PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Osmanli Ve İslÂm Âlemİ’nİ ParÇalayan Dİnamİt: MİllİyetÇİlİk



Byminik
18-12-06, 22:29
Batı’da doğup tüm dünyaya sirayet eden “kavmiyetçilik/ırkçılık illeti”, en yıkıcı tahribatını Osmanlı ve İslâm Âlemi üzerinde göstermiştir. “Ümmetçilik” bağıyla asırlar boyunca birbirine kenetlenmiş bulunan Osmanlı merkezli İslâm coğrafyasına, ölümcül bir virüs gibi bulaşan asabiyet (menfî milliyetçilik) fitnesi, hem Osmanlı’nın başını yemiş, hem de imamesi kopan tespih taneleri bu koskoca âlemi başsız koyarak; Batılı Devletlerin emperyalist emelleri karşısında korumasız bırakmıştır. Bu yazıda, milliyetçiliğin, Ortadoğu özelinde Osmanlı’ya girişinden bugüne uzanan çizgide geçirdiği serüvenin kilometre taşlarını ve Osmanlı ve Ortadoğu’nun parçalanmasındaki amansız rolünü bulacaksınız.

Sömürgeciliğin Cazibe Merkezi: Ortadoğu

Tarih boyunca dünya siyasetinin en önemli merkezlerinden biri olan Ortadoğu, eşsiz jeopolitik değeriyle, tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya hâkimiyeti peşinde koşan bütün güçlerin birinci hedefi haline gelmiştir. Öyle ki, Ortadoğu’da etkili bir varlık gösterip, hükümranlık kuramayan hiçbir güç, dünya egemenliğinden de söz edemez hale gelmiştir. “Bereketli Hilâl” olarak adlandırılacak derecede tarıma elverişli toprakları, dünya tarihine yön veren semavî dinlerin, kültür ve medeniyetlerin burada doğmuş olması ve başta petrol olmak üzere zengin yeraltı kaynaklarına sahip olduğunun anlaşılması, bölgenin jeopolitik ve stratejik önemini daha da artırmıştır.

Batılı Devletlerin Ortadoğu’ya besledikleri ilgi, Sanayi İnkılâbıyla had safhaya ulaşmış; kurdukları endüstrinin çarklarının mütemadiyen dönmesini sağlayabilmesi için, sahip olduğu zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, mümbit bir hammadde deposu olduğunu keşfetmekte fazla gecikmemişlerdi. Batılılar bu andan itibaren, siyasî ve iktisadî çıkarları açısından birden bire hayat damarı mesabesine yükselen bölgenin, söz konusu zengin kaynakları üzerinde uzun vadeli bir hegemonya kurabilmek amacıyla, birtakım emperyalist politikalar geliştirmeye başlayacaklardır.

Bilhassa da İngiltere, II. Abdülhamid’in kolonilerde kendisini oldukça müşkül duruma düşüren “İslâm Birliği” siyasetini akim bırakmak ve denge politikası gereğince, Sultanın kendisine karşı Almanya ile yakınlaşma stratejisini bozmak maksadıyla, alternatif bir tutum olarak Arap topluluklarla yakınlaşmaya çalışacaktır. Böylelikle, Batılı Ülkeler arasındaki sömürgecilik yarışı ve güç rekabeti, Avrupa dışına taşarak; Osmanlı’nın Arap toprakları üzerinde odaklanacaktır. Avrupalı Devletlerin gözünde, cazibesi her geçen gün artan Ortadoğu Bölgesi, bundan sonra amansız bir sömürü mücadelesine sahne olacaktır.



