanıyor!..'

Bu durumdaki bi insan ayakkabısına tırmanıp cildine ulaşan bi böceği, küçücük bi böceği hissedebilirmi? O da hissedemedi tabi oysa o böcek nelere mal olabilir bi düşünsenize... O minicik böcek bir keneydi, terkedilmiş daha doğrusu asker zoruyla boşaltılmış mezralarda türeyen ve insan oğlunun henüz bir çare bulamadığı bir virüsü taşıyordu üstelik...

Vücudundaki keneyi farkettiğinde kene oraya yerleşeli tam üç gün olmuştu. yani yaptığı yanlış bi vücut hareketinden ürken kene tüm zehrini çoktan aktamıştı bedenine.***

***Doktorun yüzündeki ifade herşeyi anlatmaya yeter gibiydi. Karşısında ölmeyi bekleyen bir genç vardı ve doktorun eli kolu bağlıydı. ''Yapılacak bir şeyler olmalı!'' Diye haykırıyordu içindeki iyimser ses ama doktor da çaresizdi. Genç çocuğun babası karşısındaydı. Bir şeyler duymaya, iyi birşeyler duymaya aç bir şekilde doktordan gelecek kelimeleri, cümleleri bekliyordu. Doktor ne söyleyeceğini bilmeden söze başladı; ses tonu her şeyi anlatıyordu aslında:
<< Biraz daha erken gelse... yani.. kene henüz.. >>
baba durumun farkındaydı; anlaşılamayacak kadar kısık bir ses tonuyla:
<<Hiç mi umut yok doktor bey?>> doktor yok anlamında başını sallayınca<<Ne yani şimdi bu gencecik çocuk ölmeyi bekleyecek? O benim oğlum ben nasıl beklerim çocuğumun ölmesini, kurbanın olayım doktor bey, yallavarırım bi şey yap!>>
<< Yapılacak bir şey yok, lütfen beni anlayın sizde; en fazla ateşini düşürüp acısını kesecek ilaçlar verebilirim son günlerini normal bi insan gibi yaşar...>>
Asıl zor olanı ise öleceğini çocuğun kendisine söylemekti. ''yakın zaman sonra öleceksin'' karşısında çocuk yokken bile sesi titriyordu. Birine sen öleceksin demek nede zordu. Bunu daha önce yetmiş yaşlarında bi kanser hastasına söylemişti. O zaman bile ne kadar zorlanmıştı. Bunu genececik bir çocuğa nasıl söyleyebilirdiki? Bi ara hemşirelerden birine söyletmeyi düşündü ama bunun yanlış bir düşünce olduğunu biliyordu. Cesaretini topladı ve çocuğun odasına doğru koşar adımlarla yürümye başladı. Ayakları sanki geri geri yürüyordu. Kapıyı çaldı. İçerden kısık bir ses beklerken gayet canlı ve neşeli bir ses << Girebilirsiniz.>>dedi.
Doktor odaya girince daha bi şaşırdı çocuk gayet normal pencerenin kenarına oturmuş bir şeyler karalıyordu. ''Hiç bir şeyin farkında bile değil, ben bu çocuğa nasıl öleceksin derim?'' diye geçirdi içinden. doktor söze girmeden çocuk başladı:
<<Bu gün çok değerli bi insan beni ziyerete gelmek istiyor, müsade var mı?>>
<<Tabi gelebilir ama tedbirli olsun, eşyalarına falan dokunmasını tavsiye etmem... Adın Kaan'dı de mi?>>
<<Evet>> Çocuk konuyla pek ilgilenmiyormuş gibi görünüyordu. elindeki kâğıda son bir kelime yazdıktan sonra zafer kazanmış bir komutan edasıyla<<Sonunda oldu, güzel bi kıta ama devamı gelmez heralde. Ama böylede güzel oldu!.. okumak istermisiniz? Doktor kensine uzatılan kağıdı tereddütle aldı. Ölmek üzere olduğu halde durumunu bilmeyen onyedi yaşındaki bir çocuk ne yazabilirdiki?
İlk mısrayı okurkurken surat ifadesi değişmeye başladı; çocuk her şeyin farkındaydı <<çaresiz bırakıyorum kendimi, ölümün acımasız kollarına>> Çocuğa baktı, kaanın gözleri iştahla devam etmesini söylüyordu. doktor devam etti ; <<canımı alan ne bir kurşun, ne keskin bir bıcak>>kendisini öldüren şeyin bir kene olmasıyla dalga geçiyo resmen diye düşündü ve kıtanın kalanını okudu<< Ne ben ölmek istiyorum, nede azrail canımı almak!>> Tamamını bir kez daha okudu:

<<çeresiz bırakıyorum kendimi
ölümün acımasız kollarına
canımı alan ne bir kurşun
ne keskin bir bıçak
ne
ben ölmek istiyorum
ne de
azrail canımı almak!>>

Korkuyla çocuğa baktı, bir şeyler söylemesi gerektiğnin farkındaydı ama ağzından bir kelime bile çıkmıyordu çocuktaki rahatlık devam ediyordu, üstelik doktorun zor durumunu da anlamış tı:
<<bir şey söylemene gerek yok doktor, ben durumun farkındayım. Ölücem demi, anlamıştım zaten.>>
Doktor hem korkmuş hemde şaşırmıştı. Çocuktaki rahatlık onu ürkütüyordu; onyedi yaşındaki bir çocuğun ölüme hiç yabancı bakmayışı ölümden korkmayışı , ölüme isyan etmeyişini bir türlü kavrayamıyordu.
<<Hiç sormuyomusun kendine neden ben diye? Hiç korkmuyomusun ölümden? bu nasıl olur sen daha...>> çocuk doktorum sözünü bitirmesine izin vermedi:
<<daha onyedi yaşında bir çocuğum ama senden çok günah işledim. Çünkü günaha bile inanmadım. >>doktoru pencereye doğru sürükledi ve<< dışarıya bak doktor, gördüğün onlarca insanın hiçbirinden daha fazla masum değilim ben. Ben ölümü en çok hakeden kişiyim ve hayat ilk defa bana hakettiğim bir şeyi veriyor... Bunu sevinçle karşılamamdan daha doğal ne var???>> doktor korkmaya başlamıştı ama şimdi eskisinden daha fazla acıyordu karşısındaki çocuğa.<<kuğular en güzel dansını neden ölmeden önce yapar bilirmisin doktor??? Çünkü öleceği zamanı sezer; ölme vakti geldiğinde artık öleceğini hissder ve son bir dans daha yapmak ister. en güzel dansını ölmeden hemen önce yapar çünkü o dansın son dansı olduğunu bilir. Ben öleceğimi biliyorum, tıpkı kuğular gibi yani son bir dans fırsatı var elimde. En güzel dansımı yapabilirim artık.>> doktor ağlamaya başlamıştı. korku hissi yerinden kaybolurken acıma hissi daha büyük yer kaplıyordu artık. Lâkin hepsinin yanı sıra artık birazda saygı hissetmeye başlamıştı karşısındaki bu çocuğa. Kaan tekrar konuşmaya başladı, sesi artık bir feyat, bir haykırış gibi çıkyordu.
<<Acıma bana doktor, ben bu dünyada acınacak son kişi bil değilim. Bana acıayarak kendin acınacak duruma düşüyorsun, beni güldürüyosun. acıma bana... bana acıma!.. BANA ACIMA!!!>>

Doktor kaçar gibi çıktı odadan. Çocuğun ailesinin yanına giderek bazı ilaçların isimlerini ve reçeteleri verdi. Çocuğu ilk fırsatta eve götürmelerini ve istediği her şeyi yapmasına izin verilmesini tavsiye etti. Baş hekimle görüşerek bi süre tatil istedi uykusuz geçecek gecelere doğru yola çıktı.***