Misyonerlerin Osmanlı-İslâm Birliği’ni Yıkma Çabaları

İngiltere, Arap kabilelerini elde etmek, Osmanlı’ya karşı kışkırtmak ve imparatorluk bünyesinden koparabilmek için, bölgeye gönderdiği çeşitli kılıktaki ajan-misyonerler kanalıyla, ayrılık tohumları ekip fesat ateşini alevlendirmek suretiyle, “Şark Meselesi”nden mülhem sunî bir “Arap Meselesi”nin neşvünemâ bulması üzerinde yoğunlaşacaktır. Daha 18. yüzyılın başlarından itibaren, ustaca manevralarla bölgede yayılmacı bir siyaset izleyen İngiltere, Ortadoğu’ya sızmada, şu meşhur sinsi taktiği güdüyordu: “Önce kaşifler, sonra misyonerler, daha sonra tüccarlar ve nihayet bayrak!..” Kurt gövdeye yalnızca bu şekilde ilişebilir; onu içten içe kemirerek ancak böyle yok edebilirdi. Doğudan Batıya kök salmış tarihî “Çınarı”, hemen bir anda ve bir hamlede çökertemeyeceğini kuşkusuz İngiltere de çok iyi biliyordu.

Fakat ne ilginçtir ki, İngilizler yine de bunu; ajan-misyonerlerinin taharriyet ve sondaj çalışmaları neticesinde, en geç bir asır içerisinde gerçekleştirebileceklerine inanmaktan da geri durmuyorlardı. Dolayısıyla, bu yolda en büyük yatırımı, birtakım dinî, ilmî, siyasî, sosyal ve kültürel kimlikler altında bölgeye gönderdikleri bol miktardaki ajan-misyonerler üzerine yapacaklardır. Hattâ, bölge öyle bir hale gelecektir ki, her köşesinde kum gibi ajan kaynayacaktır. İngilizler, işte bu keşişler vasıtasıyla Ortadoğu’yu yakın takibe alarak, altını üstüne getireceklerdir. Bunların hazırladığı zemini, daha sonra açacakları okullarla iyice pekiştirecek ve bölgede uzun vadeli bir hâkimiyetin temellerini atacaklardır.

1710 yılında, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı’nın emriyle Mısır, Irak, Hicaz ve Hilafet merkezi İstanbul’da casusluk faaliyetlerinde bulunan meşhur misyoner Hampher; İngilizlerin 18. Yüzyılın başlarından beridir İslâm ülkelerinde görevlendirdikleri 5 bin ajanın mevcudiyetinden haber verdikten sonra, Ortadoğu’da hâkimiyetin tesisi için en şeytanî yöntemlere bile başvurmaktan kaçınmadıklarını şu tüyler ürpertici ifşaatlarla itiraf ediyordu: “Uzun süreli planlar olarak bu topraklarda ayrılık, cehalet, fakirlik ve hastalığı yayma programları şeklinde düzenlenmişti. Bu bela ve bedbahtlıkları bölge halkına yüklerken de, Budizm’in şu ünlü deyişini çalışmalarımıza rehber yapmıştık: Hastayı kendi haline bırak ve sabırlı ol, sonunda ilacı onca ağırlığına rağmen kabul edecektir!..”

Misyonerler, Ortadoğu’ya nüfuz etmek ve müslümanlar üzerinde tahakküm oluşturmak maksadıyla -Hampher’in yukarıdaki görüşlerine paralel olarak- daha geniş anlamda, şöyle bir yaklaşım tarzını katî surette benimsemişlerdi: “Misyonerlik faaliyetlerinin etkin olabilmesi için, elden geldiğince yerel düşüncelere saygılı ve alçak gönüllü olunması gerekir. Her konumda ayrı davranmak gerekir... Müslüman ülkelere yapılacak misyonerlerin önderlik hareketleri, toplum yapısının değişiminin yanı sıra, kişilerin de ferdî anlamda değişiminin göstergesi olacaktır... Bu araştırma ve çalışmalarda İslâm’ın benimsenmiş gösterilmesi, Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin olumlu teşhir edilmesi gerekir. Bu, bir Hıristiyan’ın İslâm’ı kabulü anlamında değildir; İslâm’dan nefret edilebilir. Fakat İslâm’ın değiştirilerek reforme edildiği takdirde daha sevileceği düşüncesinin empoze edilmesi lazımdır.”

İngilizlerin, Ortadoğu’daki dengeyi kendi menfaatleri istikametinde yeniden ikame edebilmeleri için, bilhassa da buradaki Müslümanların birlik, beraberlik ve tesânüt teşkil etmemeleri son derece hayatî bir öneme sahipti. Çünkü müslümanlar, İslâm ittihadı ekseninde bir araya geldikleri takdirde, İngiliz müstemleke düzeni açısından çok büyük bir tehlike oluşturacaklardır. Buna karşılık, İslâm camiası dağınık kaldığı müddetçe, dünya politikası yönünden daha tesirsiz ve dengesiz bir durum arz edecektir; elbette ki bu da en çok İngilizlerin işine yarayacaktır. Bunun için de, küçük yerli yönetimler icat etmek, onlarla merkezî hükümet arasında mütemadiyen çatışma ve anlaşmazlıklar çıkarmak; kısacası “böl yönet” daha açık bir dille “böl yok et” planını icra safhasına sokarak, çok dakik ve uygulanabilir bir harita teşkil etmek, İngiltere’nin en başından beridir gerçekleştirmeye çalıştığı yegâne hedefi olacaktır.

İngilizler ve diğer Avrupalı Devletler, mahallî idarelere müdahale edip Osmanlı merkezî otoritesini zayıflatabilmek amacıyla, Hıristiyan azınlıkları dinî ve hümanist duygu, düşünce ve gerekçelerle tahrik ediyorlar; azınlıkların hâmisi kisvesine bürünmek gibi sinsice bir atraksiyona başvurarak gerçek niyetlerini gizleyebiliyorlardı. Bu mevzuda, dinî-siyasî amaçlarla açılmış İngiliz, Fransız ve Amerikan Misyoner Okulları, fevkalade yıkıcı bir misyon üslenerek, bütün faaliyet ve propagandalarda kilit rol oynayacaktır.

Osmanlı Düzenine

Milliyetçilik Darbesi

Arap Dünyası, 19. Yüzyılın başlarından itibaren, Batı ile çeşitli yollardan temasa geçtikçe; kendilerini Osmanlı-İslâm Birliği’nden kopartıcı ve siyasî bütünlükten ayırıcı bir atmosfer içerisinde bulmuşlardı. Bu kopuş sürecinin başlaması ve gelişmesinde temel muharrik güç ise, Batıdan esen “milliyetçilik cereyanları” olacaktı. Bölücü akımların alevlenmesi ve tırmanması hususunda, Batılıların elindeki en etkili silahların başında, daima “Osmanlı düşmanlığı” gelecektir. Pompaladıkları Osmanlı husumetinin de tesiriyle, Arapların kavmiyetçilik damarını tahrik ederek, “Arap Milliyetçiliğini” yeşertmeye ve uyandırmaya tevessül edeceklerdir. Dünya harbinden sonra İngiliz işgali altında kalan Arap memleketlerinde, bütün tarih kitapları İngilizler tarafından yazdırılmış ve Arap okullarında yeni nesillere şiddetli bir “Türk düşmanlığı” aşılanmaya çalışılmıştır.

Daha ziyade, Hıristiyan Araplar arasında yerleşen bu fikirler, başlangıçta sadece entelektüel bir hareket niteliğindeydi. Bu yönüyle, Arap milliyetçiliğinin neşeti ve intişarı; müsteşriklerin, misyonerlerin ve hâsılı topyekun Batılı emperyalistlerin faaliyet ve çıkarları ile çok yakından alakalıdır. Bu illetin Arap dünyasına taşınması, sirayeti ve palazlanmasında en aktif rolü oynamak, tamamen Batılılara düşmüştür. Hal böyle olunca, Arap milliyetçiliği hareketlerinin, Yahudi ve Hıristiyan kökenli olduğu gerçeği bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, Arap Milliyetçiliğinin doğum yeri, Batılı sömürgeci güçlerin egemen oldukları değil; egemen olmak istedikleri coğrafya olması hasebiyle, esasen Ortadoğu’dur; yani Lübnan ve Suriye’dir. Büyük ölçüde de, bu bölgedeki Hıristiyan unsurlara dayanmıştır.