***Ajansa geldiğinde herkez tarafından hiç olmadığı kadar güzel karşılandı. Çoktan almışalardı haberi. Dolayısıyla hepside son günlerini yaşayan bu çocuğa iyice bakıyorlardı. Bir çoğu onu bir daha göremiyeceğinin farkındaydı. Ama aralarında birinin konumu çok daha önemliydi kaan için.
Özlem ajansta kaanın yaşıtındaki tek bayan oyuncuydu. Kaan'la aynı okulun öğrencisiydiler ve ajansın yönetmei onları bir okul temsilinde keşfetmişti. Kaan'a o büyük aşkını unutturabilecek tek kişi özlemdi. Kaanın kendisine bir şeyler hissettiğini farketmiş ancak o büyük aşkı yakından seyrettiği için bir türlü Kaan'a güvenememişti. Ama son olay kağanın tüm kusurlarını örtmeye yetmişti onun için. Artık Kaan'a uzak duramazdı. O nedese inanırdı. Kaan'ın hastalığını öğrendikten sonra hastaneye uğramıştı ama o uğramadan kısa bi süre önce çıkmıştı kaan hastaneden. Şimdi onu hata haliyle bekliyordu. Ama karşısında gördüğü adam onu şaşırtmıştı. "Hiç ölecek gibi bi hali yok" diye geçirdi içinden.
Diğer ajans arkadaşlarıyla yapılan kısa ve anlamsız konuşmalardan ve acıyan çaresiz bakışlardan sonra Özlem'le Kaan sonunda yalnız kaldılar. Söze başlamakta ikisie tereddütlü davranıyordu. karşılıklı bozulmayan bi sessizlikten sonra konuşan
kaan oldu:
<<Eee... Büyük oyunun provaları başlamadımı daha?>> Özlem konuya uzaktı. Dalgın bi şekilde:
<<Provamı kaldı ya, herkez seni konuşuyo sadece>>
<<Ciddenmi? Beni neye konuşuyolar ki, ne bakıyosun öyle niye konuşuyolar>>
<<Seni düşünüyolar da ondan.>>
<<Hepsi beni mi düşünüyolar? Ne güzel! Sen de düşünüyomusun peki?>>
<<Tabi, bende onlar gibi düşünüyorum seni.>>
<<Ama ben onları düşünecek fırsatı hiç bulamadım, Sadece seni düşündüm...>>durmu anlamıştı ama birde kaanın ağzından duymak istedi:
<<Niye ki?>>
<<Varmı bunun niyesi, sanki bilmiyosun.>>
<<Neyi biliyorum>>
<<Sana aşık oldum Özlem! Seviyorum seni, bunu sana hissettirdim belli etmek için elimden geleni yaptımda sen beni yüz üstü bıraktın ya. Nasıl hatırlamazsın; hani seni evine bırakıyodum tiyatro çıkışı, ben sana aşık olduğumu ima ettim sende olmaz dedin. Hani ben doyumsuzmuşum ya aşktan falan anlamazmışım ya hani sevgi kelimesinin bile anlamını bilmezmişim ya! Bunları sen söyledin bana nasıl hatırlamazsın?!>> Özlem şaşırmıştı, hiç beklemediği bu tepki karşısında ne diyebilirdiki? bi anlık bi cesaretle söze başladı:
<<Ama ozaman farklıydı!>>
<<Farklı olan neydi?>>
<<O zaman sen... sen.. daha...>>devamını getiremezdi, düştüğü durumun farkındaydı.
<<Dur ben getireyim devamını: O zaman ben daha hasta olmamıştım; o zaman ölmek üzere değildim demi. Tek fark bu mu? Hayatım yerli yerindeyken, yani mutlu olma imkanım varken tüm hayllerimi yık, beni uykusuz gecelere bırak git sonra ölümün eşiğine gelince yanına çağır! Buna ne denir bilmiyorum ama inan bana ben bu hastalık yüzünden ölmeyeceğim çünkü sen bana o sözleri söylediğinde canım daha çok yanmıştı, ben o gün öldüm zaten şimdi nasıl ölürüm???>> Özlem ağlamaya başladı, bu konuşmanın etkisini yıllarca üzerinden atamayacağını, geceler boyunca Kaan için ağlayacağını ve ölümünü birtek kendisinin hissedeceğini anlamıştı hafiften. O dakikadan sonra adı Kaan olan herkese acıyacak, gördüğü her şiir ona Kaan'ı hatırlatacak ve en önemlisi bir daha hiç kimseye aşık olamayacaktı...
Kaan dansının ilk figürünü başarıyla tamamlamanın gururuyla çıktı ajanstan. Veda etmek zor oldu son kez gördüğü bu mêkana...***