Bunun sebebine gelince; şu fikri ileri sürmek mümkündür: Birçok dinî ve etnik grupları bünyesinde barındıran bir imparatorluk olarak Osmanlı Devleti, temel karakteri cihetiyle İslâmî bir devlet nizamını temsil ediyordu ve milliyetçiliğin zemin bulmasına imkân tanımayacak şekilde “ümmetçilik” esasına oturuyordu. Bu bakımdan, Arap milliyeti cereyanı kendisine ister istemez, Hıristiyan unsurların yoğun olduğu, Suriye ve Lübnan’daki Arap-Hıristiyan topraklarında melce bulmuş; gelişip serpildiği yer bu bölge olmuştur. 19. Yüzyıl boyunca yetişmiş, önemli milliyetçi Arap düşünürlerin yüksek bir çoğunluğunun, köken bakımından Hıristiyan olması da bu yüzdendir. Bütün bu gelişmelerden de anlaşılacağı üzere, Arap Milliyetçiliği’nin kök salması ve Arap toplulukları arasında yayılmasında, tamamen Hıristiyan azınlıklar taşıyıcı misyon üstlenmişlerdir.

Arap milliyetçiliği hareketi, ilk olarak Amerika’nın himâyesinde, 1847’de Suriye ve Beyrut’ta, Arap Edebiyatçılar Derneği’nin kurulmasıyla arz-ı endam edecektir. Bu konuda Amerikalılar, Mısırlı ve Suriyeli Hıristiyanlardan; bilhassa da Marûnilerden yararlanmayı düşüneceklerdir. Bu gayeyle Amerikalılar, işe evvela Malta’daki matbaalarını Beyrut’a nakledip, Lübnan, Kudüs ve Şam’da açtıkları kolejlerde okutulan ders kitaplarını basmakla başlayacaklardır. Kolejlerde okutulan söz konusu kitaplarda esas olarak, Arap kültüründen çok; Suriye, Lübnan, Filistin ve Mısır gibi ülkelerin, İslâm öncesi tarihlerine ve kültürlerine önem verilecektir. Bu yolla, bir Batı dilinin iyi derecede öğrenilmesini sağlayan mezkur okullara giden zengin ailelerin çocukların da milliyetçilik ve bölgecilik şuuru uyandırılmaya çalışılıyordu. Arap milliyetçilerinin tamamına yakın bir kısmının, Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’nden yetişmiş olmaları da, gerçekten kayda değer, düşündürücü bir noktadır.

Hıristiyanlar, Suriye, Mısır ve Lübnan’da kurdukları dernekler kanalıyla, faaliyetlerini gizli bir biçimde aralıksız sürdürüyorlardı. Gelinmek istenen hedef ise, Batı tesirinde gelişen Arap Milliyetçiliğini mümkün olduğunca İslâm’dan uzaklaştırmak; bir noktada İslâm yerine konan bir ideoloji ve laik hareket haline büründürmekti. Aslında, Hıristiyanlık (Misyonerlik anlayışı) milliyetçiliği reddediyordu. Misyonerlik, milliyetçilik ruhunun uyanmasını istemiyor; fakat bu ruhun uyandığını gördüğü zaman da söndürmeye razı olmuyordu. Yalnız bunu, gayesine hizmet edecek şekilde yönlendirmek istiyordu. Aynı şekilde misyonerlik, ümmetçilikten de korkmuyor; bilakis bunu istismar etmeyi arzuluyordu.

Arap Milliyetçiliği hareketinin oldukça geniş bir teşkilatlanma seferberliğiyle, birdenbire hızlı bir şekilde yayılıp zemin bulmasında; bilhassa Arap ülkelerinde, Masonlar tarafından bin bir türlü gizlilik içerisinde peyderpey açılmış olan, Büyük Mason Locaları’nın birinci derecede rol oynadığını, kaynaklardan hayretle müşahede etmekteyiz. Milliyetçilik hareketlerinin boy verdiği önemli stratejik merkezlerden biri olan Beyrut Mason Locası’nın açılışı ve bu teşkilatla hedeflenen gizli amaçlara ışık tutması bakımından, Orhan Koloğlu’nun, Prof. Dr. Zeine N. Zeine adlı ilim adamından yaptığı iktibası, gayet enteresan ve dehşet verici ifadelerle dolu olması sebebiyle, aşağıya aynen aktarıyor ve bu noktaya büyük bir mim koyuyoruz: “Gizli Cemiyet kuranların hepsi hıristiyan idi ve amaçları, müslümanlarla eşit olabilmekti. Arap Milliyetçiliği yaparak Beyrut’un önde gelen müslümanlarını da locaya sokma taktiğini kullandılar... Araplığı vurgulayarak ve Araplara, Türklerle eşitlikte ısrar ederek; hem müslümanları hem de hıristiyanları, Türk haksızlık ve despotizmiyle mücadelede birleştirmek amacındaydılar.”

Türk-Arap ilişkilerini baltalayıp, düşmanlığı sürekli körükleyen; daha da önemlisi İslâmî vahdeti bozan ve hâlâ da önündeki en büyük engellerden sayılan, tarafların tarihten bugüne taşıdıkları malum argümanların tutarsız ve dayanaksızlığı ve sadece Batılı emperyalistlerin işlerini kolaylaştırıp çıkarlarına hizmet ettiği hakkında en isabetli görüş sahiplerinden biri de Erol Güngör’dür: “Arap denince, yeni Türk nesillerinin aklına daima Türk ordularını arkadan vuran İngiliz maşası bedevî kabileleri gelir; Araplar da Türk deyince en çok İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de yaptıklarını hatırlarlar. Her iki tasavvur da yanlıştır; iki tarafı birbirine düşman etmek için İngilizler tarafından uydurulmuştur... Unutmayalım ki, Arap düşmanlığı propagandasının temelinde İslâm düşmanlığı vardır; İslâm Dünyası’nın yan yana yaşayan iki büyük kitlesini birbirine düşman etmek, böylece her birini tek tek Batılılara esir etmek gayreti vardır.”

İslâm Dünyası’nda Denge/Değerler Nasıl Bozuldu?

Ortadoğu’ya hâkim olmak için geçmişte Haçlı ordularını ileri süren Batı, bu sefer de bölgeyi, onlarca makam ve sözde idarî taksimata (petrol şeyhliklerine) bölmek yöntemiyle; bunlarla güya taltif ettiği yerli işbirlikçiler eliyle hegemonyasını idâme ettirmeyi yeğlemişti. Bundan sonra emperyalist güçler, Osmanlı’nın kurduğu asırlara dayanan denge ve düzeni hak ile yeksan ederek, korkunç bir hân-ı yağmaya başlayacaklardı. Batılılar, Osmanlı Devleti’nin geride bıraktığı coğrafyayı, bir sürü değersiz ve küçük ülkeler halinde harita üzerinde parçalayıp, sultalarını ve nüfuzlarını kolayca sürdürebilecekleri, tabir yerindeyse “bir yutumluk devletçikler” şekline getireceklerdi. Pusuya düşürülen Arap Dünyası, bir daha belini doğrultup kendi ayakları üzerinde dikilemeyecek biçimde, Batılılar tarafından bölünebildiği kadar bölünmüştü.

Bu cümleden olarak, Şerif Hüseyin ve Oğulları’nın eşsiz hizmetleri karşılığında işe evvela, Ürdün’de kukla bir monarşi idaresi kurarak koyulmuşlardı. Müteakiben Lübnan’ı, bölgedeki Dürziler’in Osmanlı Devletini arkadan vuran hizmetlerinin mükâfatı olarak, Suriye’den koparıp Marunî Hıristiyanlara vereceklerdi. Nihayetinde, Irak ve Suudi Arabistan’ın arkasından, tarihte aşiretlerin bile merkez ittihaz etmedikleri adı-sanı dâhi duyulmamış mekânlara “devlet” adı altında siyasî bir hüviyet kazandırılacak ve Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve daha birçok toprak parçası sunî sınırlarla birbirlerinden koparılarak kolay idare edilebilir “cetvel devletler” halinde İngilizlerin hegemonyası altına girecekti.