***Hava sıcaktı ama sıcak onu bunaltan en son şeydi belkide. İstmediği bir yerdeydi, yanında istemediği kişiler vardı, üzerindeki elbiseyi giymek istemediği halde giymişti, kendisine gerçekten aşık tek insan istemediği halde yanından gitmişti ve az sonrada istemediği bi adamla nişanlanacaktı. Kendisine aşık adamı hayal ediyodu uyanıkken, ne zaman uyursa o zamnada rüyasında görüyordu onu. elleri arasından nasıl uçmasına izin vermişti onun? Üstelikte uçmayı hiç istemiyordu ellerimden, hayatıma giren tek gerçek insanı resmen kovmuştu yanından, yüzsülüğü göze alıp kaç kez geri dömüştü ama tekrar tekrar kovulmuştu.
Ah şimdide geleceği tutsa ne iyi olurdu. Kim bilir nerdedir diye düşündü, kim bilir yanında kim vardır... Nişan için tutulan salonda onlarca misafir onu bekliyordu. Onu bekliyenler arasında birde nişanlandığı çocuk vardı. Salona çıktı, gözü her yerde Kağanı arıyordu halâ. Salondaki kalabalıktan fırlayıp o "bu kızı o adamla nişanlayamasazsınız çünkü bu kıza ben aşığım, o da bana!" demesi o kadarda imkansız bi hayalmiymiydi. "Bir kez daha yüzsüz olsan be Kaan" diye düşündü"bir kez daha yüzsüz olsan ikimizde ne kadar mutlu olacağız. Hadi be adam hadi; ne olur çık şurdan bi yerden!"
Bi anda tüm saatler durdu adeta; Kaan, ordaydı salonda. Gündüzleride rüyamı görmeye başladım diye düşünmendi ama ordaydı işte. Etten kemikten tam ve sapasağlam karşısındaydı. Şok olmuş biçimde kağana bakarken nişanlı adayı göründü, Geldi ve koluna girdi. Alkış sesleri yükseldi bi anda ama o hala Kaana bakıyordu. Kaağanda gerçekten ordaydı, digerleriyle birlikte alkışlıyordu o da.
Nişanın yapılacağı köşeye doğru yürümeye başladılar. Kaan da onların yanında yürüyor alkışlarla damat adayına moral veriyordu adeta. Aile büyükleri bir şeyler konuşuyordu ama kız hiç birini duymuyordu, Kaanın yaptığı her bie harekete anlam yüklemeye çalışıyordu. Ama mantıklı bir açıklama bil bulamamıştı. Ordaydı, gelmişti ama hiç bir şey yapmıyordu...
Nişan merasimi başladı, genç kızın parmagına yüzük takılırken bile Kaana baktığını farkedenler olmuştu ve onlarda bi yandan merasimi bi yandan gelen bu genç, yakışıklı adamı seyrediyorlardı. Meresim bitti, Kız nişanlandı, uzaktan seyredip destek veren kaan yaklaştı ve tebrik etti:
<<Allah herkesi sizin gibi musut ve bahtiyar etsin>>
damat adayı:
<<Çok teşekkür ederim sizede kısmet olur inşallah>>
Kaan:
<<Yok ben almayım bu güne kadar hayatımda bir kişiden beni mutlu etmesini istedim o da elinin tersiyle yitti. Yani önce kuullandı tabi ama devrin kızları böyle efendim, sıkılana kadar bunla sıkılınca şunla. Sonra ne oluyo peki önce erkeklerin hayal dünyalarını yerle bir et ardınadan mutlu mesut yaşamaya devam et. Ama öyle olmuyor işte biraz ondan biraz ondan diye diye tüm verimli meyveleri kurutup bi sapa kalıyolar, ama siz iyi bulmuşunuz birbirinizi aman sıkı tutun sakın kaçırmayın ha...>> damat adayı bu manyak ne diyo diye düşünmekle meşgülken Kaan kıza döndü.