Fakat burada esas trajedi şudur; siyasî bilinçlenmenin artması ile emperyalizmin hakikî yüzü fark edilmeye başlanacak ve sömürgecilik “milliyetçilik adına” reddedilecekti; ancak bu da, Cezayir Müslümanlarının Fransa’ya karşı direnişlerinde olduğu gibi, ağır bedeller ödenmesine sebep olacaktı. Arap Dünyasında “Ulusçuluk” hareketi, anti-emperyalist bir biçimde ortaya çıkmış; siyasî, ekonomik ve kültürel açılardan tam bağımsızlık parolasını dava edinmişti. Manda yönetimlerinin, etnik ve dinî (mezhep) farklılıkları belirginleştirerek, ulusal birleşmeleri engellemeye çalışmaları; “Arap birliği duygusu”nu daha da güçlendirmişti.

Ne var ki, umumî manzara ve yapının şekillenmesinde Batının kahir gücü ve tekeli bir türlü kırılamayacaktı. Sözde bağımsızlıkları verilen ve halkı müslüman olan devletlerin siyasî özgürlükleri görünüşte varmış gibi kabul edilmekle beraber; bu ülkelerdeki her türlü yönetim kademeleri ve karar mercileri dolaylı olarak Batılı sınıflara teslim edilmiştir. Bu tablo bugün de değişmemiş olup aşağı yukarı aynı çerçevede devam etmektedir. Müslüman memleketlerin bir çoğu bugün, sözü edilen emperyalist devletlerin bir nevî sömürgesi olma durumundan maalesef kurtulamamıştır. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan beridir birçok müslüman ülke, bağımsızlığını kazanmış gibi görünmekle birlikte; askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel açılardan yine büyük ölçüde Batılılara bağımlı durumdadırlar ve doğrudan değil de dolaylı yollarla yönetilmektedirler.

Sömürgeci güçler, Müslüman Arap topraklarını; ilerde kendilerini tehdit edici bir potansiyele erişmemeleri ve kolektif bir kuvvet haline gelmemeleri için, bir yandan oldukça çarpık ve anlamsız hatlarla birbirlerinden ayırmakla kalmayacak; diğer yandan da ihdas edilen söz konusu Arap Devletleri arasına, husumet ve ihtilaf tohumları atıp birbirleriyle cedelleşmelerini temin etmek taktiğiyle, Ortadoğu’da kontrol mekanizmasını, mütemadiyen kendi çıkarları ekseninde tutmak isteyeceklerdir. Hiç şüphesiz, bu hedefi gerçekleştirmenin en vurucu noktalarından birisi de; hepsinin ortak imanî noktasını teşkil eden İslâm Dini’nden uzaklaştırarak, İslâm ittihadı kapısını ebediyen kapatmak ve unutturmak olacaktır. Müslümanların birliğini bozma ve karıştırmada özellikle de, Batılıların dayatmasıyla, Filistin’de tepeden inme ve gayr-ı hukukî bir tarzda kurulan İsrail Devleti’ne çok büyük işler düşecek; emperyalistlerin müdahalelerinde hep bir çomak ve atlama taşı olarak kullanılacaktır.

Bütün bunların dışında Sömürgeciler, Ortadoğu Ülkeleri’ne, din ile devletin alanını kendi sistemlerine göre birbirinden ayıran seküler (laik) öğretileri empoze ve ihraç etmeye özel bir önem vereceklerdir. Bu durum en çok da, Arap Ülkelerindeki yönetici sülalelerin işine yarayacaktır. Çünkü İslâm, o tür bir yönetimi meşru bulmamaktaydı. Yöneticiler ise, İslâm ile meşruiyetlerinin ölçülmesine razı değildiler. Bu tarz seküler fikirler, sadece bu ülkelerdeki Batı yanlısı entelektüeller tarafından değil, yönetici seçkinler tarafından da pek sevilecekti. Böyle bir değişimin asıl amacı, müslüman toprakların sömürülmesinde en büyük engel olan İslâm’ın bileğini güçsüz kılmaktı. Bu mânâda, İslâm’a batılı bir yorum getirilip; cihad, ümmet ve tevhid gibi temel İslâmî mefhumların muhtevaları, alçakça bir saygısızlıkla tahrif edilmek istenecekti. Bu yolla, gerçek İslâm’ın yanında uyduruk bir “Oryantalizm İslâm’ı” versiyonunun ortaya çıkmasını sağlayarak, esas dinin yerini alması hedefleniyordu.