<<Nişanı son dakkada öğrandim ve yatağımdan kalkıp koştum>>
kız:
<<Gelmesen daha iyiyidi demem lazım ama diyemiyorum>>
Kaan:
<<Diyemezsin tabi; bak, buraya gelmeden önce çok düşündüm çünkü gelirsem sana çok önemli bi şey söylemek zorunda kalıcaktım. Ve daha önemlisi hiç bi şey yapamayacaktım, şimdi olduğu gibi>> ağlamaya başlamıştı<<Ben ölüyorum, bunu söylemek çok farklı bi şey ama ölüyorum. Buaraya gelip yapma diye yalvarmayı okadar çok istiyorum ki anlatamam. az önce izin verdiğim şey seni çok incitecek biliyorum. Ama sana dur diyemem anla beni. Benim geleceğim yok. Geleceğim varken sen tamam demedin şimdide ben sana dur diyemiyorum. Sonumu kimsenin görmesini istemiyorum gamze anlıyormusun beni??? Hele senin beni çaresiz olarak görmene dayanmam ne demak biliyormusun. Bilmeni isterim Gamze, yaptığın her şeyi affettim. Her şeyinle tekrer günahsızsın benim için. Ama yalvarırım beni unutma, çevremdeki herkez bir gün unutacak beni ama sen unutma yalvarırım>>

Nişan yeri karıştı bu konuşmanın üztüne damat adayı nişanı atmayı bile düşündü ama kıza şöyle diyerek vazgeçti:
<<istediğinde bu zaten, benden kurtulmak ama bu istediğine asla ulaşamazsın,ASLA!!!***


Kuğu dansının ikinci figüründe başarıya ulaşamamıştı; son dakkaya kadar uamaursamaz görünmüş ama son sözlerinde kendini ele vermişti. ölümden korkuyordu aslında hemde çok. Zaten bu yüzden korkmuyomuş gibi görünmeye çalışıyordu. "madem bedenimin üleceği garanti bende ismimi ölümsüzleştiririm diyordu. Unutulmamak için ne gerekiyorsa onu yapıyordu. Dünyayı terketmeyi kabul etmişti ama burda bi şeyler bırakamazssa bu kabullenmeninde bi anlamı kalmayacaktı.

Otobüsteki yerini aldığında sabah olmak üzereydi; evdeki herkez hala uyuyodur diye düşündü. Eve bıraktığı notu hatırladı:


Ben gidiyorum; her gün benim eriyisimi, yok olusumu seyretmenize
daha fazla dayanamam. Bu hastalıgı yeneceğim buna inanıyorum. En
azından içinizde bi umut kalır "belki hala yaşıyodur diye.
hoşçakalın...

Otobüs yola çıktıktan kısa bir süre sonra karşısında azraili buldu. sevindi buna çünkü kaybolmak ama unutalmamak için en iyi ölüm yeri olsa olsa bi otobüs olurdu anca. ruh bedenden ayrıldıktan sonra yalnız kalan beden hareket edemez oldu. Ölürken hiç ses çıkmadı öyleki otobüs çalışanları onun öldüğünü farkettiğinde ölümün üzerinden saatler geçmişti. cesedin üzerinden ne bir kimlik ne bir adres çıktı. Kaan bilerek yanına hiç bir şey almamıştı. Otobüsün çalışanları öülünün başlarına kalacağından korktukları için cesedi tokattaki terkedilmiş mezralardan birine attılat. Hikayenin başlangıcını sağlayan kenelerin türeyip tüm ülkeye yayıldığı yere yani.



EMRE ULUTAŞ
4 temmuz cuma
sabaha karşı 04:06

değişik_bişey:)
17-10-08, 20:24
yüreğine sağlık çook güsel olmuş....:claps:

emir
17-10-08, 20:39
teşekkür ederim...

!GİZ£MLi!
17-10-08, 21:27
Çok güzel olmuş emeğine ve yüreğine sağlık...