Batılılardan bağımsızlık icâzetini almak için çareyi, Osmanlı’ya düşman kesilmekte ve emperyalist güçlere mutlak teslimiyette bulan Arap Dünyası’nın bu genel temâyülü, 1948’de dost bildiklerinin ihaneti ve açık desteği neticesinde İsrail’in kurulmasının verdiği şokla büyük ölçüde değişecektir. Bu vetirede, Batı emperyalizmine cephe alınarak siyasî-ideolojik anlamda yeni bir yapılanma içerisine girilmiştir. Sovyet Rusya’ya angaje olunarak, devlet ve toplum hayatını yeniden şekillendirmek maksadıyla, Sosyalizm ithal edilmiştir. İslâm’ın toplum üzerindeki müessiriyet ve belirleyiciliğini kırmak gayesiyle “Arap Milliyetçiliği” ve Arap Birliği esasına dayanan; üstelik tabanda zemin bulması ve hüsnü kabul görmesi için yer yer İslamî görünüme de büründürülen, “Arap Sosyalizmi/Baascılık” cereyanı başlatılmıştır. Özellikle, Suriye ve Irak’ta bu hareket, büyük güç kazanarak iktidara gelecektir. Baascılık, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail’in Araplara üstünlük sağlamasına kadar devam edecektir.

Bundan sonraki süreçte Arap halkı, yeniden İslamî değerlere dönmeye; özünü ve kimliğini yeniden bulmaya yönelmiştir. Ancak bu defa da, azınlık idaresine dayanan baskıcı yönetimlerin zulüm ve engellemesiyle karşı karşıya gelecektir. Bu arayış halihazırda daha da ivme kaydederek ve derinleşerek etkisini sürdürmektedir.

Son Birkaç Söz

Dünyaya hükmetmenin en muhkem sac ayaklarından birisinin de, Ortadoğu’ya hâkim olmaktan geçtiğinin bilincinde olan Batılı Devletler, 20. yüzyılın başında nizamı ele geçirdikten sonra bir daha dizginleri boş bırakmayarak; günümüzde Körfez Krizleri ve Savaşlarına uzanan süreçte, âdeta rutinleşen müdahalelerle şamar oğlanına çevirdikleri bölgeyi, kendi haline kolay kolay terk etmeyecekleri mesajını her fırsatta hatırlatmak suretiyle, hegemonyalarını daha da pekiştirmek yolundadırlar.

Emperyalist Batılıların muavenetiyle Ortadoğu’da İsrail vasıtasıyla açılan yara, büyük miktarda kan kaybederek daha da derinleşmeye ve kangrenleşmeye doğru gitmektedir. İsrail, Ortadoğu’da durmaksızın patlak veren ve bir türlü de dinmek bilmeyen çatlaklık ve krizlerde, hâlen en müessir çıban başı olma özelliğini korumaktadır. Arap Devletleri ise, muhtaç ve bağlı bulundukları dinî dinamiklere tevessül etmemenin cezasını, Batılılar ve İsrail karşısında siyasî, askerî ve iktisadî sahalarda uzlaşma ve dayanışma içerisine girmemekle çok pahalı ödemektedirler.

Görünen o ki, özünde İslâm’ın insanlığa vaat ettiği âlemşümul ölçülerdeki sulh ve selametin muhtevî bulunduğu bir sistemi, mükemmelen temsil ve tatbik eden Osmanlı benzeri bir nizam, Ortadoğu’nun on yıllardır hasretini çektiği huzur ve istikrarın yegâne reçetesi olacaktır.

*Tarihçi-Yazar colak38@mynet.com

Dipnot: Bu makale, şu kitabım ve oradaki diğer kaynaklardan faydalanarak hazırlanmıştır: İsmail Çolak, Modern Zamanlarda Osmanlı’yı Aramak, İstanbul, 2005, Lamure Yayınevi ve Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı, İstanbul, 2004, Gelenek/Okul Yay.

Alıntıdır

Lütfen cevap vereceksinizde işkembei Kübra’dan sallamadan kaynak belirterek yapınız . Buradan veya özelden küfür etmeden çünkü onların seviyesi bellidir ben o seviyelere inmem ! Aldığım eğitim,İslami ahlak ve de terbiyem müsaade etmez !

asparuh
18-12-06, 23:35
buradan anladigimiz sudur ki ;Osmanli devletini yikan kimilerinin soyledigi gibi TURK MILLIYETCILIGI DEGIL AYRILIKCI arap milliyetciligidir ve diger musluman tebaanin yabaci oyunlara alet olmasidir TURK MILLIYETCILIGI AYRIMCILIK YAPMAMISTIR koku disarida degildir ingilizler bulup aklimiza sokmamistir

Kelebek
18-01-07, 00:45
başlığı okudum ve helal olsun miniğe dedim:)kimileri bilmese de osmanlının yıkılmasında kullanılan yöntem milliyetçiliktir.konuyu okumadım ancak bu konuya vakıfım.

ilk olarak fransada çıkan milliyetçilik kavramı,fransız ihtilalini peşinden getirmiştir.ve herkesin bildiği gibi ingilizlerin fransızların italyanların arap ülkelerinde yaprıkları milliyetçilik propagandaları neticesinde,çöllerdeki bedeviler (milliyetlerine birşey olmuş gibi) milliyetçilik kavgası başlattılar.ve bu kıvılcım bir alev topu oldu çıktı.bugün suudi arabistan topraklarında sapık bir fırka olan vehhabilik hüküm sürmekte ve yönetimin göbeği ingiltereye ve amerikaya bağlı.

filistinin hali ortada,bugün,zamanında osmanlı hakimiyetinde olupta esaretini kazanmış(özgürlük demiyorum çünkü kendilerini emperyalistlere esir etmişlerdir)kaç tane ülke varsa,hepsi osmanlıyı aramaktadır.

bugün de durum farklı değildir.ülkemiz bir mozaik gibi birçok ırkı barındırmaktadır.bu ülkede kürtü lazı çerkezi çingenesi ermenisi rumu boşnağı trakyalısı bulgarı macarı arapı türkü gibi birçok farklı ırktan insan yaşamaktadır.eğer bugün türk milliyetçiliği,diğer ırklara karşı yapılıyorsa,kürt milliyetçiliği yapanlara kimse kızmamalı.onların ataları da bu topraklar için canlarını kanlarını döktüler.medeniyet istanbula gökten düşmedi urfadan diyarbakırdan hakkariden girdi.oralardan çıkan arap veya kürt alimler yıllarca bu vatan topraklarında dervişler müderrisler yetiştirdi,anadoluyu aydınlattılar.

eğer birisi türk milliyetçiliği yapıp sadece türklüğü var sayıp diğer ırkları yok sayarsa,yarın öbür gün kürtler kürt milliyetçiliğini lazlar laz milliyetçiliğini çerkezler çerkez milliyetçiliğini gütmeye başlarlar.bu da ülkenin parçalanması demek olur ki batının isteği de budur.

ancak bugün ülkemizde milliyetçilik adıyla yürütülen dava,dış güçlere karşı yürütülmektedir.yoksa bu davayı güdenler kendi nesillerine baksınlar geriye doğru.kimin nerden geldiği belli değildir.evet türküz,türküz diyoruz ama hepimiz mi orta asyadan geldik? bu vatan topraklarında asırlardır yaşayan,bu kültürü almış,bu ülkenin hüviyetini taşıyan herkes türktür.öyle ise türk milliyetçiliği türk vatandaşlarına karşı yapılıyor olamaz.

osmanlıyı yıkan milliyetçilik kavramıdır.bu hareket bedevi araplar,ermeniler,rumlar tarafından gerçekleştirilmiş ve nice kanlar dökülmüştür.

ancak bilinmelidir ki her türk vatandaşı kendi milletini sevmek korumak ve yüceltmekle yükümlüdür.bu da kuru gürültüyle değil,çok çalışmakla olur...milliyetçilik budur.